TÜRKİYE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TÜRKİYE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2009

Türkiye Sahili, Fildişi Sahili, İspanya Sahili



Fildişi Sahili ile Türkiye'nin en güzel sahillerine sahip şehirlerinden biri olan İzmir'de karşılaşmak manidar bir tercih gibi görünüyor. 60.000 İzmirli Drogba'yı, Yaya Toure'yi, Kolo Toure'yi, Eboue'yi izleme fırsatını kaçırmadı. Değip değmediği tartışılır ama futbol da bir nevi sanat eseridir. Bu maç, güzel olacağını düşünüp izledikten sonra beğenmediğiniz bir sinema filmi gibiydi sanki.

Maçtan aklımda kalan Gökhan Ünal'ın golü ve Tuncay'ın futbol saygısı oldu. Gökhan Kayseri günlerine dönmeye başladı ve bu tip golleri istikrarlı bir şekilde atmaya devam ediyor oluşu hem Trabzonspor hem de Milli Takım adına çok sevindirici. EPL'ye giden herkes adam olamıyor ama Tugay örneğinden hatırladığımız üzere oradaki futbol kültürünü benimseyen oyuncu "Eski ben öldü, yaşasın yeni ben" diyerek dönüyor geriye. İyi futbolcular ve kötü futbolcular arasındaki en belirgin fark maç içinde yaptıkları tercihlerden kaynaklanıyor. Topu ayağından zamanında çıkaran, pası zamanında veren, şutu zamanında çeken, zamanında ayağa kayıp top kapan, zamanında rakibi bozan oyuncu aynı fiziksel özelliklerle iki gömlek ileri gidiyor. Aynı olay topla oynamaya bayılan Tugay için de geçerliydi, gördüğümüz üzere artık Tuncay için de geçerli. Oraya gidip boş boş gezinmeyen, kendisini geliştirmeye çalışan isimler ilk olarak karar vermeyi öğreniyorlar. Karar vermeyi öğrenen isim Tuncay gibi saatte bilmem kaç km hızla koşabilen bir isim olunca ve Tuncay koşu zamanlaması tercihlerini yerinde kullanınca bedavadan bir dolu pozisyon bulmamız mümkün olabiliyor. Bu taktik İspanya maçlarında ne kadar geçerli olabilir, bilemiyorum ama ekstra tehdit göz çıkarmaz. Umarım Tuncay'ın karşısına sakatlık engeli çıkmaz ve fazladan bir bilezik olarak Fatih Terim'in kolunda durmaya devam eder.
Drogba maç boyunca gol kovalamış olsa da kendisini çok fazla üzmedi. İlk defa izlediğim Fildişi Sahili takımını Afrika'nın geri kalan milli takımlarında da olduğu üzere tekniğinden çok fiziğine güvenen bir yapıda gördüm. Yaya Toure, Drogba gibi isimler olsa da bu teknik futbol anlayışı takımın geneline yansımış değil. Yine de sağlam bir takım gibi görünüyorlar ve 2006 Almanya'nın ardından 2010 Dünya Kupası'na katılmaları da sürpriz olmaz. Özellikle yaz aylarında Güney Afrika gibi cehennemden hallice olacak bir ülkede yapılacak kupada düşündüğümüzden çok daha şanslı olabilirler.
2010 Dünya Kupası sloganı da muhtemelen "Ateş seni çağırıyorrr!" olacaktır.

Türkiye: Volkan, Gökhan Gönül (Dk. 75 Mehmet Yıldız), Servet, Gökhan Zan, Caner, Hamit (Dk. 62 Ayhan), Mehmet Aurelio, Tuncay (Dk. 46 Emre), Arda (Dk. 46 Kazım), Semih (Dk. 46 Sabri), Gökhan Ünal (Dk. 64 Halil)
Fildişi Sahili: Barry, Demel (Dk. 46 Keita), Kolo Toure, Gohouri (Dk. 85 Bamba), Boka, Fae (Dk. 61 Gosso), Yaya Toure (Dk. 87 Kone), Zokora (Dk. 75 Sanogo), Romaric, Eboue, Drogba
Goller: Dk. 11 Gökhan Ünal (Türkiye), Dk. 90+2 Drogba (Fildişi Sahili)


Fransa-Arjantin maçında sadece Gutierrez'in golünü görebildim ama sonuç anlamında şaşırtıcı olmadığı açık.
İspanya-İngiltere maçı özellikle ikinci yarı düşündüğümden biraz daha soğuk geçti. Bence hazırlık maçlarına da oyuncu değişikliği kısıtlaması getirilmeli. Eğer bütün oyuncuları görmek istiyorsanız iki tane milli maç ayarlayın. Birinde ilk onbirinizi oynatın ikincisinde ikinci onbirinizi. Teknik direktörler dakika başı adam değiştirerek neyi nasıl görüyorlar anlamış değilim, amaç kondisyon yüklemesi değil ki.
Maç boyu İngiliz oyuncuların kişisel yetenekleri ara ara parlamalar ortaya çıkarsa da İspanya bambaşka bir takım ve şiir kıvamındaki futbollarını bir kez daha sergilediler. İngiltere'nin başta savunma olmak üzere kat etmesi gereken çok yol var. Capello'nun çok çalışması lazım. Bu arada Beckham ikinci yarı oyuna girerek Bobby Moore'un 108 maçlık rekoruna ortak oldu. Moore yaşıyor olsaydı kendisine Hint kınası armağan ederdi belki de.
Bu maçla ilgili söylenecek çok fazla söz yok ama maçı izlerken aklıma tek bir soru takıldı;
David Villa'yı Gökhan Zan mı tutacak, Servet mi?? Ya Torres'i?

España: Casillas (Reina, m.46); Sergio Ramos, Albiol (Marchena, m.75), Piqué, Capdevila (Arbeloa, m.46); Xavi (Guiza, m.85), Marcos Senna, Xabi Alonso, Iniesta; Fernando Torres (Llorente, m.64) y Villa (Silva, m.56).
Inglaterra: James; Johnson, Jagielka (Upson, m.46), Terry, Cole; Wright Phillips, Carrick, Barry (Lampard, m.46), Downing (Beckham, m.46); Heskey (Crouch, m.46) y Agbonlahor (Carlton Cole, m.75).
Goles:1-0, m.36: Villa. 2-0, m.82: Llorente


07 Şubat 2009

Sahi Bir Muzzy Vardı Ne Oldu Ona?



Mesut Özil'in tercihi alışmamız gereken bir sürecin başlangıcı. Gün geçtikçe küçülen ve ülke sınırlarının yavaş yavaş anlamını yitirdiği bir dünyada tek gerçek kişilerin tercihleri haline geldi. Artık Almanım diyen Alman, Fransızım diyen Fransız, Hollandalıyım diyen Hollandalı hatta aynaya bakarsak Türküm diyen herkes Türk.

Mesut Özil olayını değerlendirmek bile benim için bir züldür aslında. Kökeni her ne olursa olsun Almanya'da doğmuş büyümüş herhangi birisinin Alman Milli Takımı'nı seçmiş olmasından daha doğal birşey olamaz. Zaten konu ile ilgili yazılan hemen her yazı aynı şeyi söylüyor. İnsanların (daha doğrusu Türk insanların) olayı değerlendirmelerinde geçmişten gelen önyargılarının ağır basacağını düşünen bizler gelecek tepkilerin Mesut'un vatan haini ilan edileceği şeklinde olacağını öngördük ama bugün geldiğimiz noktada anlıyoruz ki kimsenin Mesut'un seçimi konusunda bir sıkıntısı yok. Verilen bu tepki bazı önyargılarımızı yıktığımız anlamına geliyor olabilir. Bu önyargıların yıkılmasında tüm dünya milli takımlarının en az bir ya da daha fazla devşirme oyuncu oynatıyor olmaları etken olabilir ki bu takımlar içinde biz de varız, üstüne üstlük bugün Cassio Lincoln Milli Takım'a çağırılmış olsa ezici bir çoğunluğun bu olayı sevinçle karşılayacağından eminim. Hem dünya futbolunun gidişatı açısından hem vatan sevgisi, din bağlılığı gibi manevi duyguların metrajı olmadığından hem de takımda her kim oynuyor olursa olsun elde edilen başarı "Turkey; Comeback Kings" şeklinde lanse ediliyor olduğundan dolayı bu tip olaylar artık futbolun bir gerçeği denilip geçiştirilebilecek duruma geldi. Zamanında, bugünün kurallarının geçerli olmadığı bir dönemde Macaristan'ın yaşadığı iç karışıklıktan dolayı Macaristan'a dönmeyi reddeden ve ardından Macar Milli Takımından İspanyol Milli Takımı'na geçiş yapan Ferenc Puskas sansasyonel bir olay ortaya çıkarmış olabilir ama yerküre döndükçe şartlar değişiyor ve bir zamanlar kabul edilemez buyurulan herşey hayat standardı haline geliyor. Önyargılar ortaya çıktıkları gün olduğu gibi devam ediyor olsaydı üstün Alman ırkını oluşturmayı hedefleyen ve Alman dediğin sarışın olur arkadaş diyen Hitler'in mensubu olduğu Almanya'da Asamoah isimli zenci insanın oynaması bu dünyada mümkün olamazdı. Alman Milli Takımı'ndaki X asıllı oyuncuların konusunu hiç açmıyorum bile.
Almanya'nın geleceği ile ilgili yapılan öngörülerin hepsinde Almanya'nın geleceğinin ABD ile benzer olacağından bahsediliyor. Yurt dışından daha önce olmuş ve hala olmaya devam eden göç akını. Çocuk yapmaya üşenen bir Alman milleti. Yavaş yavaş çökme sürecine giren sosyal sağlık sistemi ve tüm bunlara paralel, doğal bir sonuç olarak artan yaş ortalaması. ABD Milli Takımı'ndaki oyuncuların kökenlerini tam olarak bilmiyorum ama ülkenin yapısına paralel olarak hepsinin ilk tohumlarının Kuzey Amerika kıtasından çok uzaklarda atıldığına eminim. Saymış olduğum nedenlerden dolayı Almanya da bizim görebileceğimiz kadar yakın bir dönemde X asıllı oyunculardan kurulu bir kadro ile sahaya çıkacak. Podolski, Klose Polonya'ya gol atacak, sevinmeyecek, Mesut Türkiye'ye gol atacak sevinmeyecek, devran böyle dönüp gidecek. Sözün özü olaya Alman Milli Takımı ve Almanya ülkesi açısından baktığımızda Mesut'un yapmış olduğu tercihin onlar adına bizden çok daha önemli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dünya çapında bilinirliği ve takip edilirliği Türkiye'den daha önde bir takımın parçası olacak üstelik burada göreceğinden daha fazla değer görecek. Konu ile ilgili yazılan diğer yazılardaki nedenler (Almanya'da doğmuş, büyümüş, yetişmiş olması, asıl ana dilinin Almanca olması, arkadaş çevresinin büyük çoğunlunun Alman olması vs.) de cabası. 
Konu ile ilgili en güncel ikilemleri Euro 2008'de yaşadık ve çok net hatırlıyoruz. Hakan Yakın ve Eren Derdiyok gibi adına baktığımızda Türk olduğundan hiçbir şüphe duymayacağımız, dış görünüş olarak da bir yerde karşılaşsak çay ısmarlamaktan geri kalmayacağımız isimler başka bir bayrak altında Milli Takımımıza karşı oynadılar, gol bile attılar ama çok küçük bir oranda istisnalar çıkacak olsa da hiç sanmıyorum ki bu isimleri es kaza yolda görsek yuh şerefsiz deyip kafa göz demeden dalalım. En azından onlara verilen tepki Euro 2000'de sadece kırmızı kart gördüğü için savaş suçlusu ilan edilen Alpay'a verilen tepki kadar büyük olmaz. Öyle de karmaşık ve neye ne tepki vereceği belli olmayan bir milletiz ki olayları alt alta yazdığımızda çıkan sonuçları sınıflandırabilme şansımız da yok. İsviçre ile ilgili biraz daha geriye gidersek karşımıza Kubilay Türkyılmaz vakası çıkıyor. Soyadında bile "Türk" sözcüğü geçen Kubilay yıllarca İsviçre Milli Takımı için oynadı. Türkiye'ye transfer olup Galatasaray forması giydiği dönemde de bu konu ile ilgili herhangi bir sıkıntı yaşadığını hatırlamıyorum, kaldı ki onun oynadığı dönemde bu tip olaylar bugün olduğu kadar normal kabul edilmiyordu, bu tip oyuncuların sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı.
Yine aynı dönemden hatırladığımız bir başka isim Mehmet Scholl. Sadece adı Mehmet diye bir kısım medyanın Türk çocuğu ilan ettiği Scholl ile ilgili haberlerin Nihat Kahveci tadında paylaşıldığı günleri hatırlıyorum. Alman Milli Takımının oynadığı maçlarda Scholl oyuna girerken, onun oyuna girişini "Ve evet sayın seyirciler, bir Türk, Mehmet Scholl oyuna giriyor" şeklinde akseden spikerlerimiz vardı. Mehmet Scholl tek kelime Türkçe konuşmuş değildi, bizimle ilgisi alakası yoktu ama Mehmetti ya yeterliydi. Hala başka milli takımlarda oynayan Türk kökenli oyuncular bizler için çok büyük önem arz ediyormuş gibi aktarılıyor olsa da değişen düşünce yapısının bir başka yansıması da bu olaydır. O günlerde Mehmetler Türktü, bugün Mehmetler Brezilyalı, Arjantinli, Ugandalı da olabiliyor. Özellikle Almanya, Avusturya, İsviçre gibi orta Avrupa ülkelerinde bu tip oyuncuların sayısı artıyor ve görülen o ki artmaya devam edecek.

Konu ile ilgili en traji-komik örnek ise Mustafa İzzet. Adaşı Mustafa Denizli tarafından Euro 2000 kadrosuna dahil edilip oynatılan Muzzy'nin Türk Milli Takımı kariyeri umduğundan çok daha kısa sürmüştü. Oysa Muzzy bir Leicester maçı sonrası Türk bayrağını alıp City Ground stadyumunu dolaştığında yer yerinden oynamış, aslen Kıbrıs Türk'ü olan babasının tarafını seçen Muzzy, İngiliz Milli Takımı'nı elinin tersi ile ittiğinden dolayı milli kahraman ilan edilmişti. Bu tercihinden sonra oynanan ilk maç olan Everton karşılaşmasında fanatikler tarafından ıslıklandı ve maçın ardından Everton kulübü sözcüsü özür dilemek zorunda kaldı. Oynadığı dönemde İngiliz Milli Takımı'na çağırılacağı garanti olmamakla birlikte bütün İngiliz basını İngiltere'nin Muzzy'ye ihtiyacı olduğu düşüncesinde birleşiyordu.
Muzzy neden Türk Milli Takımını tercih ettiği sorusunu "Kendimi gerçek bir Türk gibi hissediyorum. Bu nedenle Ay-Yıldız'ı seçtim.' Nitekim, Türk vatandaşlığına geçiş işlemlerine başlanmasını da evimde minik bir parti vererek kutladım" diyerek yanıtlıyordu.
Muzzy'nin Milli Takım kariyeri Euro 2000'de 11 Haziran 2000 tarihinde oynanan ve 2-1 kaybettiğimiz İtalya maçı ile başladı ve turnuva boyunca tüm maçlarda forma giydi. Çeyrek finalde Portekiz'e elenmemizin ardından 2002 Dünya Kupası elemelerine yeni bir teknik direktör ile devam ediyorduk. Şenol Güneş, Muzzy'yi eleme grubunda oynadığımız sadece iki maça davet etti, İsveç ve Azerbaycan maçları. Muzzy, Azerbaycan maçının ardından 20 ay boyunca resmi maç görmedi ama 2002 Dünya Kupası hazırlık maçlarına davet edilmiş olması Dünya Kupası kadrosunda yer alacağının habercisiydi. Kadroya çağırıldı, bu kez turnuvanın tamamında olmasa da bazı maçlarda görev yaptı ve bronz madalyayı takanlardan biri oldu. 2004 yılında Leicester City'den Birmingham'a transfer olan Muzzy, Ersun Yanal'ın göreve gelmesi ile gözden düştü. Yanal döneminde sadece Belarus'la oynanan bir hazırlık maçına davet edildi ve 45 dakika oyunda kaldı. Böylece 11 Haziran 2000 tarihinde başladığı ve bazen unutulduğu ya da tercih edilmediği için uzun aralar vermek zorunda kaldığı Milli Takım kariyeri 18 Ağustos 2004 tarihinde toplam 8 milli maçın ardından sona ermiş oldu. Muzzy'nin içinde uhde kalan olay ise Euro 2004 elemelerinde İngiltere ile oynanan maçların aday kadrolarına çağırılmamış olmasıydı. "Premier Lig'de olmadığım için menejerin gözünden biraz uzağım ve Türkiye her mevkide alternatifi olan kaliteli oyunculardan kurulu bir takım. Bu nedenlerden dolayı çağırılmıyor olabilirim ama İngiltere'ye karşı oynamayı çok istiyorum" diyordu ama sesini duyan olmadı, unutuldu, gitti. 2006 yılında da yaşadığı sakatlığın ardından 31 yaşında futbolu bıraktı. İngiltere yerine Türkiye'yi tercih ettiğinden dolayı pişman olup olmadığını ya da Milli Takım kariyerinin sona ermesinin ardından bir daha Türkiye'de bulunup bulunmadığını bilemiyorum ama görünürde çok önemli bir tercih gibi görünen bu olayın ne Milli Takımımıza hatırı sayılır bir katkısı oldu ne de İngilizler başlarını taşlara vurdu. Sıradanlaştı ve konu kapandı.
Kültür karmaşası yaşamanın ne demek olduğunu ben de dahil, bu yazıyı okuyanların %99'u bilmiyor. Türkiye'de Almancı, Almanya'da yabancı olmak ne demektir sorusuna verebileceğimiz yanıtlar duyduklarımız ile sınırlı. O yüzden Hamit ve Halil Altıntop'un kararları ile Mesut Özil'in kararını kıyaslamak abesle iştigal etmek olur. Vatan, beynimizde milyonlarca dış etken ile oluşan ve dünya üzerinde yaşayan her bir birey için farklı anlamlar ifade eden bir kavram. Hal böyle olunca "Neden X Milli Takımını seçtin?" sorusunun "Neden domates çorbası sevmiyorsun?" sorusundan hiçbir farkı olmadığı ortaya çıkıyor ve büyük çoğunluk olarak doğru olanı yaptığımız üzere verilen her karara saygı duymaktan başka yapabileceğimiz birşey yok.

03 Şubat 2009

Busacca & Fandel



Milli Takım'ın İspanya ile oynayacağı maçların hakemleri belli oldu. 28 Martta İspanya'da oynanacak ilk maçın hakemi İsviçreli Massimo Busacca, 1 Nisanda Ali Sami Yen stadında oynanacak ikinci maçın hakemi ise Alman Herbert Fandel.

İki hakem de son büyük organizasyon Euro 2008'de görev yapan çok kaliteli, üst düzey hakemler hatta Busacca Almanya ile oynadığımız yarı final maçında da görev yapmıştı. UEFA, Euro 2008 Şampiyonu ile yarı finalistinin karşı karşıya geleceği maçların adına yakışır iki hakem tercihi yapmış.
Açıkçası bu tip maçlarda hakem faktörünün çok ön plana çıkacağını düşünmüyorum. Kendilerini kanıtlamış bu iki isim de ellerinden geldiğince adil maçlar yöneteceklerdir ama biz yine de komplo teorisi üretmekten geri kalmayalım, istatistiklerden yola çıkarak "Collina bize uğurlu geliyor" tarzında mistik çıkarımlar yapalım, her zamanki gibi şom ağzımızı açalım ki ortada mistik güç falan kalmasın.

Massimo Busacca:



Türkiye ile olan ilişkileri:
UEFA Kupası 2001 - 2002 / 1.Tur
Gaziantepspor 1 - 1 Hapoel Tel Aviv - Toplam 4 sarı kart, dağılım 2-2

Şampiyonlar Ligi 2002 - 2003 / Grup Maçı
Lokomotiv Moskova 0 - 2 Galatasaray - Toplam 2 sarı kart, dağılım 2-0

UEFA Kupası 2002 - 2003 / 4.Tur
Porto 6 - 1 Denizlispor - Toplam 8 sarı kart, dağılım 3-5

Şampiyonlar Ligi 2003 - 2004 / Grup Maçı
Besiktas 1 - 0 Sparta Prag - Toplam 2 sarı kart, dağılım 1-1

Şampiyonlar Ligi 2007 - 2008 / 3.Ön Eleme
Anderlecht 0 - 2 Fenerbahce - Toplam 4 sarı kart, dağılım 1-3

Şampiyonlar Ligi 2007 - 2008 / 1.Tur
Sevilla FC 3 - 2 Fenerbahce  3 - 2  - Toplam 7 sarı kart, dağılım 2-5

Euro 2008 / Yarı Final
Almanya 3 - 2 Türkiye - Toplam 1 sarı kart, dağılım 0-1

Görüldüğü üzere Busacca'dan kırmızı kart yemişliğimiz yok. Milli ve kulüp takımlarımızın oynadığı toplam 7 maç var. Bu maçlardaki galibiyet sayımız 3, Fenerbahçe'nin penaltılarla kazandığı maçı da sayalım 4, beraberlik 1, mağlubiyet 2. Fena sayılmaz.
Busacca'nın tüm uluslararası maçları baz alındığında ise aşağıdaki tablo çıkıyor karşımıza. Busacca penaltı ve kırmızı kartlarda ev-deplasman ayrımı yapmıyor ama sarı kart konusunda deplasman takımlarına karşı biraz daha cömert.



Herbert Fandel:



Türkiye ile olan ilişkileri:
Şampiyonlar Ligi 2001 - 2002 / 3.Ön Eleme
Galatasaray 2 - 1 Levski Sofia - Toplam 5 sarı kart, dağılım 2-3

Şampiyonlar Ligi 2002 - 2003 / Grup Maçı

Galatasaray 1 - 2 Real Sociedad - Toplam 4 sarı kart, dağılım 3-1, Bu maçta Hasan Şaş kırmızı kartla oyundan atılmıştı.

Şampiyonlar Ligi 2007 - 2008 / Çeyrek Final
Chelsea F.C. 2 - 0 Fenerbahce  - Toplam 2 sarı kart, dağılım 2-0

Euro 2008 / Grup Maçı
Portekiz 2 - 0 Türkiye - Toplam 3 sarı kart, dağılım 0-3

Fandel bize karşı biraz daha sert gibi görünüyor. Onun yönettiği 4 maçta Türk takımları sadece 1 galibiyet alabilmiş. Tamam bulduk, bu adam resmen uğursuz. Haydi hayırlısı.
Fandel'in yönettiği asla unutamayacağımız maç ise olaylı Danimarka-İsveç maçı. Bu maçı şurada uzun uzadıya anlatmıştık. Bizim de iç saha maçımızı yöneteceğini düşünürsek tahtalara vuralım da başımıza bu tip bir olay gelmesin.
Fandel'in uluslararası kariyer istatistikleri ise gerçekten çok ilginç. Her maç yeni bir hikaye yazar. Hakemin işi gördüğünü çalmaksa kariyer istatistiklerini düşünecek hali yok. Fandel'in istatistiklerini de bu gerçek ile yorumlamak istiyorum, eğer böyle değilse, penaltı verdiği deplasman takımlarından boyuna oyuncu atan, tribün etkisi ile de bol bol sarı kart gösteren bir hakem profili duruyor karşımızda.



Ulvi güçler hangi öğeyi malzeme olarak kullanırlar bilemem ama ister maçın oynandığı top olsun, ister zemin olsun, ister kale direkleri olsun, isterse de hakem olsun bu maçlarda şans adı verilen gerçek bizimle olsun.
Kabul edelim ki öyle olmazsa işimiz iki maçta da ziyadesiyle zor.

12 Ekim 2008

Ya Sen de Olmasan Bosnam


Geçtiğimiz yıl Euro 2008'e katılma hakkı elde ettiğimiz son maçı Bosna ile oynamıştık. Bosna'da oynadığımız maçta önümüze taş koymuş olsalar da son maçta bizi fazla üzmediler. Saman alevi gibi parlayan bir kaç atak dışında çok tedirgin bir maç yaşamadık. Yine kritik bir maçta Bosna ile karşılaştık. Bu sefer durumlar farklıydı. Bizim en istikrarlı, en kaliteli oyuncularımız alışkın olduğumuz üzere sakat. Emre'yi tamamen kategori dışı bırakıyorum, bana göre olmayışı bizim için hayırdır ama Nihat, Hamit, Semih, bir parça da Tuncay'ın eksikliği Milli Takımımızı potansiyelinin çok altına düşürüyor. Bununla birlikte Arda, Volkan, Kazım gibi oynayan oyuncular da potansiyelinin altında kalınca 4.torba takımlarından bir farkımız kalmıyor.
Fatih hocanın bu eksiklikleri kapatmak için güvendiği oyuncular da ayrı bir tartışma konusu. Yıllardır gençlere güvenmemiz gerektiğinden, yeterince oyuncu yetişmediğinden dem vuruyoruz. Gençlere şans verilen maçlar ile ilgili yorumumuz da genelde "Şans verilmeli ama bu maç çok kritik, başka maç şans verilsin" oluyor ama görüyoruz ki bizim kritik olmayan herhangi bir maçımız yok. Estonya maçı kritik değil diyebilir miyiz? Ya da çok garanti maç, kim oynasa kazanırız dememiz mümkün mü? İspanya ve Belçika maçları zaten tam karakolluk bir hal aldı. Geriye sadece Ermenistan kaldı, onlar da sürpriz potansiyeli olan bir takım. Dolayısıyla hazırlık maçları dışında genç oyuncuları kazanabileceğimiz herhangi bir maç bulunmuyor. Bir yandan o zaman gerekli dönüşüm nasıl sağlanacak diye düşünüyoruz bir yandan da oynayan gençlerin yetersizliğini görüp 40 yaşına gelinceye kadar Nihat oynasa da olur diyoruz. Bu dört ucu boklu bijon anahtarı durumuna Fatih hocanın bulduğu çözüm Batuhan, Mevlüt ve İbrahim Kaş'ı, Nuri  takviyeli olarak ilk onbirde kullanmak oldu. Sochaux forması ile çok daha sorumluluk sahibi bir oyun sergileyen Mevlüt'ün Milli Takım'a adaptasyon süreci hala tamamlanmış değil. İbrahim Kaş, Beşiktaş'tan sonra Getafe'de de düzenli forma şansı bulamıyor. Batuhan da Beşiktaş maçlarını kenardan izleyenlerden biri, ayrıca ben oldum tavırları ile antipatik ve gelişime kapalı bir hali var. Milli Takımımızın geleceği gözüyle bakılan bu oyuncuların 6 ayda bir oynanan Milli maçlarda pişmesini beklemek de hayalcilikten öte bir düşünce olamaz ama dönüşümün de bir şekilde gerçekleşmesi gerekiyor. Umuyorum bu maçta pek tat vermeyen gençlerin performansı yükselir ve birilerinin sakatlanması gerekmeden, bileklerinin hakkı ile onbirde yer alırlar.
Bu maçı eksik ve formsuz bir takımla kazandığımız için sevinebiliriz fakat anlıyoruz ki 2010 Dünya Kupası eleme grubu maçlarını da daha önce olduğu gibi diken üstünde izlemeye devam edeceğiz.

10 Ekim 2008

Uzak Diyar Estonya



Nüfusu sadece 1.4 Milyon olan Estonya küçük bir ülke olmanın sıkıntılarını tarihi boyunca yaşamış. Özellikle 2.Dünya Savaşı'nda Nazi Almanya'sı tarafından uygulanan soykırımdan Polonya'dan sonra en fazla etkilenen ülke Estonya olmuş. O dönemde nüfuslarının dörtte birini savaş ve hastalıklar nedeniyle kaybetmişler. 1991 yılında Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığını kazanan ülke 2004 yılından beri Avrupa Birliği üyesi ve Avrupa'nın en hızlı büyüyen ekonomilerinden birine sahip.
Ekonomik ve sosyal olarak geçmişteki sıkıntılarını atlatmayı başaran Estonya futbol konusunda o kadar şanslı değil. Sovyetler Birliği'nden ayrılan diğer ülkelerden geride kalmış olmaları ülkedeki futbola olan ilgisizliğe bağlanıyor. Levadia Talinn ve Flora arasında oynanan şampiyonluk derbisini 2000 kişi izlemiş, ligdeki ortalama seyirci sayısı ise 300. Bu yıl oynanan Sillamäe Kalev-Trans Narva Meistriliiga maçını izleyenler sadece 40 kişiymiş.
Estonya Milli Takımı'nın en tehlikeli ismi Roda forması giyen forvet Andres Oper. Belçika'ya 3-2 yenildikleri maçta gollerden birini atan Oper aynı zamanda 35 gol ile Estonya Milli forması altında en çok gol atan oyuncu ve Heracles'li Ragnar Klavan ile birlikte Avrupa'nın büyük liglerinden gelen iki oyuncudan biri. 1985 doğumlu savunma oyuncusu Klavan, yine 1985 doğumlu Levadia'lı orta saha Tarmo Kink ve 1989 doğumlu Ukrayna takımı
FC Karpato Lvov oyuncusu forvet Sergei Zenjov Estonya futbolunun geleceği en parlak oyuncuları olarak gösteriliyorlar. Kendisinden çok büyük bir beklenti olmayan Estonya teknik direktörü Tarmo Rüütli'nin İspanya ve Türkiye maçları için çağırdığı oyunculara bakıldığında kadronun genelde genç isimlerden kurulu olduğu görülüyor. En yaşlı oyuncular 1977 doğumlu Oper ve 1979 doğumlu Piiroja. Estonya'nın tüm zamanlardaki en iyi oyuncularından biri kabul edilen Watford'lu kaleci Mart Poom artık 36 yaşında ve yerini daha genç isimlere bırakmak zorunda kalmış. Bir dönem Arsenal, Sunderland, Porstmouth ve Derby County formalarını da terletmişliği var. Rüütli'nin Bosna maçında Zenjov'u yedek bırakması Estonyalıları çok şaşırtmış. Tarmo Rüütli ile ilgili ilginç bir ayrıntı 54 yaşındaki hocanın hala aktif olarak futbol oynuyor olması. Estonya 4.Ligi takımlarından FC Soccernet'de oynuyor ve 13 maçta 3 gol atmayı da başarmış.
Belçika maçı 3-2 sonuçlandıktan sonra Estonyalılar Bosna maçı için umutlanmışlar, 7-0 beklenmedik bir sonuç olmuş. İspanya ve Türkiye maçlarından da pek umutlu değiller.
Bu arada Estonya maçı için Talin'e gitme niyetinde olanlar varsa Lilleküla Stadyumu'nda oynanacak karşılaşmanın bilet fiyatları 300, 400, 500 ve VIP tribünü 1000 Estonya Kronu. Türkçeye çevirdiğimizde yaklaşık 40, 55, 65 ve 130 YTL'ye karşılık geliyor. Havalar da soğuktur orada şu anda ama Ukrayna veya Rusya olsa imkanı olanlarımız koşa koşa giderdik eminim. Tabii ki futbol aşkı için!

Lig TV Ulusal Karması


Ersun Yanal Milli Takım'ın başında iken Hakan Şükür'ün sistemine uymadığını söylemiş, kıyamet kopmuştu. Sonuçta da Hakan uğruna kellesi alındı. Şimdilerde Fatih Terim'in oyuncu tercihleri de tartışılıyor. Özellikle Batuhan, Gökhan Ünal, Mehmet Yıldız'ı tercih edip Fatih Tekke'yi hiç düşünmüyor olması en büyük eleştiri konusu. Emre vakası zaten Lost teorilerine döndü. Emre'nin futbol oynayamadığını hepimiz görüyoruz, Fatih hocanın neden ve nasıl göremediğine de anlam veremiyoruz.
En az bunlar kadar önemli ama gözden kaçan bir başka konu da Fatih hocanın oyuncu seçimlerindeki özensizliği. Bir Milli Takım teknik direktörünün özenli davranıp davranmadığını nasıl anlayabiliriz? Ben bu konuda iki farklı kıstası kabul ederim. Birincisi istikrarlı bir kadro. Performans olarak Aurelio gibi istikrarlı oyunculardan kurulu ve kimin oynayacağı önceden tahmin edilebilen bir kadro uyum açısından bir adım öndedir ki bizim Milli Takımımızda böyle bir durum olmadığını biliyoruz. Birkaç oyuncu dışında kimin oynayacağı daha önemlisi nerede oynayacağı daha da önemlisi takımın hangi taktikle oynayacağını tahmin etmek neredeyse imkansız. Bu da demek oluyor ki Milli Takımımızın kadrosu seçilirken yine birkaç oyuncu hariç o dönem hangi oyuncu formda ise o çağırılıyor. Bu durumun da kabul edilebilecek bir yanı var. Ortaya çıkacak takım uyumsuz olacak olsa da yer alan oyuncular gün itibariyle en formda Türk oyuncular ve formda oyuncu formsuz oyuncudan iyidir diye bir genelleme ile olayı açıklamak mümkün ama bu "form" kriteri neye göre belirleniyor?
Fatih Terim'in Euro 96'ya götürdüğü takıma Vedat İnceefe'yi çağırması büyük bir sürpriz olmuştu. O yıl Vedat 2.Ligde D.Ç.Karabükspor forması giyiyordu ve kariyerinde hiç 1.Lig maçı oynamamıştı ama Fatih hoca ona güvendi. Vedat da harikalar yaratmış olmasa da yüzünü kara çıkarmadı. Buna benzer bir başka şaşırtıcı seçim de Euro 2000'de Mustafa Denizli'den gelmişti. Denizli tek bir Türkçe kelime bilmeyen ve İngiliz Milli Takımı ile Türk Milli Takımı arasında bir dönem kararsız kalıp sonrasında Türkiye'de oynamayı tercih eden Mustafa İzzet'i Milli Takım'a davet etti. Muzzy görev yaptığı maçlarda etkili olamadı, sonrasında da birkaç maçın ardından bir daha Milli formayı göremedi.
Terim'in bu görev döneminde Anadolu kulüplerinden çağırdığı oyuncuların ortak bir özelliği var. Son olarak Denizlispor'lu Çağlar Birinci görev yaptı. Çağlar 23.08.2008 tarihinde Ali Sami Yen Stadı'nda Galatasaray'a karşı forma giymişti. 10.09.2008 tarihindeki Belçika maçında ise sahadaydı. Bunun rastlantı olmadığını kanıtlayacak birçok örnek mevcut. Bilgiler Uğur Meleke'den alıntıdır.
"Mustafa Sarp... 18 Şubat 2006’da yıldızlaşıp 1
de gol attığı Ankaraspor-Fenerbahçe maçından sonra Çek Cumhuriyeti ile
yapılacak özel müsabaka için ilk kez A Milli Takıma çağırıldı. O gün
kulübede oturdu, bugün itibariyle de A Milli Takım formasını 1 dakika
bile giyebilmiş değil...

Baki Mercimek... 1-9 Nisan 2006’da Gençlerbirliği, G.Saray ve
Trabzonspor’la karşılaştıktan sonra Baki ilk kez A Milli Takıma
çağırıldı. Azerbaycan’a karşı oynadığı bu müsabaka, genç oyuncunun ilk
ve son A milli maçı oldu.

Giray Kaçar... 23 Ocak 2008’de G.Oftaş formasıyla G.Saray’ı 3-0 mağlup
ettikleri ve 90 dakika başarıyla forma giydiği mücadeleden sonra ilk
kez İsveç’le oynanacak hazırlık maçı için Milli Takıma çağırıldı. O da
ay-yıldızlı formayla henüz sahaya çıkamamış durumda.

Emre Toraman... 19 ve 26 Mart 2006’da K.Erciyes formasıyla G.Saray
ve Trabzon’a karşı oynadığı başarılı futbol ona ilk A Milli davetini
getirdi. Emre Toraman da, bir sonraki hafta Azerbaycan karşısında 7
dakika A Milli olma fırsatını, ilk ve son kez buldu...

Mehmet Polat ve Uğur Kavuk... Süper Lig 2008-09 sezonu ilk
haftasında Fenerbahçe ve Beşiktaş’a karşı gösterdikleri başarılı
performanslarla Ermenistan ve Belçika ile karşılaşacak A Milli Takım
kadrosuna davet edildiler. 6-10 Eylül’de hiç forma giyemedikleri gibi,
bugünkü A milli takım kadrosunda da gözükmüyorlar.

Ve Turgay Bahadır... Pazar gecesi Fenerbahçe’ye karşı gösterdiği
başarılı performansın ardından Türkiye A Milli Takımı’na çağırıldı.
Daha önce Avusturya U21’de oynamıştı, ama 24 yaşında olmasına rağmen
herhangi bir A milli takımda sahaya çıkmadığı için ay-yıldızlı forma
ile mücadele edebilecek"

Bu kategoriye yetenekleri ve karakteri gözden kaçmış bir oyuncu olmasa da son Galatasaray maçında üst düzey bir futbol sergileyen Yusuf Şimşek'i de ekleyebiliriz.
Görüldüğü üzere yetenekleri her ne olursa olsun bir Anadolu takımı futbolcusunun Milli Takım daveti almasının ilk gereği Lig TV'de arz-ı endam etmesi. Fatih hocamız gerçek futbolcu televizyonda belli olur felsefesini savunuyor olmalı. Pozisyon tekrarlarından daha rahat analiz yapıyor olabilir -yersek-.
Demek istediğim kesinlikle neden Anadolu takımlarından futbolcu çağırılmıyor değil. Örneğin kendi taraftarı olduğum Kocaelispor'dan Serdar Kulbilge Milli Takıma çağırıldı ama şu anda Milli formayı kesinlikle hak etmiyor, çizgiyi terk etme konusunda çok ciddi sıkıntıları var. Memlekette kaleci yetişmiyor olmasının kaymağını yiyiyor sadece. Belirtmiş olduğum gibi istikrarlı bir kadroya da sadece formda oyunculardan kurulu bir takıma da saygı duyuyorum ama maçlarını Lig TV'nin yayınlamadığı bir Anadolu kulübü futbolcusu, şansına yakın dönemde 4 takımdan biri ile maçları da yoksa formda olduğunu nasıl kanıtlayabilir sorusu geliyor aklıma. Bunun ardından nihai düşüncem de demek ki Terim'in seçtiği Milli Takım seçilebilecek en iyi Milli Takım değil oluyor. Ibiseviç'in hikayesinde kendisinin ABD'de iken Bosna-Hersek Ümit Milli Takımı'na çağırıldığını söylemiştik. Bizim Milli Takımımız için de daha özenli ve daha geniş çaplı bir araştırma yapılması gerekiyor, bunu yapacak heyecan kaybolduysa da hem federasyon yetkilileri hem de teknik adam(lar) anlamında sorumlulara teşekkür etmek gerekiyor. Mesut Özil, Serdar Taşçı gibi isimlere hiç girmiyorum, daha iç kanamayı çözememişiz Alamanya neyimize?

09 Ekim 2008

Sonbahar

Antalya'lı. Futbola Kemerspor'da başladı, sırasıyla Kemerspor, Denizlispor, Fenerbahçe, Gaziantepspor, Ankaraspor, A.Sebatspor ve tekrar Denizlispor formalarını giydi. Kariyer anlamında kendisini fena halde Ceyhun Eriş'e benzetirim. Tek farkları Yusuf'un aklının başına gelmiş olması. Bugünlerde Bursaspor forması ile yaratıcı futbolculuğun en güzel örneklerini sunmaya devam ediyor. Çalkantılı kariyerinin Denizlispor dönemi ile düzene girmesini evlenmesine ve çocuğu olmasına bağlıyor. Bursaspor resmi sitesindeki röportajında "Son 2 yılımın başarılı geçmesinin tek ve kesin bir nedeni var. O da evlenip çocuk sahibi olmam. Artık çok daha fazla sorumluluk sahibiyim. Niye futbol oynadığımı daha iyi biliyorum artık. Çocuğum ve eşim için. Onların geleceğini garanti altına almak zorundayım. Bu yüzden futbolum daha başarılı oldu. Oyunumda daha da olgunlaştım. Eşim ve çocuğumun geleceğini düşünüyorum. Tüm çabalarım onlar için" diyor. Fenerbahçe döneminde zaman zaman parladığı maçlar olsa da asla değişmez adam olamadı, bunu da ucunu kaçırdığı gece hayatına bağlıyor ve ekliyor "Futbol ömrü aslında çok uzun değil. Bu kısa sürede kazanabildiğimiz kadar çok kazanıp kesemizi doldurmak gerekiyor. Futbolcu ağabeylerimizin dediği gibi, futbol hayatımız bitince paraya daha çok ihtiyacımız olacak. 32 yaşındayım ve hâlâ kesemi daha çok doldurmak için uğraşıyorum. Bir de her genç futbolcuya bir an önce evlenmelerini tavsiye ederim. İnsan hayatında çocuk da çok önemli. Hayata bakışınız değişiyor".
Bu açıklamaları okuyunca insanın içinden keşke 20 yaşında evlenseydin diyesi geliyor. Hem geçtiğimiz yıl hem de bugünlerde oynadığı futbolu izleyince bu kadar klas hareketleri bu kadar rahat yapabilen oyuncu sayısının ne kadar az olduğunu tekrar anlıyoruz. Gaziantepspor forması ile Roma'ya attığı gol hala hafızalarımızda. Bize Euro 2008 kapısını açan maçlardan biri olan Norveç karşılaşmasındaki son dakikalarda topu ileride tutma görevi de Fatih Terim tarafından ona verilmişti ve görevini kendisine yakışan olgunlukta yerine getirdi. Bosna Hersek ve Estonya karşılaşmaları için tekrar Milli Takım'a davet edildi. Topsuz oyundaki etkisizliği nedeniyle forma şansı bulamayabilir de ama Fatih Terim'in hücum anlamında sıkışan maçlarda bu tip oyuncuları çok sevdiğini Tümer örneğinden biliyoruz. Takımımızdaki orta saha oyuncularımıza baktığımızda da oyuncularımızın genelinin ya hücumu ya da savunmayı beceremediği aşikar dolayısıyla Yusuf'un forma şansı bulması sürpriz olmaz. Aklı başına geç gelmiş olsa da saygı duyduğumuz bir oyuncu olduğunu açıkça söyleyebiliriz. Bursaspor bu hafta Galatasaray ile oynamamış olsaydı Yusuf Milli Takım'a davet edilir miydi? Tartışılır. Bu da başka bir post konusu olsun.

26 Eylül 2008

Türkiye'nin Futbol Haritası


Bill Turianski halt etmiş. Öyle iki logo koymakla olmaz bu işler, detaylı bir röntgen çekmek gerek diyerek varlığımızdan haberdar olmamasını fırsat bilip, arkasından atıp tuttuktan sonra çalışmamızı paylaşabiliriz.
Böyle bir harita bize ne sunar diye uzun zamandır merak ediyordum. Açıkçası çok da fazla bir anlam ifade etmedi. Birkaç istisna dışında ortaya tipik Türkiye gelişmişlik haritası çıktı. Batının çoğu haritada, Akdeniz ve Karadeniz hatırı sayılır bir alan kaplamış, İç Anadolu’nun doğusu biraz dominant ve Güneydoğu’dan iki numune temsilci var, Doğu Anadolu Bölgesi çoğu konuda olduğu gibi bembeyaz ve pasif görünüyor. Nedenleri hepimizce malum veya tartışılır, konumuz bu değil. Haritadaki yeşil şehirler Süper Lig’e, maviler Bank Asya 1.Lig’e, turuncu olanlar ise her iki lige birden takım gönderen şehirleri temsil ediyor.
18 takımlı Süper Lig’in 8 takımı İstanbul ve Ankara’dan. İstanbul’un zaten Süper Lig’de 3 takımlık değişmez bir yeri var, dolayısıyla bu konu hakkında konuşmaya gerek yok. İstanbullu dördüncü Süper Lig takımı Büyükşehir Belediyespor ise geleceği meçhul bir takım, şimdilik Kadir Topbaş’ın sağladığı belediye desteği ile hayatını sürdürüyor, önümüzdeki seçimlerden sonra başına herşey gelebilir, gelmeyebilir de. Ankara ise 1.Lig’de takımı yok diyerek Türkiye Kupası şampiyonu Ankaragücü’nün Kenan Evren tarafından 1.Lig’e çıkarıldığı günlerden, Süper Lig’e 4 takım yolladığı günlere geldi. Ortada bir başarı varmış gibi görünse de bu takımlardan sadece ikisi, Ankaragücü ve Gençlerbirliği Süper Lig’i izleyenlerin içine siniyor. Hacettepe, Cavcav’ın bir takım daha dursun günün birinde lazım olur kontenjanından, Ankaraspor ise Melih Gökçek’in oğlu canlı FM oynasın kontenjanından Süper Lig’de. Sözlerini tutarlarsa Ankaraspor’un geleceği de pek parlak değil, daha doğrusu geleceği falan yok. Üçüncü büyük şehir İzmir ise Bank Asya 1.Lige gönderdiği iki takım Altay ve Karşıyaka ile yetiniyor. Buradaki İstanbul takımları sempatisini düşününce bunun bile büyük başarı olduğunu düşünüyorum. Geçtiğimiz sezon Galatasaray şampiyon olduğunda İzmir sokaklarında yapılan kutlamalar Mecidiyeköy’ü bile geride bırakmıştı. Tabii kutlamaları yapan bu taraftarların(!) %90’ı hayatında Ali Sami Yen Stadı’nı görmüş değil, geriye kalan %10 ise yılda bir kez görüyor olabilir, TV taraftarları yani, neyse konumuz bu da değil. Nüfus yoğunluğu ile kıyaslandığında çok da ilginç bir sonuç sayılmaz ama bahsettiğimiz lig Türkiye’nin en üst düzeydeki futbol ligi, Türkiye’nin Ligi’nde görüldüğü üzere Türkiye falan yok. Sadece kısıtlı bir azınlık bu ligin güzelliklerinden (aynı zamanda çirkinliklerinden) faydalanabiliyor. Marmara ve İç Anadolu bölgeleri bu konuda biraz daha şanslı. Bir zamanlar fırtına gibi esen Karadeniz futbolundan ise geriye tek temsilci ağır abi Trabzonspor kalmış. Geçtiğimiz yıllarda Karadeniz takımlarının Trabzonspor’a “yattığına” dair söylentiler dolaşırdı. Bu yıl ligde hiçbir Karadeniz takımı olmadığına göre Trabzonspor’un göstereceği başarı bu düşüncede olanların fikirlerini değiştirebilir. Karadeniz futbolunun çöküşü pek tabii ki büyük ölçüde maddiyata dayalı. Bir zamanlar 1.Lig’de liderliğe kadar yükselmiş olan Zonguldakspor Amatör Küme’ye kadar düştü. Kömür artık para etmiyor, imkansızlıklar da mazisi ne olursa olsun kulüplerin belini büküyor, Göztepe örneğinde olduğu gibi. Tabii Göztepe’nin şirketleşmenin çok kötü bir örneği olduğu gerçeği de ortada, bu bağlamda Zonguldak ve Göztepe’yi birbirinden ayırmak gerekiyor.
Avrupa’da nüfus ile birlikte gelir dağılımının da ülkemize göre daha adil olduğu düşünülürse liglerini oluşturan takımların neredeyse hepsinin farklı şehirlerden gelmiş olmasına şaşırmamak gerek. Bu sayı nadiren 2 veya 3 olabiliyor, istisnalar yok değil.
Hollanda ligi Eredivise’de sadece Rotterdam iki takım ile temsil ediliyor; Feyenoord ve Sparta Rotterdam.
Bundesliga’da Ruhr bölgesi takımları önemli bir yer işgal ediyor olsa da (Dortmund, Schalke, Bochum, B.Monchengladbach, Leverkusen, Köln) herhangi bir şehrin iki takımı mevcut değil (Almanya’nın köyleri bile bizim şehirlere on basar diyenlere selam olsun).
La Liga’da Madrid’den 3 takım; Real, Atletico ve Getafe, Barcelona’dan 2 takım; Barça ve Espanyol ve Sevilla’dan yine 2 takım; Sevilla ve Betis bulunuyor.
Serie A’da Milano’dan 2 takım;Milan ve Inter, Torino’dan 2 takım;Juventus ve Torino, Genoa’dan 2 takım; Genoa ve Sampdoria ve Roma’dan 2 takım;Roma ve Lazio bulunmakta.
Premier Lig’de de ciddi bir bölgeler savaşı söz konusu. Şehirlere indirgediğimizde Londra’dan 5 takım;Arsenal, Tottenham, West Ham, Fulham ve Chelsea, Liverpool’dan 2 takım;Liverpool ve Everton ve Manchester’dan 2 takım;Manu ve City arz-ı endam ediyorlar.
Ligue 1 de her şehirden bir takım felsefesine sahip liglerden birisi hatta Monaco gibi bir şehir-devlet takımları bile var.
Arjantin Ligi’nde de bir bölge-şehir ikilemi var. Bu ligde de Buenos Aires’ten 7 takım; River Plate, San Lorenzo, Boca Juniors, Argentinos Juniors, Nueva Chicago, Velez Sarsfield, Huracan,
Gran (Greater) Buenos Aires bölgesinin geri kalan sınırları içinden de 7 takım ; Racing, Gimnasia de La Plata, Chacarita, Independiente, Lanus, Estudiantes de la Plata, Banfield bulunuyor. Arjantin nüfusunun üçte birinin Gran Buenos Aires bölgesinde yaşadığını da belirtelim.
İrlanda Premier Ligi’nde de 12 takımın 5’i Dublin’den ; Bohemians, Shamrock Rovers, Shelbourne, St Patrick's Athletic ve UCD.
Tekrar ülkemize dönerek olaya biraz da nüfus dağılımı açısından bakalım.
Süper Lig takımlarının şehirlerinden en fazla nüfusa sahip şehri yazmak abesle iştigal olur. 2007 Nüfus Sayımına göre en az nüfusa sahip şehir ise 638.464 nüfusu ile Sivas.
2.006.650 nüfusu ile Adana, 3.739.353 nüfusu ile İzmir, 1.460.714 nüfusu ile Diyarbakır, 1.595.938 nüfusu ile Mersin ve 1.523.099 nüfusu ile Şanlıurfa Süper Lig’e takım gönderemeyen en büyük şehirler olarak dikkat çekiyorlar (Bu arada istisnasız bütün şehirlerde kadın-erkek nüfusunun birbirine eşit denebilecek derecede yakın olması bize çok ilginç geldi).
Ülkemizde Süper Lig maçlarını stadda canlı izleyebilen şehirlerdeki toplam nüfus 30.403.089. Bu sayıdan 12.5 milyonluk İstanbul’u çıkardığınızda maç izleme imkanı olanların sayısının nüfusa oranla ne kadar az olduğu daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor.
Haritadaki dağılıma baktığımızda Bank Asya 1.Lig için yapılan “Türkiye’nin gerçek ligi” yakıştırmasının da haklı olduğu görülüyor. Daha düzgün bir dağılım var ve şampiyonluk kovalayan takım sayısı çok daha fazla. Kasımpaşa’nın düşmesi ve Güngören Belediyespor’un çıkması ile ligdeki İstanbul takımı sayısı 3 oldu. Kayseri ve Gaziantep de Süper Lig’deki takım sayısını ikiye çıkarmaya çalışan iki şehir. Bolu ve Karabük’ü de katarsak bu ligde ciddi bir Karadeniz havası hakim. Egeliler de Bank Asya’nın müdavimlerinden. Adana, Bank Asya’da iki takımla temsil edilme şansını Güngören’e kaptırdı. Geçmişin iki efsane takımı Adanaspor ve Adanademirspor toparlanma çabası içinde ama onların da maddi sorunlar ile başı dertte. Adanaspor başkanı Bayram Akgül kararlı, saygın duruşu ve yaptığı olumlu işler ile dikkat çekiyor ki bunun semeresini de almış durumdalar. Adana’da askerlik yaptığım dönemde Gazipaşa’dan geçip stadyuma giden hem Adana hem Adanademirspor taraftarlarının takımlarına ne kadar bağlı olduklarını ve ne kadar renkli bir tribün hareketi oluşturduklarını görme fırsatım olmuştu. Stadyumun şehrin merkezinde olmasından dolayı da hemen hemen her hafta sonu böyle güzel görüntüler oluşuyor. İki takım da Süper Lig’e ziyadesiyle renk katar ama bazı şeyler temenni ile olamıyor maalesef.

Peki özellikle Şırnak ve Zonguldak’ın dikkat çektiği aşağıdaki harita ne ifade ediyor olabilir?
Aslında bu haritadaki şehirler biraz benim kendime göre düşündüğüm kriterlerin boşluklarından faydalandılar. Buradaki şehirlerde en az 1000 kişilik 3 veya daha fazla stadyum var. Parantez içindeki sayılar ise o şehirdeki profesyonel takım sayısını ifade ediyor. Geçtiğimiz yıl 65 olan 3.Lig kulüp sayısı bu yıl 50’ye düşünce Cizrespor gibi bazı takımlar bu azalmadan nasibini almış ve haritada kendine yer bulan Şırnak’ın profesyonel bir takımı kalmamış, Zonguldak da aynı şekilde.
Tribün kapasitesi kabul edilebilir düzeyde olan stadyum sayısı önemli çünkü bu stadyumlarda aynı zamanda amatör lig maçları da oynanıyor. Bu durum da bizlere o şehirdeki altyapı organizasyonu açısından fikir verebilir. Bu altyapı organizasyonlarından genç futbolcular yetiştiği gibi genç teknik adam ve yöneticiler de yetişebiliyor. Kocaelispor başkanı Serhan Gürkan aynı zamanda Amatör Küme takımlarından Çubukluspor’un da başkanlığını yapıyor hatta Çubukluspor’un idmanlarına katılıp bizzat futbol oynadığını da biliyoruz. Bugünlerde aramız bozuk olsa da futbolun temelinden gelen genç bir başkanımız olduğu için şanslıyız. Son kongrede başkanlığa aday olan bir başka isim Sinan Sipahi de uzun zamandır Suadiyespor ile yakın bir ilişki içinde. Kuşkusuz bu örnekleri Türkiye genelinde çoğaltmak mümkün. Haritada nüfus yoğunluğu düşük, dolayısıyla takım sayısı az olan bazı Süper Lig şehirlerini göremiyoruz. İstanbul çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da bir cennet. Ankara, İzmir, Trabzon, Bursa ve Kocaeli de dikkat çeken diğer şehirler. Nüfus çoğaldıkça futbol sevdalısı genç erkek sayısı da doğru orantılı olarak çoğalıyor. Nüfus/stad orantısında en başta gelen şehrin Trabzon olduğunu da söyleyebiliriz. Tam anlamıyla bir futbol şehri ve bunun meyvelerini uzun yıllardır yemeye devam ediyorlar. Ahmet Çakar Trabzon’u, merkezden uzak, üst sıralara oynayan bir sahil şehri olmasından dolayı Fransız Bordeaux takımına benzettiğini söyler. Altyapı anlamında da Bordeaux’dan geri kalmıyorlar. 8 profesyonel takıma sahip İzmir’in 2 takımı Bank Asya’da diğerleri daha alt liglerde. Çalışmanın sonucu İzmir futbolunun Metin Oktay’ı yetiştirdiği günlerden nerelere gerilediğini üzücü bir şekilde ortaya koyuyor.
Diğer ülkelerdeki coğrafi dağılımı merak edenler Bill Turianski’nin sitesini ziyaret edebilirler. Adam hakkında konuştuk o kadar, yazının sonunda hakkını verelim.

Kaynakça:
Billsportsmap
Guardian
TFF
Wikipedia
ADNKS 2007 yılı Nüfus Sayımı Sonuçları

14 Eylül 2008

12 Dev Makine

Fransa maçında muhteşem bir oyun izlemiştik. Sadece Parker bozdu savunmayı, o kadar da olsun. Geçen yıl final oynayan Lakers'ta rotasyona girmeyi başaran, yeri geldiğinde pek de kötü maçlar çıkarmayan Turiaf yokları oynadı. Önümüzdeki hafta Fransa'da oynayacağımız ikinci maçtan da ümitliyim.
Bugün ise Ukrayna ile karşılaştık ve 4/4 yapmayı başardık. Açıkçası 2001 yılından beri bu kadar rahat bir maç izlediğimi hatırlamıyorum. Kerem Gönlüm smaç vurmaktan yoruldu, Kerem Tunçeri müthişti, Sinan Güler yanlış renkte doğmuş inanılmaz atletik inanılmaz süratli, Ender Arslan'ın isabet oranı %100, bütün takım hem savunmada hem hücumda çok üst düzey bir oyun sergiledi. Hido, küçüklerin mahalle maçını dışarıdan izleyen yeri geldiğinde oyuna girip skoru değiştiren abi misali oynadı. İlk çeyrek dışında çok üstün olduğumuz çok keyifli bir maç oldu. Tanjeviç her zaman olduğundan daha sert daha istekli ve en ince ayrıntıya kadar dikkatli bir tavır sergiliyor. Oyuncu değişiklikleri çok yerinde ve oyuna giren çıkanı aratmıyor. İstatistikler dengeli, herşey olması gerektiği gibi. Pas tercihleri, şut tercihleri, savunma düzeni herşey makine düzeninde.
Polonya'daki Eurobasket 2009'a ayaklarımızı yere sağlam basarak ilerliyoruz, kişisel performanslar ve takım oyunu sekteye uğramazsa orada da çok canlar yakarız. Bu takımda henüz Memo'nun olmadığını da hatırlatalım, 2001 ruhunu tekrar yakaladık, hayırlar ola.

UKRAYNA (64): Artem Butskyy 2 (1 asist), Dmytro Zabirchenko 3 (2 ribaund-1 asist), Oleksandr Kolchenko 4 (3 ribaund-2 asist), Sergiy Gladyr, Vladyslav Tonchenko, Olexiy Onufriyev 5 (2 ribaund-1 asist), Rostyslav Kryvych 22 (3 ribaund-4 asist), Serhiy Lishchuk 14 (8 ribaund-3 asist), Maxym Ivshyn 2 (1 ribaund), Andriy Agafonov 7 (5 ribaund-1 asist), Roman Gemunyuk 5 (2 ribaund).



TÜRKİYE (86): Cenk Akyol (2 asist), Sinan Güler 6 (2 ribaund), Engin Atsür 9 (1 ribaund-3 asist), Murat Kaya 3 (1 ribaund), Ersan İlyasova 9 (7 ribaund), Fatih Solak 2 (2 ribaund), Kerem Tunçeri 10 (1 ribaund-1 asist), Oğuz Savaş 6 (1 ribaund-3 asist), Kerem Gönlüm 17 (6 ribaund-2 asist), Ender Arslan 13 (1 asist), Barış Hersek, Hidayet Türkoğlu 11 (6 ribaund).


1. PERİYOT: 16-17
2. PERİYOT: 18-23
3. PERİYOT: 16-27
4. PERİYOT: 14-19

12 Eylül 2008

İlk Rakip Manisa


Türkiye Kupası'nda ikinci kademe kuraları çekildi ve Manisaspor'la eşleştik. Bank Asya'ya müthiş bir başlangıç yaptılar ve yeni kurdukları kadro ile başa güreşecekleri kesin. Bizim takımımızın da daha tam oturmadığı ve maçın Manisa'da oynanacağını hesaba katarsak bizim için zor bir maç olacağını söyleyebiliriz. Türkiye Kupası'nda yıllardır ileri turları göremiyoruz hatta grup sistemi başladığından beri gruplara kalabilmiş değiliz, artık bu yılın bir başlangıç olmasını umuyoruz. Ligin gidişatının nasıl olacağı belli değil, belki kupadan daha ciddi sıkıntılarımız da olabilir ama bir yerlere gelmek istiyorsak her ikisi ile de baş etmeyi bilmeliyiz. Maçlar 24 Eylül tarihinde tek maç üzerinden oynanacak ve kazananlar gruplara kalma şerefine nail olacaklar.

11 Eylül 2008

Lüksemburg'lu Maradona, San Marino'lu Baggio'ya karşı

2010 Dünya Kupası Eleme Grupları sürpriz kelimesinin anlamını yitirdiği maçlara sahne oluyor. Maç oynanmadan kazanılmaz klişesinin boş bir sözden ibaret olmadığını tekrar anlamış oluyoruz. Bu sonuçlar aynı zamanda "Topun da canı var", "Futbol melekleri böyle istedi", "İşte futbol bu yüzden bu kadar popüler" cümleleri sevdalılarını da çok mutlu edecek cinsten.
Arsene Wenger'in milli maçlara bakış açısını biliyoruz. Milli takımlara giden oyuncuların sakat dönmesinden şikayetçi ve milli maçların artık hiçbir amaca hizmet etmediğini düşünüyor. Milli takım kavramının da artık içi boş bir kavram olduğunu ve çoğu takımda devşirme oyuncular yer aldığını söylüyor. Geçtiğimiz günlerde konu ile ilgili bir açıklaması daha vardı, "Maradona Lüksemburg'da doğsaydı asla Dünya Kupası göremeyecekti, o zaman adalet bunun neresinde?" diye soruyordu Wenger. Aynı Lüksemburg dün akşam son yılların en büyük sürprizlerinden birine imza attı ve İsviçre'yi hem de İsviçre'de yenmeyi başardı. Wenger'in açıklamalarını duymuşlar mıdır bilinmez ama -bazı ülkelerde bizim kadar yoğun olmasa da- bütün Dünya'da milli takım futbolcularının farklı bir motivasyon ile oynadıkları bir gerçek. Gecenin sonuçları güç dengelerinin birbirine ne kadar yaklaştığını da açıkça belli ediyor. Bizler belki de Araplar, Ruslar, Amerikalılar tarafından satın alınamayan, birkaç istisna olsa da kendi kültürünü temsil eden oyunculardan oluşan ve dengelerin sadece altyapı çalışmaları ile futbolun özü ile sağlanabileceği milli maçları bu yüzden seviyoruz. Denge bozmak isteyen gençlere yönelir, Birleşik Arap Emirlikleri, ABD, Suudi Arabistan, Katar Milli Takımları da avucunu yalar.

- İlk maçlar : Rota : Ümit Burnu -

1.Grup

İsveç 2 - 1 Macaristan
Arnavutluk 3 - 0 Malta
Portekiz 2 - 3 Danimarka

İsveç ve Arnavutluk fazla zorlanmadan yapmaları gerekeni yaptılar. Konu ile ilgili bir önceki yazımızda Portekiz'in yeni hocası Carlos Queiroz'un ilk ciddi sınavını Danimarka'ya karşı vereceğini söylemiştik. Queiroz ilk maçta kötü not aldı. Aslında oyun olarak baktığımızda kimse Portekiz'den bundan fazlasını bekleyemezdi, rakip takım da tecrübeli oyuncularının yanına Bendtner gibi kaliteli gençleri serpiştirmiş Danimarka, boş bir takım sayılmaz. Portekiz Milli Takımı'nı hiç dominant, Avrupa çapında bir forvet oyuncusu ile hatırlamam. Orta sahalarından, beklerinden, stoperlerinden büyük Dünya yıldızları çıkaran bu ülke bir türlü bitirici vuruşu yapacak sağlam bir adam bulamadı. Bu maçta da aynı dertten muzdariptiler. 86.dakikada Danimarka amatörce yapılan bir hareket sonucu Portekiz'e penaltıyı armağan etti, Portekizliler pozisyonu değerlendirmekle birlikte olur mu canım siz misafirsiniz siz buyrun dediler ve ilki kornerden ikincisi uzaktan bir şut ile iki gol daha bulan Danimarka evine 3 puanla döndü. Bu arada birisinin Nani'ye çok fazla PES 2008 oynadığını hatırlatması lazım, öyle bir takla yok.

Portekiz-Danimarka



İsveç-Macaristan



2.Grup

Moldova 1 - 2 İsrail
Letonya 0 - 2 Yunanistan
İsviçre 1 - 2 Lüksemburg

İsrail'in aldığı galibiyetin öneminin önümüzdeki haftalarda daha net ortaya çıkacağına inanıyorum. Moldova kendi evinde oynadığı ikinci maçı da kaybetmiş olsa da orası gerçekten bir deplasman ve Yunanistan ile İsviçre'yi yıkmak için ellerinden geleni yapacaklar. Yunanistan'da Gekas'ın attığı 2 gol ile gelen galibiyet şimdilik yüzleri güldürüyor ama son gülen iyi gülecek gibi geliyor bana ve o son gülenin Rehhagel olacağına hiç ihtimal vermiyorum.
Lüksemburg ise gecenin en büyük sürprizine imza attı. Aslında bunu ilk defa yapmıyorlar, geçtiğimiz yılki kurban da Belarus'tu, 90+5'de attıkları gol ile aldıkları 3 puan hem 1995 yılından beri aldıkları ilk galibiyet hem de grup maçları boyunca alabildikleri tek puan(lar)dı. O gün golü atan Leweck İsviçre'yi de yıkan adam oldu. İkinci goldeki organizasyona da dikkatinizi çekerim, Lüksemburg bile olsa rakibin küçümsenmesinin nelere mal olabileceğinin bir kanıtı oldu bu maç. Hitzfeld'i daha da zor günler bekliyor. Letonya ve Moldova'nın saygı duyulması gereken takımlar olduğu düşünülürse kelimenin tam anlamıyla "Her maç final havasında" olacak.

İsviçre-Lüksemburg



3.Grup

San Marino 0 - 2 Polonya
Kuzey İrlanda 0 - 0 Çek Cumhuriyeti
Slovenya 2 - 1 Slovakya

Gecenin en renksiz gruplarından birisiydi 3.Grup. Çek Cumhuriyeti, yeni hocası Petr Rada ile çıktığı ilk resmi
maçından beraberlikle ayrılmış oldu. Çeklerin de puan kaybettiğini düşünürsek bu gruptan San Marino hariç kim çıkarsa çıksın çok fazla şaşırmamak gerek.

4.Grup

Rusya 2 - 1 Galler
Azerbaycan 0 - 0 Liechtenstein
Finlandiya 3 - 3 Almanya

Eleme gruplarında kolay kolay fire vermemeleriyle bildiğimiz iki takım da maç gününü puan kaybıyla tamamladı. 3.Grupta bulunan Çek Cumhuriyeti'nin puan kaybından sonra 4.Grupta da Almanya, Finlandiya'dan 3 gol yiyip 1 puan alarak döndü. Euro 2008'den önce bir hazırlık maçımızı Finlandiya ile yapmıştık ve bize karşı çok dikkat çekici bir oyun oynamamışlardı ama Almanya'ya karşı sonuca gitmeyi başardılar.
Rusya da iyi başlayan takımlardan biri. Özellikle Almanya bu şekilde devam ederse bu gruptan lider olarak çıkma şansları da var.

Finlandiya-Almanya


3:3 Finnland vs. Deutschland-Highlights - MyVideo

5.Grup

Türkiye 1 - 1 Belçika
Bosna Hersek 7 - 0 Estonya
İspanya 4 - 0 Ermenistan

Gecenin sürpriz sonuçlarından birine de maalesef biz imza attık ve ilk puan kaybımızı yaşamış olduk. Fikstür güzelliği bulunan İspanya 6 puana ulaştı. Bosna-Hersek ise önümüzdeki ay oynayacağımız maç öncesi 7 gollü bir gözdağı verdi. Estonya'yı 3-2 yenebilen Belçika ile berabere kaldınız ona göre dediler bize.

İspanya-Ermenistan


6.Grup

Kazakistan 1 - 3 Ukrayna
Andorra 1 - 3 Belarus
Hırvatistan 1 - 4 İngiltere

Çok klasik olacak ama İngiltere'nin intikamı acı oldu. Karakolluk maçlar listemizin zirvesine bu maçları yerleştirmiştik . İlk maçın hakkını iki takım da verdi, sonuca İngiltere gitti. Goller, sarı-kırmızı kartlar ve yarılan kafalar ile futbolseverler zevkli bir maç izlemiş oldular. Yine de rövanşta Hırvatlardan ümitliyim, İngilizler yoğurdu soğutmayı öğrenmiş olsalar da 1-4 skoru ciddiyetsizlik için fazlasıyla yeterli.
Ukrayna ise ikide iki yapmayı başardı. Hırvatistan ve İngiltere ile karşılaşmadan önce toplayabilecekleri kadar puan toplama gayreti içindeler.

Hırvatistan-İngiltere



7.Grup

Faroe Adaları 0 - 1 Romanya
Litvanya 2 - 0 Avusturya
Fransa 2 - 1 Sırbistan

Avusturya'nın gazı bir maçlıkmış ya da can yakmaları iç sahaya bırakalım tadı çıksın diyorlar. Litvanya ise Romanya galibiyeti ile gruptaki her takıma kafa tutma potansiyeli olduğunu göstermişti, bu maçla birlikte perçinlemiş oldu.
Fransa'nın uzun zamandır olduğu gibi tadı yok. Eski günlerinden çok uzaklarda olan Sırbistan'ı yenerken de zorlandılar.
Romanya ise Faroe Adaları tatilinden ancak bir gol ile dönebildi. Maçlar başlamadan önce grubun açık ara favorisi gibi görünen iki takım Fransa ve Romanya'nın bu kötü gidişi grubu çok renkli bir hale getirebilir. Bu arada Domenech takım galip iken bağırıyormuş, yeni gördüm.

Fransa-Sırbistan



Litvanya 1-0 Avusturya



Litvanya 2-0 Avusturya



8.Grup

Karadağ 0 - 0 İrlanda Cumhuriyeti
İtalya 2 - 0 Gürcistan

Karadağ dikkat edilmesi gereken bir takım olduğunun sinyallerini ikinci maçında da verdi. Trapattoni'nin İrlanda'sı bir puanla yetinmek zorunda kaldı.
İtalya ise zorlu Rum Kesimi maçından sonra ikinci maçta da şov yaptı sayılmaz. Şimdilik sonuca ulaşalım yeter tadında takılıyorlar.

İtalya-Gürcistan



9.Grup

İzlanda 1 - 2 İskoçya
Makedonya 1 - 2 Hollanda

İlk maçta Norveç'ten beraberlikle dönmeyi başaran İzlanda, ikinci maçında İskoçya'ya karşı koyamadı. İskoçların ilk galibiyeti.
Makedonya'nın Hollanda'ya daha fazla direneceğini bekliyordum ama ne önceki yıllardaki başarılarını tekrar edebildiler ne de İskoçya karşısındaki oyunu sergileyebildilier. Hollanda gruptan rahat çıkacak gibi görünüyor, şimdilik...

Makedonya-Hollanda

Çifte Kavrulamadı


Basketbolcularımız Parker dışında kimseyi oynatmayıp Fransa’yı yenmeyi başardıklarında başlığı bile düşünmüştüm. Çifte kavruldu olacaktı ama olamadı. Belçika’nın dikkat edilmesi gereken bir takım olduğu açıktı ama bizim bu kadar kötü olacağımızı sanırım kimse beklemiyordu. 1.dakikadan federasyonun saçmalığı ile başladı zaten olay. Yine İstanbul’da fahiş fiyatlara satılan daha doğrusu sponsorlara dağıtılan biletler ve tribünlerde binlerle ifade edilen “seyirciler”. Sahaya maçı TV karşısında izleyen bizlerden çok da farklı bir etki etmediler. Bu şartlarda maça başlayan oyuncularımız ununu elemiş eleğini asmış havasındaydılar. Emre ve Arda haricinde ekstra bir performans göremediğimiz gibi çoğu oyuncumuz potansiyelinin altında oynadı. İlk defa milli olan Çağlar soldan açık vermeyeyim de ihale bana kalmasın mantığı ile bitirdi maçı. Oysa ilk yarı ileri çıkışlarında umut vaat eden bir sol bek havası çiziyordu. Maç devam ettikçe iyiye gitmesi gerekirken mağlubiyetin verdiği gerginlik ile ezildi ama açıkçası Hakan Balta’dan daha kötü olduğunu söyleyemeyiz. Hücum oyuncularımız orta sahadan beslenememenin sıkıntısını maç boyu yaşadılar. Göbekten sadece bir ara pas atıldı onu da Belçika savunması Halil’in önünden almayı başardı. Tarafsız bir gözle izliyor olsaydım ilk yarım saatin sonunda televizyonu kapatırdım. Belçika’nın ilk şutu 28.dakikada geldi ve Volkan’ı görmüş olduk. Bizim Belçika kalecisi Stijnen’i ilk defa yere yatırabildiğimiz şutumuz ise 35.dakikada Semih’in kafa vuruşu ile geldi. Kısacası genç Belçika bizi uyutmayı çok güzel becerdi ve o kalabalık savunma kilidini bir türlü açamadık. Milli Takım’ın güçlü rakipler karşısında başarılı olduğu ama favori çıktığı maçlarda ya savunmayı açacak yaratıcılığa sahip oyuncularımız olmamasından ya da rakibi küçümsediğimizden dolayı başarısız olduğumuz gerçeğine bir kez daha şahit olduk. Fatih hocamız da bizi bir kez daha kandırdı, « kazanma alışkanlığı » henüz kazanabildiğimiz bir alışkanlık değil ama kendisinin rakip hoca ve 4.hakemle dalaşma alışkanlığı aynen devam ediyor. Önümüzdeki maçlarda aynı agresifliği oyunculara da aktarmasını diliyorum.
Yine Fatih Terim’in dediği gibi kafalar hala Euro 2008’de, sanırım bizim için de aynı şey geçerli ki tüm maçlarımızı güle oynaya kazanalım istiyoruz ama bu gece alınan sonuçlar Euro 2008 katılımcıları için tam bir rezalet. Almanya’nın Finlandiya’yı, Portekiz’in evinde Danimarka’yı, İsviçre’nin evinde Lüksemburg’u -ki gecenin en büyük sürprizi-, Hırvatların yine evinde İngilizleri yenemediği bir gece yaşadık.
Bu sonuçla bir kez daha gördük ki onları yenmiş olsak bile genel anlamda biz asla Çek Cumhuriyeti ciddiyeti ve disiplinine sahip bir takım olamayacağız. Bu elemelerde de Ajda Pekkan moduna devam, gerginlik alışkanlığı kazandık, haydi hayırlısı.

10 Eylül 2008

Karakolluk


Dünya Kupası eleme grupları Avrupa ayağında bazı gruplar eski dostları tekrar bir araya getirdi. Sizinle görülecek bir hesabımız var diyenler (Bkz.İngiltere) durumdan hoşnut, can yakanlar kendilerine güvenli, aynı tarifeyi uygularız havasındalar. Daha önce yakın zamanda karşılaşmamış olsalar da renkli maçlar çıkarması muhtemel takımlar da mevcut. Bizim İspanya maçlarımız da bu kategoriye giriyor. Tansiyonun tepeye vuracağı maçlardan bazıları şöyle;

1.Grup
İsveç-Danimarka

Tarih : 2 Haziran 2007
Kopenhag'da Danimarka ve İsveç karşılaşıyorlar. Maçın hakemi Alman Herbert Fandel. İsveç henüz 26. dakikada 3-0 sonucunu yakalamış, Danimarkalılar sinirli ama o dakikadan sonra bir Danimarka fırtınası başlıyor ve 75.dakikada Andreasen'in golüyle skor 3-3 oluyor. Danimarka bir gol daha bulup hem Euro 2008 yolunda bir avantaj elde etmek hem de tarihe geçecek bir geri dönüşe imza atmak istiyor. Dakikalar 88'i gösterdiğinde topsuz alanda Poulsen Rosenberg'e kroşeyi indiriyor ve ortalık karışıyor. Herbert Fandel anında kırmızıyı yapıştırıyor Poulsen'e. Danimarka tribünleri hem şaşkın hem köpürmüş durumda. Genelde soğukkanlılıklarıyla bilinen İskandinavlar yeri geldiğinde Karadenizli olabileceklerini kanıtlıyorlar (Bir teori der ki İskandinavlar Türkler ile aynı soyacağından gelmektedirler). En sonunda bir taraftar dayanamıyor ve sahaya girip Fandel'e kroşe öyle olmaz böyle olur diyor, amacına tam ulaşamamış olsa da Alman hakem tacize seyirci kalmıyor ve maçı tatil ediyor. Sonuç, maç hükmen 0-3 İsveç'in oluyor, Danimarka Futbol Federasyonu'na 60.000 € para, bir maç seyircisiz, üç maç da Kopenhag'dan 250 km uzakta oynama cezası. Danimarkalılar Midyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan oluyorlar. Hem ceza alıyorlar hem de Euro 2008 hayalleri sekteye uğruyor. Bu olay Danimarkalılar için kolay unutulur cinsten değil. Tarihlerinde Kalmar Birliği adı altında birleşip ayrılan, Baltık Denizi egemenliği için savaşan bu iki ülke için yeni arena futbol sahası, hem uzak hem yakın tarih anlamında tansiyonun tepeye vuracağı maçlar oynayacaklar.

Maç tarihleri :
Danimarka - İsveç 10 Ekim 2009
İsveç - Danimarka 6 Haziran 2009


2.Grup
İsrail-İsviçre

2006 Dünya Kupası Elemeleri 4.Grup
İsrail ve İsviçre yine aynı grupta. İsrail'de oynanan maç bu yıl olduğu gibi 2-2 sonuçlanıyor. İsviçre'deki maç ise 1-1. İkili averajları eşit olan bu iki takım grubu 18 er puanla tamamlıyorlar. 4 er galibiyet 6 şar beraberlik. Fransa ile birlikte üç takım grubu namağlup tamamlıyor. Fransızların güçlü takım balı var, 5 galibiyet 5 beraberlik ile 2 puan farkla lider olmayı ve Dünya Kupası'na direk gitmeyi başarıyorlar. İsviçre ise +11 averajı ile play-off oynama hakkı elde ediyor. İsrail'in averajı +5. Başka bir deyişle Kıbrıs Rum Kesimi ve Faroe Adaları grubun kaderini belirliyor. İsrail'in son yıllarda büyük bir turnuvaya katılabilmek için yakaladığı en büyük fırsat bu ama son maçta Faroe Adaları'nı ancak 2-1 yenebiliyorlar. Play-off oynayan İsviçre bizim de başımıza bela oluyor ve Dünya Kupası'na katılıyor. İsrailliler için büyük bir hayal kırıklığı ve ellerinde 2005 yılının öcünü alabilmek için bir fırsat daha var. İlkini kullanamamış olsalar da ikinci maça farklı bir motivasyon ile çıkacakları kesin.

Maç tarihi:
İsviçre-İsrail 14 Ekim 2009

3.Grup
Polonya-Kuzey İrlanda

2006 Dünya Kupası Elemeleri 4.Grup
Kaderin tekrar birleştirdiği iki takım arasında oynanan maçların ikisini de Polonya kazanıyor. Belfast'taki maç 0-3, Varşova'da 1-0. Polonya grubu güle oynaya ikinci tamamlıyor. Lider İngiltere ile aralarında sadece bir puan var. Kuzey İrlanda ise sadece 9 puan toplayabiliyor. Euro 2008 elemelerinde ise çok farklı bir Kuzey İrlanda var. Katılmayı başaramamış olsalar da bu kez 20 puana çıkıyorlar ve bu eleme grubunda Polonya'ya kolay teslim olmayacak gibiler. İki takım da kötü başladı. Bu durum da maçları daha zevkli hale getirecek unsurlardan birisi.

Maç tarihleri:
Kuzey İrlanda-Polonya 28 Mart 2009
Polonya-Kuzey İrlanda 5 Eylül 2009

5.Grup
Türkiye-İspanya

1954 yılında deplasmanda 4-1 yenilip, içerde 1-0 kazandığımız maçlar sonrası statü gereği üçüncü maç tarafsız sahada Roma Olimpiyat Stadı'nda oynandı. 2-2 biten maçın sonucunda Franco'nun yaptığı para atışı tarihimizde ilk kez Dünya Kupası'na katılacağımızı müjdeliyordu. Euro 2008 şampiyonu ve üçüncüsünü aynı gruba düşüren kader utansın. Farklı dallardan geldiğimiz için final öncesi karşılaşma şansımız yoktu. Maçlardan sonra iyi ki çeyrek finalde karşılaşmadık da, keşke yarı final de karşılaşsaydık da diyebiliriz. Bildiğimiz bir gerçek var ki bütün Avrupa'nın gözü bu maçlarda olacak. İspanya fazla rast geldiğimiz bir rakip değil. Son resmi maç 31 Mayıs 1967 tarihinde İspanya'da, 2-0 mağlup olmuşuz, son maç ise hazırlık maçı, 17 Ekim 1973 tarihinde İnönü Stadı'nda oynanmış ve 0-0 sonuçlanmış.

Maç tarihleri:
İspanya-Türkiye 28 Mart 2009
Türkiye-İspanya 1 Nisan 2009 (1 Nisan?)

6.Grup
İngiltere-Hırvatistan

Tarih : 21 Kasım 2007
Anıları çok taze. Euro 2008 eleme grubu son maçında İngiltere'ye beraberlik bile yetecekti. Wembley Stadyum'undaki muhteşem atmosfer başka bir sonuca yer vermeyecek gibi görünüyordu. Meşhur sözümüzdür "Bu maçı taraftar alır". Alamadı. Hırvatistan İngilizlere hayatları boyunca unutamayacakları bir tokat atmıştı üstelik maçı bir farkla kaybetseler bile grubu lider tamamlayacaklardı. İngilizler olayı kişisel algıladılar. Hırvatistan'ı elediğimizde Guardian'da yazılan nefret dolu yorumlar Bilic'e bakış açılarının en açık göstergesi. Konu ile ilgili en çok konuşan kişi ise Manchester City'den Tottenham'a transfer olan Vedran Corluka. "Önceki maçta İngilizler bizi ciddiye almamışlardı, bu sefer yoğurdu deep-freeze uygulayıp yiyeceklerdir" demiş daha doğrusu bu anlamda bir kelam etmiş. Sanırım birisinin kendisine Alpay vakasını hatırlatması gerek.

Maç tarihleri:

Hırvatistan-İngiltere 10 Eylül 2008
İngiltere-Hırvatistan 9 Eylül 2009 (09/09/09 Düğün tarihi gibi)



9.Grup
Hollanda-Makedonya

2006 Dünya Kupası Elemeleri 1.Grup
Hollanda grubu 10 galibiyet 2 beraberlikle lider tamamlamıştı. Çek Cumhuriyeti'ni bile içeride dışarıda yenmeyi başaran Hollanda'nın önüne taş koyan tek takım Makedonya olmuştu. Üsküp'te oynanan maç 2-2, Amsterdam'daki rövanş 0-0 sonuçlandı. Gruba İskoçya galibiyeti ile başlayan Makedonya'nın Hollanda karşısında yine sürpriz kovalayacağı açık. Hollanda ise Van Basten sonrası Bert van Marwijk ile Euro 2008 hayal kırıklığına bir yenisini eklemek istemeyecek, bu maçlar da izlemeye değer kategorisinde.

Maç tarihleri:

Makedonya-Hollanda 10 Eylül 2008
Hollanda-Makedonya 1 Nisan 2009

07 Eylül 2008

Rota : Ümit burnu

2010 Dünya Kupası'na giden yolda tüm Dünya'da eleme grubu maçları başladı ya da devam ediyor. Biz iyi başladık ama bizim kadar şanslı olmayan ülkeler de var. Dün gecenin en büyük sürprizleri sırasıyla Avusturya, Litvanya, Karadağ, İzlanda ve Makedonya'dan geldi. Görüldüğü üzere bütün eleme grubu maçları sürprize çok müsait ve sürpriz kovalayanlar dışında iddaa için pek mantıklı tercihler sayılmazlar.


1. GRUP

Arnavutluk 0 - 0 İsveç
Macaristan 0 - 0 Danimarka
Malta 0 - 4 Portekiz

Arnavutluk maçında İsveç'in biraz daha şanslı görüldüğü söylenebilirdi ama kendi sahasında her zaman sürpriz yapmaya müsait olan Arnavutlar İsveçlilere kolay bir galibiyet imkanı vermediler.
Danimarka eski günlerini mumla arıyor, bir dönem toparlanır gibi oldular ama hala 1992'den çok uzaktalar, Laudrup tarzı yıldızlar da eskisi gibi yetişmiyor. Yine de Arsenal'li genç oyuncu Nicklas Bendtner gibi güvenebilecekleri isimleri var ve grup ikinciliği için fazlasıyla şanslılar. Euro 2008 elemelerinde eşleştikleri İsveç'le yine aynı gruptalar, Herbert Fandel tarafından bir taraftarın sahaya girmesinden dolayı ertelenen ve hükmen 3-0 İsveç'in galibiyetiyle sonuçlanan maçın rövanşı oldukça sert geçebilir.
Portekiz'de 5 yıllık Scolari döneminin ardından göreve Carlos Queiroz getirildi ve şanslıymış ki ilk maçlarında Malta ile karşılaştılar. 1.grupta, Euro 2008 elemelerinde Polonya'ya karşı zorlanan Portekiz'in başını ağrıtacak iki takım daha var. Queiroz asıl sınavlarını İsveç ve Danimarka'ya karşı verecek. İlk büyük sınavı çarşamba günü Lizbon'da Danimarka'ya karşı.


2. GRUP

Moldova 1 - 2 Letonya
İsrail 2 - 2 İsviçre
Lüksemburg 0 - 3 Yunanistan

Moldova geçen elemelerdeki belalılarımızdan biri. Ümit Karan'ın müthiş kafa golü ile ancak beraberliği kurtarabilmiştik. Diğerinin farkı mı var? En iyi Şenol Güneş bilir Letonya'yı. İki belalımızdan büyük olanı deplasmanda galip gelmeyi bilmiş.
Euro 2008 sonrası teknik direktörlük görevine Ottmar Hitzfeld'i getiren İsviçre için iyi bir başlangıç sayılabilir. Euro 2008 eleme gruplarında Hırvatistan, İngiltere ve Rusya ile eşleşmiş olan İsrail o grubu karıştırmayı başarmıştı, bu grup için de çantada keklik sayılmazlar hatta tam aksine Yunanistan ve İsviçre'nin tam dişlerine göre olduğunu söyleyebiliriz. Beraberliği 90.dakikada kurtarmış olsalar da EPL tecrübesine sahip Ben Haim, Tamir Cohen, Yossi Benayoun ve Ben Sahar gibi oyuncuları ile dikkat edilmesi gereken bir takım haline geldiler ve artık bir Dünya Kupası görmek istiyorlar. Şimdilik bir fantezi olsa da 2018 Dünya Kupası'na talip olduklarından da bahsetmiştik. Ortadoğudaki rakipleri Katar çok daha akla yatkın bir tercih tabii ki.
Yunanistan ise Euro 2008 hayal kırıklığının ardından kolay bir başlangıç yaptı. Hala Basinas'lar ile takım kuran Rehhagel bir tokat da İsrail ve İsviçre'den yiyebilir.


3. GRUP

Polonya 1 - 1 Slovenya
Slovakya 2 - 1 Kuzey İrlanda

Beraberliğin Slovenya için büyük bir başarı olduğunu söyleyebiliriz çünkü Polonya eleme gruplarında her zaman başarılı olan takımlardan biri. Slovakya için de önemli bir galibiyet, Kuzey İrlanda Euro 2008 elemelerinde Danimarka ile aynı puanı toplamış ama İspanya ve İsveç'in gerisinde kalmıştı, bu sefer daha fazlasını hedefledikleri kesin. 13 gol ile Euro 2008 eleme grupları gol kralı olan David Healy'nin de Kuzey İrlanda'nın en büyük kozlarından biri olduğunu hatırlatalım.
Bu grubun en büyük favorisi Çek Cumhuriyeti ilk maç gününü boş geçti. İstatistiklere bakarsak grupta Çeklerin birinci, Polonya'nın ikinci olması en kuvvetli ihtimal ama futbol hangi istatistiği kabul etmiş ki?


4. GRUP

Galler 1 - 0 Azerbaycan
Liechtenstein 0 - 6 Almanya

4.grup Almanya için birinci belli ikinci kim grubu. Her zaman olduğu gibi rahat çıkacaklardır. İkincilik karakolluk gibi görünüyor. Euro 2008 gruplarında Portekiz'e içeride dışarıda yenilmeyen ve sadece 3 puan gerisinde kalan Finlandiya, Arshavin'li, Pavlyuchenko'lu, Pogrebnyak'lı en önemlisi Hiddink'li Rusya ve ne olursa olsun  Ada Kültürü'ne sahip Galler, üstlerine bir de kendi evinde tam bir deplasman havası veren Azerbaycan. Almanya ve Lihtenştayn dışındaki tüm takımlar için sürprizlere gebe bir grup.


5. GRUP

Ermenistan 0 - 2 Türkiye
Belçika 3 - 2 Estonya
İspanya 1 - 0 Bosna Hersek

Belçika ilk iki adaylarının zayıf halkası gibi görünüyor ama Olimpiyatlardaki başarılı gençlerini göz ardı etmek büyük hata olur. Tabi evlerinde Estonya'dan iki gol yemiş olmaları da bizim için iyiye işaret. Aragones sonrası Del Bosque'yi göreve getiren İspanya'da büyük bir değişiklik olacağını sanmam. Türkiye-İspanya maçları grubun kaderini belirleyecek. Bosna Hersek'e dikkat etmemiz gerektiği zaten tecrübeyle sabit. Ermenistan da bundan sonra bize çalışacak. Şimdilik umutluyuz, umarım teknik kadro ve futbolcularımız da geçen yıl dökülen ecel terlerini unutmamışlardır.


6. GRUP

Ukrayna 1 - 0 Belarus
Andorra 0 - 2 İngiltere
Hırvatistan 3 - 0 Kazakistan

Ukrayna futbolu eski günlerine dönüş sinyalleri veriyor. Şampiyonlar Ligi'ne iki takımla girmeyi başardılar. 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası ev sahiplerinden biri olacak olmaları da onlara gaz veren bir başka unsur. Büyük yıldızları oynamamış olsa da hazırlık maçında Arjantin ile berabere kalmayı başaran Belarus'u yenmiş olmaları başlangıç için iyi bir sonuç.
İngilizler bu kez işlerini şansa bırakmak istemiyorlar ama paranın gücüne de karşı koyamadıkları bir gerçek. Dünya'nın dört bir yanından kulüplerini satın alan ultra zenginler kadrolarını yabancı oyuncular ile şişirmeye devam ediyorlar ve bu yıl EPL'ye giriş yapan 137 oyuncunun 102 tanesi İngiliz değil, yine kaşınıyorlar bakalım Capello bu çıkmaza ilaç olabilecek mi?
Hırvatistan yine İngiltere ile aynı grupta. İngilizler intikam naraları atarken bir yandan da kaleyi içten fethetme çabası içindeler. İngiliz gazetelerinde her gün Biliç'in West Ham'ın başına geçeceğine dair farklı bir haber çıkıyor ama Biliç'in açıklaması net "Hiçbir yere gitmiyorum". Bu ikili kapışırken aradan Ukrayna sıyrılırsa da şaşırmayalım.


7. GRUP

Romanya 0 - 3 Litvanya
Sırbistan 2 - 0 Faroe Adaları
Avusturya 3 - 1 Fransa

Romanya'da Mutu'nun İtalya'ya kaçırdığı penaltının şoku sürüyor sanırım. O penaltı kaçtıktan sonra Romanya oyundan düşmüş diğer maçta da Hollanda'ya karşı ne Fransa ne de İtalya maçındaki direnci gösterememişlerdi. Litvanya'nın başta ilk golü olmak üzere tüm golleri görülmeye değer. İlk golde Sampdoria'lı Stankevicius uzak mesafeden örümceği almış, zaten Lobont'a o mesafeden başka türlü gol atmak çok kolay değil. Kaunas etkisi ile kendilerine olan güveni artan Litvanyalılar grupta her an herşeyi yapabilecek kapasitede olduklarını gösterdiler.
Sırbistan Faroe Adaları'na karşı biri kendi kalelerine diğeri de Zigic'le 87. dakikada olmak üzere sadece iki golde kaldı. Avusturya'nın bile biz de varız dediği bir grupta işleri hiç kolay olmayacak. Karadağ'ın ayrılmasının etkisi de yok değil.
Ve Fransa, Domenech'in sol kulağı çınlamaya devam ediyor. Maçın asıl kahramanı Roma'lı Mexes. İki gol yan toptan bir gol de köşe vuruşu sırasında Mexes tarafından yapılan bir faulle gelen penaltıdan. Özellikle ilk gol Kuyt'ın Euro 2008'de attığı golün kopyası gibi. O maçtaki konu mankeni yanlış hatırlamıyorsam Malouda'ydı. Top kaleye girip gol olmuş, Kuyt sevinmeye başlamış ama Malouda hala markaja devam ediyordu. Aynı olay Mexes'in başına geldi, Janko biraz daha kasmış olsa topla birlikte Mexes'i de sokacaktı kaleye. Domenech'in markaj anlayışı 80'li yıllarda bizim uyguladığımız taktiğe benziyor "Oğlum yapış adama o nereye sen oraya, tuvalete gitse bile bırakmayacaksın, bırak topu gol olsa da olur". Maç görüntülerini izlerken Euro 2008 anılarımız tazeleniyor sanırım aynı şey Fransızlar için de geçerli.  Brückner'in göreve gelmesi ile Avusturya'dan bir parça farklı bir takım bekleniyordu ama bu kadarı da fazla. Onun asıl işi altyapıyı derleyip toparlamasıydı ama fazla bonus göz çıkarmaz mutlaka.


8. GRUP
Gürcistan 1 - 2 İrlanda Cumhuriyeti
Karadağ 2 - 2 Bulgaristan
Kıbrıs Rum Kesimi 1 - 2 İtalya

Gürcistan renksiz, tatsız tuzsuz bir takım hüviyetinde devam ediyor yoluna. İrlanda Keane'li kadrosu ile sürprizlere çok açık. Euro 2008 gruplarında İskoçya İtalya'nın başına dert olmuştu, bu kez İrlandalılar aynı role talipler. Trapattoni de İrlanda için çok önemli bir artı. Hiddink'in Hollanda'ya yaptığını İtalya'ya tattırmak isteyecektir, bu karşılaşmaları Lippi'yi tahttan indirmenin bir yolu olarak da görebilir.
Eski Yugoslavya bölüne bölüne bitemedi. Son parça Karadağ ve onlar da o verimli toprakların spor kültüründen nasiplerini almışlar. Yeni kadroda Kayserisporlu Puroviç, Romalı Vucinic, Fiorentinalı Jovetiç, Sporting Lizbon'lu Vukceviç ve Ankarasporlu Batak gibi isimler var. Bir kez daha bölünseler yine ortaya kalbur üstü bir takım çıkacağına eminim. Tehlikeli olabileceklerini ilk maçtan gösterdiler zaten. Petrov'lu, Berbatov'lu Bulgaristan 1 puanı 90.dakikada kurtarabildi.
Kaunas-Litvanya etkisini Rum Kesimi'nde de Anorthosis olarak görüyoruz. İtalyanlara korkulu anlar yaşattılar ki geçmişte aynısını İspanyollara da yapmışıkları vardır hem de sonuca ulaşmayı bilerek. Gruba renk katacak takımlardan biri olabilirler. İtalya galibiyeti 90.dakikada kurtarabildi ama bence çok önemli değil çünkü İtalyanlar bizim gibidir, bütün sınavlara son gün çalışırlar. İte kaka da olsa bu gruptan çıkacaklardır. İkincilik için geriye kalan bütün takımlar şanslı, artık bu şansı hangisi kullanabilirse.


9. GRUP

Makedonya 1 - 0 İskoçya
Norveç 2 - 2 İzlanda

Makedonya'nın yendiği İskoçya hiç de küçümsenecek bir takım değil. Euro 2008'de göremediysek tek nedeni İtalyan Anzer Balıdır. Dolayısıyla Makedonya bu galibiyet ile önemli bir adım atmış oldu ki onlarında geçmişinde bir İngiltere sürprizi mevcuttur hem de İngiltere'de. Golü atan Naumoski'nin adı itibariyle hepimize sempatik geldiğine eminim. Tabi bu başarıyı sürekli kılmak gerek, Makedonların nefes kapasitesini de ileride göreceğiz.
Norveç'i nasıl yendiysek sanırım hala etkisindeler. Litmanen ve Gudjohnsen Avrupa'daki nev-i şahsına münhasır iki oyuncu ama Milli Takımlarına -yalnız kalıyor olmaları da çok etkili olmakla birlikte- çok büyük bir etki edemiyor oldukları da bir gerçek. 30 yaşındaki Gudjohnsen Barça'da bulamadığı forma şansını Milli Takımı'nda telafi ediyor, gollerin biri ondan geldi.
5 takımlı bu grupta da Hollanda arkası ikincilik herkese açık, zayıf gibi görünen Makedonya ve İzlanda da bu form grafiği ile tarihe geçebilirler.

Related Posts with Thumbnails