18 Eylül 2009

Çocuklar İnanın, İnanın Çocuklar!


Yaşanan onca saçmalıktan sonra sezonu Adanaspor maçı ile açtık. Yeni yönetim iyi niyetli gibi görünse de feleğin çemberinden geçmiş durumda olan bizler için hala soru işaretleri ile dolu. Yoğurdu üfleyerek yememiz gerektiği için bizlere yaranmaları biraz zaman alacak ki ellerinde olan veya olmayan nedenlerle lisans ücretlerini yetiştirememiş olmaları ilk intibanın olumsuz olmasına neden oldu bile.
Serdar Topraktepe ve Cem Sinan Vergül dışında sahada görmeye alışkın olmadığımız isimlerden kurulu takımımızı izlemek içimizi burmadı değil. 91 kim? 33 kim? Harun..Harun kim? Şeklinde devam eden sohbetler, sahada 11 tane gencecik futbolcu var, üstlerinde de Kocaelispor forması var, dahasını neyleyim? diyerek son buldu.
Açıkçası savunmanın göbeğinde Cem Sinan ile birlikte görev yapan ve daha önce bir kaç maç tecrübesi de olan Emirhan, yine geçtiğimiz sezon bir kaç maçta görev yaptığı için bildiğimiz sağ açığımız Uğur Daşdemir, yine geçtiğimiz sezon sadece Hacettepe maçında görev yaptığını hatırladığım kalecimiz Metin Erol ve geçtiğimiz yıllardaki görüntüsünü mumla aratan Hamza dışında hiçbir gencimiz hakkında bilgi sahibi değilim. Saydığım isimler dışında herhangi bir ismin ön plana çıktığını da söyleyemeyeceğim. PAF Ligini 14.sırada bitiren bir takımın oyuncularına direk Bank Asya'da forma verilince sudan çıkmış balığa dönmeleri de gayet doğal ki rakiplerine uyum sağlamaları gibi bir beklentimiz de yok.
Buna rağmen bacaklarına kramp girinceye kadar mücadele etmeleri iyi niyetlerinin ve ellerine geçen bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeye çalıştıklarının en önemli göstergesi. Hiç alışkın olmadığımız şekilde iç sahada bile beraberliğe oynayan bir takım haline gelmiş olmamız bizler için çok üzücü olsa da şimdilik ne kadar ekmek o kadar köfte edebiyatı ile yetinmek durumundayız.
4 maçta toplanan 3 puan bu kadro için başarı bile sayılabilir. Tam acemilik dönemlerine denk gelen ve sadece tek devresine katlanabildiğim Bucaspor maçını saymazsak Hacettepe ve Adanaspor'dan puan almak, hele ligin kalburüstü takımlarından Boluspor'dan Bolu'dan puan ile dönmek sevindirici sayılabilir. Alınan bu puanlar gençlerimizin kendilerine olan güvenlerini kazanmalarına da yardımcı oluyor.
Ocak ayı transfer döneminde lisans sorunu çözülecek. O zamana kadar iyi niyetle görev yapacak olan gençlerimiz -pek tabi aralarından bazıları kendilerini gösterebilirse kalıcı olabilirler- için hedef 15-17 puan civarı gibi görülüyor. Bu kadar kötü bir dönemde bununla yetinmemiz gerekecek. Ocak ayı sonrasında da sprinte başlamamız lazım. Bugüne kadar izlediğimiz kadarıyla bir kaç takım hariç çok zorlanacağımızı sanmıyorum ama bugüne kadar bana futbolun adaleti olduğunu söyleyen de olmadı, bekleyip göreceğiz.
Her zaman savunduğumuz bu takım başarılı bir dönem geçirse İsmetpaşa yeterli olmaz düsturu bu maçta da kendisini gösterdi. Mevcut şartlarda bile maratonun ve kale arkasının dörtte üçünün dolmuş olması ve desteğin sanki sahada Messiler, Ronaldolar varmış gibi olması bu şehrin futbolu, Kocaelispor'u ne kadar sevdiğinin, ne kadar sahip çıktığının ciddi bir göstergesi. Tabii bu sahip çıkışın elinde sosyal, politik veya maddi gücü olan kesimlerden gelmesi en büyük dileğimiz. Umarım yeni yönetim şehrin güvenini kazanır ve bu dileğimiz de gerçekleşir.
Fotoğraf halimizi en güzel şekilde özetliyor. Sahaya çıkanlar, tribünde olanlar bir olmuşuz tek bir hedefte yürüyoruz. Güzel günler görecek miyiz? Güneşli günler? Zaman zaman zaman...  

Ömer Buğdaycı


Açıkçası varlığından haberdar olduğumuz bir gencimiz değildi. 2007 yılında Diyarbakır'dan Kocaelispor'un seçmelerine katılmış ve beğenilmiş. 2 yıldır Süper Genç takımımızda forma giyiyormuş ve tesislerde kalıyormuş. Ne acı ki varlığını Diyarbakır'da bir kan davası sonucu öldürülmesi ile öğrenmiş olduk.
Rivayete göre Ömer'in ailesinin kan davalı oldukları aileye kan parası ödemeleri gerekiyormuş, bu para ödenmediği için de Ömer'in canına kıymışlar. 2009 yılında güzel ülkemde insan canının hala maddi bir değeri var. Neresi olursa olsun ucu bir yerlere geliyor işte ki gelmese ne yazar? Töre cinayetleri, mal gibi alınıp satılan kız çocukları vs vs.. Birileri açılımlarla uğraşırken kapanan gencecik hayatlar oluyor, ne yazık...


21 Ağustos 2009

Nerem Doğru ki?


Sadece ilgilenenlerin bildiği, ilgilenmeyenlerin de bir süre daha ilgisiz kalmalarının çok daha hayırlı olacağı kadar kötü günler geçiren Körfezimiz yeni sezona İzmir'de Bucaspor maçı ile başlayacak.
İki yıl önce Bank Asya'dan Süper Lig'e çıkışımızı müjdeleyen Altay maçının oynandığı o güzel (ve sıcak) İzmir günü hala hafızalarımızda tatlı bir anı olarak duruyor.
Hayatının 16 yıl+10 ayını Kocaeli'de 10 yılını İzmir'de, bu 10 yılın da 9 yılını Buca'da geçirmiş olan benim için çok ilginç bir maç olacak. Beynime çok küçük yaşlarımdan beri Kocaelispor nakışı işlenmiş olduğu için kalbim beraberlikten yana gibi bir ifade kullanma niyetinde değilim. Daha önce de belirttiğim gibi Buca'da yaşadığım 9 yıl içinde ne bir Bucaspor maçına gitmişliğim ne de tek bir Bucasporlu ile tanışıklığım var ama her daim şu takım daha yukarılara çıksa da Buca'da oynanacak daha kaliteli maçları takip etsem diye düşünüyordum. Meğer benim gitmemi bekliyorlarmış. Ben İzmir'de iken başlanan yeni stad inşaatı tamamlanmış ve "Yeni Buca Stadı" gibi özensiz bir isimle faaliyete geçmiş. Takımın bu yıl Bank Asya'ya çıkmış olması zaten başlı başına büyük bir adım ama yıllardan beri gayet bilinçli bir altyapı çalışması içinde olan ve belediye imkanlarını kullanmayı bilen Bucaspor yönetim(ler)i bununla da yetinecekmiş gibi görünmüyor. Yine daha önce belirttiğim üzere Bucaspor en dış kulvardan gelip adları İzmir ile özdeşleşmiş olan Karşıyaka, Altay, Göztepe gibi takımları gölgesinde bırakırsa hiç şaşırmam.
Umuyorum ki Bucaspor'un benim beklediğim bu çıkışı bizim maçımız ile başlamaz. Federasyona olan borcunu yatıramadığından yeni oyuncu transferi yapamayan ve genç takımdan 12 oyuncuyu profesyonel yapıp 18 kişilik kadrosunu ancak oluşturabilen Körfezimiz "formanın da bir ağırlığı var" söylemini doğrulayıp bizi mutlu edecek bir sonuç ile Güzel İzmir'den döner.
Dikkat ettiyseniz birkaç küçük bilgi hariç bize hiç değinmedim çünkü değindiğim yer elimde kalır. Serhan Gürkan ve çetesinin ellerinde oyuncak olan kulübümüz benim nefes aldığım (27-m) dönemdeki en kötü günlerini yaşıyor. Hala kulübe sahip çıkacak bir beyaz atlı prensin arandığı, talip olanların da "taraftar grubu(!)" tarafından beğenilmediği güzide kulübümüz geçen yıl başlayan freni boşalmış kamyon sendromunu artan bir ivme ile sürdürüyor.
Sıkça söyledim ama diyecek başka birşey de yok; Allah sonumuzu hayır etsin!

08 Temmuz 2009

Damadı Tanıyorum


Düğün mevsimi diye nitelendirilen yaz aylarından nefret ediyorum. Okul zamanları yazların bir anlamı vardı. Gerçekten kışlar soğuk ve yağışlı, yazlar sıcak ve kurak geçerdi ama bu kuraklık denize girerek, akşama kadar yatarak, hiçbirşey yapmamanın dayanılmaz hafifliği ile sürüp giderdi. Arada bir eşin dostun düğünü vesairesi olursa da "şimdi uzaklardayım mayom kum ile doldu" diyerek geçiştirilirdi.
Çalışmak zorunda olunan yaz ayları yaşanırken ise pek maalesef hiçbir yere kaçış şansı yok hatta hatırını kırmak istemeyeceğiniz insanlar birbirlerinden habersiz aynı gün evlenmeye karar vermişlerse bir güne iki nikah sıkıştırmak zorunda da kalabiliyorsunuz. Hele bir de mesafeler uzak ise bu durumu işkence olarak nitelendirmek mümkün.
Düğün dernekten sıfır yaşımdan beri nefret ederim. Artık can sıkıcı bir klişe haline gelmiş düğün saçmalıklarından bahsetmeyeceğim nitekim saçmalık olduklarında hepimiz hem fikiriz. Daha ilkokulda iken gidilen düğünlere iskambil kağıdı, kare bulmaca, rubik küpü, icat olduğundan itibaren tetris, bazı zamanlar walkman götüren bendenizin olaya bakışı yıllar geçtikçe iyice soğudu. Bugünlerde gittiğim düğünlerde beni eğlendiren tek şey ise gelin veya damadı gelin veya damat sıfatlarını kazanmadan önce yakından tanıyor olmam.
Malum küçükken gidilen düğünlerde evlenen kişi amca, dayı bile olsa damat kişisine bir miktar mesafeli durmak zorunda kalınıyor. Halbuki damat küçükken altına işediğini bildiğiniz, bol miktarda parmak attığınız, ilk cinsel deneyiminde yediği (veya yiyemediği:)) haltları sizinle paylaşan biri olunca ve onu o kalabalık önünde mahçup bir eda ile sırıtmaya çalışırken gördüğünüz zaman beyninizde oluşan ironi, nikahı bir miktar keyifli hale getirebiliyor.
Amma ve lakin aynı şeylerin sizin için de geçerli olacağını bildiğiniz bekar bir erkekseniz çok da fazla eğlenmeyin ya da damadı tebrik ederken kulağına eğilip "Natalie çok üzülmüş" demeyin, dediyseniz de gelin duymasın, duyduysa da kaçın. En azından damat adamının "görüşeceğiz" demesiyle gözünüzde canlanan kendi nikahınıza kıyamet günü gözüyle bakmamış olursunuz.
Fotoğraf Barış Manço'nun düğün plağı kapağı. Herşeyiyle farklıydı işte, sevince böyle sevmek, yapınca böylesini yapmak lazım.

Seçileni Sevmem Seçenden Dolayı

 
Yoğun iş temposu insanın beline kalın ve ıslak odunlarla vururken bir yandan da zaman bulup takip edilen gelişmeleri layığıyla paylaşmak kolay bir iş değil. Hal böyle olunca blogcağızımız kendi halinde takılmak zorunda kalıyor ama elden geldiğince güncel tutmaya çalışmak da boynumuzun borcu aynı zamanda.
Geçtiğimiz sezonu -parladığımız kısa bir bölüm hariç- hayal kırıklığıyla kapatan Körfezimiz tadını tuzunu iyice kaybetmiş durumda. Bırakın dünyayı, işlerin hala Arap kültürüyle yürütüldüğü ülkemiz spor kulüplerinde bile görmemizin pek mümkün olmadığı bir olay gerçekleşti ve geçtiğimiz sezon takımın küme düşmesinin baş sorumlusu olan Büyük(!) Başkan Serhan Gürkan tekrar başkan seçildi.
Başta Japonya olmak üzere utanma yeteneğine sahip insanların yaşadığı diğer ülkelerde görmeye alışkın olduğumuz başarısız olan kişinin istifa etmesi olayını ülkemizde görmek maalesef mümkün değil. Hadi istifa etmiyorsun be adam olağanüstü genel kurul yapıp başkanlığa yeniden aday olmak da neyin nesi? Zaten başkansın ne kasıyorsun ki kendini? Burada akla gelen ilk neden başkanın güvenoylarını tazelemek istemesi olabilir...di şayet güzide başkanımız kendi köyü olan Çubuklu Köyü sakinlerini (çarşaflı teyzeler dahil olmak üzere) kulüp üyesi yapıp onların oyları ile başkan seçilmeseydi.
Sadece Türkiye'de ve -çok utanarak söylüyorum- korkarım sadece Kocaelispor'da görülebilecek traji-komik bir durum ile karşı karşıyayız. Futbol kulüplerinin dernek statüsü ile yönetilmesinin ortaya çıkardığı sorunlar bir çok yerde tartışıldı durdu ama öyle sanıyorum bu statünün getirdiği saçmalığın bu kadar net ortaya çıktığı bir başka örnek yaşanmamıştır. Ne şekilde ne ilişkisi içinde olduklarını bilmediğimiz, hiçbir şekilde anlam veremediğimiz taraftar derneği hariç hiç kimsenin desteklemediği, desteklemek bir yana adını duymaya bile tahammül edemediğimiz Serhan Gürkan, bir zamanlar Cecchi Gori'nin Fiorentina'da yaşadığı gibi bütün şehri karşısına alıp başkancılık oynamaya devam ediyor. Üstelik takımı bir üst lige çıkarması muhtemel bütün adamları hiçbir bonservis bedeli olmadan bırakarak, adı sanı duyulmamış adamları toplayarak, büyük bir yüzsüzlükle.
Şu durumda verdiğimiz "Serhan Gürkan başkanken hiçbir maça gitmiyorum" tepkisi elle tutulur bir haklılık içeriyor ki 2x2=4 ise bu takım bu sene play-off bile göremez.
Açıkçası ben de kararsızım. Zaten binbir zahmetle gitmek durumunda olduğumuz maçlarda gelenden üç gidenden beş yememizi izlemek pek keyifli değil ki geçen sene bir miktar tecrübe ettik. Bu gerçekten yola çıkarak taraftarlığımızda bir süreliğine pause tuşuna basmak sinir katsayımızı sabit tutmak açısından çok faydalı gibi görünüyor ama başarılı olmasını bu kadar istediğimiz kulübümüzü iyice "onların" eline bırakacak olmayı da gururuma yediremiyorum.
Sözün özü üzgünüm, sinirliyim ama elimden gelen birşey de yok. Ne yapılan transferlerle ilgileniyorum ne de gelecek planlarıyla. Sadece Serhan Gürkan ve çetesinin bir an önce kulüpten defolup gitmesini diliyorum ve bu oluncaya kadar da bütün düşüncem, isteğim bu yönde olacak.
Fotoğraf da kulüp kültürümüzün ne seviyelere indiğini kanıtlıyor. İran'dan bir farkımız kalmamış demek ki.

Related Posts with Thumbnails