28 Aralık 2013

Z Raporu


Gelişmiş ülkeleri dikkatle analiz ettiğimizde hiçbirinin insani değerleri ön planda tutmasıyla, özgürlükle, insana ve bilime yatırım yapmış olmalarıyla gelişmediğini görüyoruz.
Bugün "gelişmiş" olarak nitelenen ülkelerin hepsi başlarına Allah'ın bir lütfu olarak gönderilmiş siyasi parti liderlerinin peşinden koşmakta ve mitinglerde bu kişileri çılgınca destekleyerek bir dediğini iki etmemektedirler.
Dolayısıyla ülkemizin gelişmesini istiyorsak daha çok mitinge gitmeli ve liderlerimizin (daha doğrusu liderimizin) lütfuna daha fazla mazhar olmalıyız, ülkemizin kurtuluş reçetesi budur.
Ayrıca yolsuzluk ve hırsızlık her toplumda meydana gelen, çağın gereği olarak ortaya çıkan hareketlerdir. Bu tip konuları büyütüp krize neden olmak anlamsızdır.
Sanıyor musunuz ki gelişmiş ülkelerde yolsuzluk olmamaktadır? Gelişmiş ülkeler insana dair bu tip hareketleri hoş görmekte ve konuyu derhal kapatmaktadırlar, kol kırılıp yen içinde kalmaktadır.
Velhasıl bize yakışan Allah'ın bize verdiği aklı daha iyi sloganlar bulup daha iyi afişler hazırlamaya yormaktır.
Aksi takdirde bugün İran ve Hindistan bile uzaya taşıt göndermişken bizler onlara bile gıpta ile bakmaya devam ederiz...

17 Ağustos 2012

O Sesi Duyan Hala Yok
















Bir dönem herkesin en az bir yakınının çalıştığı bir fabrikaydı SEKA. Dönemin lokomotifi, belki hem İzmit hem Türkiye için "fabrika" kavramının kafalarımızda legalleşmesinde başrol oynayan bir yerdi.
Benim de yolum 1999 yılında amcamın orada çalışıyor olmasından dolayı düşmüştü SEKA'ya. O yıl yaz stajımı orada yaptım. Bir önceki yıl babamın aldığı radikal bir kararla İzmir'e taşınmaya karar vermiştik, daha doğrusu babam vermişti. Ailem İzmir'deydi, ben de stajımı bitirip yanlarına gidecektim, staj süresince de babaannemde kalmam uygun görülmüştü.
Stajım 13 Ağustos günü bitecekti, ertesi gün de doğum günüm. SEKA'nın doğum günü hediyesi de buymuş demek ki şeklinde ergen şakalarımı yaptığım gün fabrikaya gittiğimde kapıda bir kalabalık gördüm. Sendika o gün grev yapma kararı almıştı, çalışanların çoğu ve stajyerler fabrikaya alınmıyordu. Bizim stajın bitişi de 16 Ağustos Pazartesi gününe kalmıştı. İzmir'e gitmeye çok da hevesli olmadığımdan sevindim aslında, en azından 2 gün daha İzmit'te kalabilecektim, fark eden pek birşey yoktu.
16 Ağustos Pazartesi günü stajımı tamamladım. O günden bugüne gelen rahat tavrımdan dolayı İzmir'e gidiş bileti alma konusunda aceleci davranmamıştım. Pazartesi akşam üstü İzmir'e giden firmaları şöyle bir dolaştım. Malum tatil dönemi, o kadar kısa bir süre için bilet bulmak mümkün değildi. Ben de 17 Ağustos Salı günü sabah 09:30 otobüsüne bilet aldım. İzmir'e pazartesi akşamı ya da salı sabahı gitmem arasında da bir fark yoktu.
Elbette öyle sanıyordum. SEKA'da yapılan grev bana pahalıya mal olmuştu ve 03:02'de depremi İzmit'te yaşadım.
Benjamin Button'daki meşhur sahne gibi.
-Başka dönemler de mümkünken stajımın böyle bir döneme denk gelmesini açıklamak mümkün değil.
-Staj için İzmir'de alternatif varken İzmit'i tercih etmiş olmam ayrı bir tuhaflık.
-SEKA'da grev olmasaydı cuma, cumartesi ya da pazar günü İzmir'e gitmiş olacaktım.
-Tedbirli davranıp erken bilet alsaydım pazartesi gecesi yolda olacaktım.
-Aslında bundan fazlası da var. İzmir macerasının planlandığı gibi gitmemiş olmasından dolayı İzmit'e geri dönme planları da yapılıyordu o dönem ve annemin önerilerinden biri de Değirmendere'deki evimiz tamamlanana kadar Gölcük'te bir ev tutup orada oturmaktı. O ev tutulabilir ve pekala yıkılabilirdi.
Son Van depremi ile tekrar tecrübe ettiğim üzere deprem TV'de en fazla haber değeri taşıyor, kesinlikle yaşananlar, oradaki ortam, hissedilen endişe anlaşılamıyor. Depremi yaşadığımız için olan bitene daha vakıf durumdayız ama saydıklarımın depremde yakınlarını kaybetmiş olanlarla kıyaslandığında hiçbir anlam ifade etmediğinin de farkındayım.
Aslında durumu deprem ile kısıtlamak da doğru değil. Görüldüğü üzere herşey birbiriyle bir şekilde ilişki içinde ve o muhteşem egomuzu yaralayacak olsa da çok aciz durumdayız. Kendi kararımız olduğunu düşündüğümüz şeyler bile ne kadar bizim aklımızın ürünü tartışılır. Çok değil hemen yarın ne yaşayacağımızla ilgili çok eminiz ama aslında hiçbir fikrimiz yok.
Ben bu yazıyı bütün yaşadıklarımdan sonra edindiğim tecrübelerin hayatımı nasıl değiştirdiğini anlatarak bitirmek isterdim ama ne söylesem yalan.
Hala her planım kusursuz işleyecekmiş gibi bir gelecek tasarlıyorum kafamda, nitekim şimdi de okul için İskenderun'dayım.
Hala çevremdeki herkes ölümsüzmüş gibi geliyor.
Hala bir karar verdiğimde tamamen benim tasarrufum gibi geliyor, kadere inanıyorum ama yüzde hesabı yapsam çoğunluk bendeymiş gibi geliyor. Güzergahın belli olduğunu benim sadece yol ayrımlarını belirlediğimi unutuyorum.
Hala hayat denen hengame herşeyden önemli gibi geliyor, bütün hesaplarım daha iyi bir hayat için daha iyi bir gelir elde etmem gerektiği üstüne, girdaptan çıkamıyorum.
Hala en sevdiğim insanlar en uzağımda, dediğim gibi ölümsüz sanki herkes.
Ve en acısı bütün bunlar hiç değilse bilinçaltımdayken hiçbirini hayatıma yansıtamıyorum. Herkesin gelecek planları kendisine özel, dolayısıyla bir ben mi aptalım yoksa 2012 hayat gerçeği bu mu? Emin olamıyorum.
Diyeceğim o ki hayatın şifreleri aslında klişelerde saklı. En büyük pişmanlıklar insana dair olanlar. Sevdiğin insanlardan uzak sürülen hayat ancak pişmanlık getiriyor, yakınken uzaksan o daha da kötü..
17 Ağustos'u unutmamak demenin çok fazla anlamı var yani. En önemlisi kaybedilen canları anmak, daha önemlisi bir daha böyle bir acı yaşamamak için gerekli önlemleri almak, daha da önemlisi sevdiğin insanları yarın sabah göremeyecek olma ihtimalini asla aklından çıkarmamak, daha da önemlisi "plan" denen şeyin sadece şirketlerdeki finans uzmanlarının kullandığı lüzumsuz bir kelime olduğunu unutmamak ve o lanet günden her anlamda ders çıkarmak.
Saydıklarımın ne kadarını gerçekleştirebildik?
Hiç.
İşte en acısı bu..

20 Temmuz 2012

Kocaeli Seyahatnamesi

















Büyük gezgin Evliya Çelebi'nin yolu 1640'larda Kocaeli'ye de düşmüş. Seyahatname'den seçmelerin olduğu kitaplardan bir seçme de ben yaptım ve özetin özeti şeklinde bir bölüm çıkmış oldu.
Osmanlıca terimlerin bazıları notlarda mevcut.
Evliya Çelebi'nin yazdıkları -günümüzde hala bihaber olanlar olsa da-  Kocaeli ve çevresinin her devirde önemli bir ekonomik merkez olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor.
Bu arada bu yazıyla birlikte bir camii/camisi sorunsalına müdahil oldum ki sormayınız gitsin. "Camisi" kulağa daha Türkçe geldiği için onu tercih ediyorum.

"Yunanlıların Aleksandr dedikleri ve asıl adı Yunanlı İskender olan kral, Peygamberimizin nübüvvetinden 882 sene önce bu İzmit kentinde doğmuştur...
Bu kentte doğan İskender, şanı büyük bir padişah olup İzmit’i mamur ederek sağlam bir kale yaptırmıştır ki İstanbul’a benzermiş. Hala eserleri, kale duvarları görülür… İskender, doğu taraftaki Sapanca gölünü yararak İzmit Körfezi’ne akıtmıştır. Kocaeli (Yarımadası) ile İzmit kenti Sakarya Irmağı, Karadeniz ve İzmit Körfezi arasında bir ada gibi kalmış. Sonra İstanbul tekfuru Konstantin, Sapanca halicini kapatıp İzmit’i ada olmaktan kurtarmış. Ama yine Osmanlı Devleti ister ve Sapanca Gölü’nü İzmit Körfezi’ne akıtırsa bir kantar odun beş akçeye, bir tahta iki akçeye düşer. Ve bütün İzmit gemileri ta Düzce’ye kadar pazara yanaşıp orası bender iskele olur. 
Bu İzmit Kalesi İstanbul Rumlarının elinde iken 831 (M. 1339) yılında Orhan Gazi zamanında fethedilmiştir. Fethinde zorluk çekildiği için fetih sonrası kale yer yer yıkılmıştır. Bundan amaç kâfirlerin gücünü kırmak ve bir daha bu kaleyi alma umutlarından vazgeçirmektir. 
Halen yıkıntı artığı olarak deniz kıyısında dört köşe, bir kapılı büyük bir kulesi var. İçinde dizdarı ve neferleri var ise de içi gemi alayı ve kerestelerle doludur. Orhan bu kaleyi fethetmek için önce Koca Bey’i kumandan atayarak "İznimdir var git" buyurmuş. İşte İzmit de "İznim git" sözünün değişmesinden meydana gelmiştir derler. Bazıları da "İzmagit" veya "İzimgit" derler.
Fatih Sultan Mehmet Han Anadolu eyaletlerini yazdığında İzmit’i de Anadolu’dan bir sancak olarak yazmıştır. Zamanımızda burası üç tuğlu vezirlere arpalık olarak tahsis edilirdi. Padişah tarafından 26,526 hass-ı hümayunu(1), 34 zeameti(2), 187 tımarı(3), çeribaşısı ve alay beyi vardır. 350 akçelik itibarlı bir kazadır. Kadılığı senelik 5.000 olur. Paşalığı senede 20.000 kuruşa varır, mamur ve bakımlı büyük bir şehirdir. İskelesi büyük bir limandır. Sayısız tüccarı vardır. Bir yeniçeri serdarı, bir sipahi kethüdası(4), bir müftüsü, bir nakibü’l eşrafı(5) vardır. Ayan ve eşrafı çoktur. Çoğu kereste tüccarıdır ki, çeşit çeşit ipekli elbiseler giyerler. Muhteşem yeniçeri oturakları, korucuları vardır. Bu kentin 3.500 mükellef, süslü, kat kat, bağlı, bahçeli, mamul ve kırmızı kiremit örtülü evleri vardır. Mükellef sarayların en muntazamı Bağdat Fatihi IV. Murat Han’ın sarayıdır ki, bağ ve bahçeli büyük bir saraydır. Özelliklerini saymakta dil aciz kalır. Hala padişahlara mahsustur. Bahçe üstadı ve iki yüz bostancı neferi(6) vardır. 
Paşa sarayı, Altıntopoğlu evi, Serdar Solak evi ile şehir 23 mahalledir. Üç mahallesi Hıristiyan, bir mahallesi Yahudi’dir. Yirmi üç cami vardır. En eskisi çarşı içindeki Mahkeme camisi(7) olup, bir minareli, örtülü, aydınlık bir camidir. Bu camiyi Süleyman Han’ın vezirlerinden Pertev Paşa, burada yedi sene süren hakimliği sırasında yaptırmıştır. Şık, süslü, güzel bir camidir. Koca Mimar Sinan yapısıdır. Bundan başka Mehmed Bey Camisi (Fevziye Camisi), Alaeddin Bey, Abdüsselam Bey camileri (Eski Kolordu binası arkasındaki İmaret Camisi. Hatta bugünlerde yenilemesi tamamlandı ve Ramazan ayı ile birlikte tekrar ibadete açıldı) de Mimar Sinan yapısıdır. Mescidleri de vardır. Darü’l hadis’i(8) ve Darü’l kurrası(9) yoktur. Hamamlarından Pertev Paşa hamamı (Yeni Cuma Camisi'nin de bulunduğu Pertev Mehmet Paşa Külliyesi'nde bulunurmuş) ki, suyu, havası, binası ve dellakları güzeldir. Rüstem Paşa hamamı da, Pertev Paşa hamamı da Mimar Sinan elinden çıkmıştır. Hanların en mükemmeli Pertev Paşa misafirhanesidir. Gelip geçenler için yapılmış 70 ocak bir handır ki, binası kagir, tuluz kubbe ve kurşunludur. 
Hanlardan başka iskele başında sayıları iki yüzü bulan kereste ve diğer eşya depoları vardır. 
Çarşısı 1.100 adet sanat ehlinin dükkanlarını içine alır. Kırk kadar da nakışlı kahvehaneleri vardır ki, civanları ile meşhur kahvehanelerdir. Bu şehrin kâgir bedesteni(10) yoktur. Fakat tüccar hanlarında bütün kıymetli malları bulmak mümkündür. Hünkâr sarayı yakınında devlet tersanesi vardır. Şehrin bütün evleri yüksek tepeler üzerine yapılmış olup, kıble tarafından denize bakar. Sokakları baştanbaşa beyaz taş ile kaldırım döşelidir. Evler arkalarını dağlara yaslamıştır. Dağların üzeri bağlardır. Hava ve suyun güzelliğinden, halkı sağlam ve kuvvetlidir. Yüzlerinin rengi beyazdır. 
Evvela doğu tarafındaki dağlara “Ağaç Denizi“ derler. İçinde insan kaybolur. Göklere yükselmiş öyle ağaçlar vardır ki, gölgelerinden on bin koyun gölgelenir. Güneş tesir etmez sınırsız dağlardır. Tahtaları biçecek su ile dönen bıçkı değirmenleri vardır. Bu dağlarda elli arşın yüksekliğinde direk keserler. Rumeli ve Balkan direkleri ünlüdür. 
İzmit gölcüğünün bittiği yerde, deniz kıyısında çok meşhur tuzlası vardır. Tuzu son derece lezzetli olmasının yanı sıra ayrıca tuz emini bulunur. Kentteki cami çeşmelerinden akan suları yaşam suyu gibidir. Beyaz kirazı ve kızıl elması meşhurdur. Horlika Rakısına ve şarabına diyecek yoktur.
Bu şehirde akrabamız Kuloğlu Mehmed Çelebi’nin evinde on gün zevk ve sefa edip, sayısız dost ve ahbabla tanıştım.
Şile: Burası Kocaeli toprağında kazadır. Paşa hasıdır. Yeniçeri Serdarı vardır. 600 kadar mamur, kiremitli, güzel evlerle süslüdür. Her evi bağlı bahçelidir, iskele başında kiremitli ve minareli bir camisi vardır.
Kefken: Oradan Kefken kasabasına vardık. Bunun da hamamı, hanı, dükkânları vardır.Fakat o kadar mamur bir kasaba değildir. Kocaeli'nin iskelesidir.
Kerpe: Buradan 100 mil gidip Kerpe Adası'na vardık. Şehir ve ev yoktur. Kocaeli toprağına yakın bir adacıktır. 
Kandıra: Yine Kocaeli'nde Kandıra kasabası vardır. Burası adadan 4 saat uzaklıktadır. Dağları bağlı bahçelidir. Camisi, hanı, hamamı,küçük çarşısı olan mamur bir kasabadır."

(1) Havası Hümayun: Devlet hissesi olarak ayrılan ve geliri direk hazineye ait olan araziler.
(2)Zeamet: Hizmet karşılığı tasarrufu verilen arazilerdi.Yıllık gelirleri 20 000 ila 100 000 arasında olana denilirdi.
(3)Tımar: Bir toprak parçasının gelirinin belirli bir görev karşılığı belirli şartlarla bir kişiye tahsisinin genel adıdır.Tımar sahibi kendisine verilen toprağınşeri ve örfi vergilerini alır buna karşılık savaş zamanlarında tımarın gelirlerine göre yanında silahlı süvariler götürürdü.Özürsüz olarak savaşa katılmayan tımarlıların ellerinden arazileri alınırdı.Tımar sahibi ölünce toprağın bir kısmı varislere kalırdı diğer kısmı ise dağıtılırdı.
(4)Sipahi Kethüdası: Sipahiler arasında meydana gelen anlaşmazlıkları çözümlemek, kendisine karşı gelenlerin isimlerini ve bölüklerini İstanbul'a bildirmek, levendlerden sipahi adına “mızrak ve bayrak götürüp reaya fukarasına zulmeden var ise” onları yakalamak ve cezalandırmak görevleri arasındaydı. XVIII. asırda devletin en büyük problemlerinden birisi de gerek yeniçeri olsun gerekse süvari olsun, askerlerin savaşa iştirak etmemesi ve ordudan kaçması idi. Bu gibi suçları işleyenlerin cezasının verilmesi yeniçeri serdarı ve kethüda yerinin vazifesi idi. Kethüda yerleri bulundukları şehirde asayişin temini yanı sıra vergilerin tahsili işlerinde herhangi bir karışıklığa meydan vermemek için gerekli tedbirleri almak zorundaydılar. 
(5)Nakibüleşraf (Nakîbüleşrâf, Nakîbü'l-Eşrâf): İslam devletlerinde seyyidlerin ve şerîflerin doğum ve vefât kayıtlarını tutan ve işleriyle ilgilenen müessesenin idârecisi.
(6)Bostancılar: Osmanlı saray teşkilatında, sarayın dâhilinde ve haricinde bulunan padişahlara ait bahçe ve bostanlarla padişah ve saray hizmetindeki kayıklarda görev yapan hizmetlilerdir.
(7) Mahkeme Camisi: Pertev Mehmet Paşa'nın yaptırdığı caminin Yeni Cuma Camisi olduğu biliniyor ama Yeni Cuma Camisi'nin eski adının Mahkeme Camisi olduğuna dair bir bilgi bulamadım.
(8) Dârülhadis: Hadis ilminin öğretildiği medreselere verilen isim.
(9) Dârülkurrâ: Ortaçağ İslam ülkelerinde, Kur'an okuma yöntemlerini (tecvidi) öğreten medrese bölümüdür.
(10) Kagir Bedesten: Kagir, yığma taştan yapılmış anlamına geliyor.
Farsça’dan gelen ve aslında “Bedestan” olan bedesten ise değerli, kıymetli kumaşlar, mücevherler ve buna benzer eşyanın satımına mahsus üstü kapalı, mahfuz çarşıların bütününe verilen addır.
Osmanlıda, kumaş, mücevher ve çeşitli kıymetli eşyaların alım satımının yapıldığı, eşit büyüklükte kubbelerle örtülü, bir çeşit kapalı çarşı olup bu yapıların ilk örneklerine 13. yüzyıl başlarında Anadolu’da rastlanmıştır.
Bedestenler zamanlarında önemli birer iktisadi kuruluştu. O devirde, günümüzdeki banka ve borsaların görevini de görürdü.



24 Haziran 2012

Gece Vakti Empatiyorum

Uzaylıların varlığı kim bilir nicedir tartışılır. Kimi "olmaz öyle şey" der, kimi benim gibi "ben görmedim ama ola da bilir" der, kimisi de öyle büyük bir tutkuyla bağlıdır ki bu konuya "kesin olarak var" der.
Hemen yarın bir uzay gemisi inse Dünyaya, beklediğimiz gibi ya da değil, önemi yok, uzaylılar dediğimiz güruh da beklediğimiz gibi ya da değil önemi yok, "olmaz öyle şey" diyenler "Allahım cennetine kavuştur", benim gibiler "olabilir demiştik ama yani bu nasıl üçgen mi oluyo şimdi sizin kafa hafız?", olaya tutkuyla bağlı, hayatını buna adamış adamlar ise "Çok şükür yahu, nerede kaldınız köftehorlar?!" der.
Bütün bu şike, hile, hurda davaları ile ilgili biz Anadolu takımı taraftarları üçüncü sınıfta yer alıyoruz. Ben kendimi bildim bileli 3 İstanbul takımının her türlü hileye başvurmuş olduğunu düşünüyorum ki bunu düşünmek için de malumunuz çok zeki olmaya, çok iyi futbol bilmeye falan gerek yok. Yıllardır futbol anlamında ezildiğimi, hor görüldüğümü, yok sayıldığımı hissettiğim bir ortamda farklı birşey düşünmem zaten beklenemezdi.
Ama Anadolu takımlarının taraftarları için daha beter durumlar da var mutlaka. Kahraman bakkal, süper markete karşı geyiği gibi sanki. Marketlerin satışı azalır, en fazla karı düşer, en olmadı kapatıp başka yerde açarlar, kazanmaya devam ederler. Bakkal öyle midir peki? Veresiye defterini bir ay tahsil edemese kendi yazdırdığı veresiyeler patlar elinde. Daha beteri bu ikinci aya sarktığında tabela sallanmaya başlamıştır bile ve kaçınılmaz son olarak iflas bayrağı çekiliverir, sessiz sedasız. Mahalleli en fazla bir kaç yüz metre daha yürümek zorunda kalır o kadar.
Başarıyla paralel olmayan şekilde takım tutmanın en zor yanı aslında hiç de bu bahsettiklerim değil. En zor yanı yeri geldiğinde tutunacak bir dalın kalmamış olması. Hayat sağlı sollu ataklarla bunaltırken hiç değilse bir yerden gülüyoruz demek ister insan bazen ama bir de bakar ki umudu olacak o kapının arkası bomboş.
Birden fazla acıyı aynı bünyede eritmek mümkündür ama günümüzde hiçbirimizin buna tahammülü yok. Sadece bir kuşak öncesi askerden gelenin, iş bulanın, evlenenin, çocuğu olanın mutlu olduğu bir topluluk iken bugün.....evet askerden gelmek yine bir mutluluk nedeni çünkü o konuyu 3 kuşaktır çözebilmiş değiliz, iş bulmak;mutluluk nedeni olmaktan çok uzak sadece mutsuzluğun şeklini değiştiriyor o kadar, evlenmek;artık layığını yapmak hem maddi hem sosyal olarak çok zor velev ki yaptın, işten kaynaklanan mutsuzluk daha dominant, kanser gibi, eninde sonunda evliliğini de etkileyecek, çocuk;dünyaya gelen büyür mantığı özensiz bir ebeveyn damgası yemek için yeterli. En güzel eğitimi verip, en güzel okula gitmesini sağlayıp, en güzel işi buldurup, eh olmuşken bir ev bir araba sağlanabilse iyi olur...evet sonu yok. Sonuç olarak ne kendinize yaranabilirsiniz ne de çocuğunuza çünkü devir kişisel yükselme devri, birşeyle yetinmek güçsüzlük, acizlik göstergesi, hep daha fazlası gerek. Nereye kadar? Kim bilir?
Sonuçta aksini söyleyenin sadece kendisini kandırmış olacağı bir şekilde mutsuzluğa programlanmış yarı-robotlar haline gelmeyi başarmış durumdayız. Hiç bir konuda tatmin olamadığımızdan, aklımız hep başkalarının maddi-manevi başarıları/başarısızlıkları üzerindeyken çok limitli bir şekilde aktif olabildiğimiz bir konuda tatmin arıyoruz.
Yakın zamanda kendimle ilgili övünebileceğim tek konu Galatasaray'ı 5-2 yenmiş olmamız. Bu kadar golden birini ben atmış olmalıyım, çok gol olduğu için de unutmuş olmalıyım ama maalesef pasif övünücüyüm, sadece TV'den izlediğim bir maç hala hatırladığımda kendimi iyi hissetmemi sağlayabiliyor. Halbuki askerden döndüğümde bu kadar mutlu değildim, son işime girdiğimde tribünlere koştuğumu hatırlamıyorum, evlendiğim gün Inzaghi gibi delirsem kayın babam bir "ne yaptık biz?!" bakışı atabilir, Balotelli gibi de durulmaz, hanım bozulur.
Sonuçta çoğumuzun hayatı türlü sürprizler, türlü güzellikler barındıran beyaz Türk hayatlarından değil. Aslında hiç de lüzumu olmayan şeyleri ihtiyacımız hatta zaruret kabul edip ulaşamadığımızda üzüntülere gark oluyoruz. Murat Menteş "Atomu elimle parçalayamam, Allah büyüktür elbet bir kapı açar" diyor, açıyor ama ya görmüyor ya da karşımıza çıkanı beğenmiyoruz çünkü programımız bir yerine iki istiyor, yetinmemeye mahkumuz.
Hal böyle olunca ahval ve şeraitin hakim olduğu hayatımızda kendi başımıza ulaşmamızı mümkün görmediğimiz sevinçleri aslında en pasif olduğumuz yerlerde hatta çok uzaklarda arıyoruz. Galatasaray'ın şampiyonluğunun İskenderun'da deliler gibi kutlanmasının nedeni bu. Biz yapamıyoruz, yapılmışı var, konuveriyoruz üstüne, kimse de sen gelme demiyor. Belki de büyük alim Mevlana bugünleri gördü de söyledi "Kim olursan ol, gel" diye.
İstanbul dışındaki İstanbul takımı taraftarlarına eskisi kadar tepkili değilim artık. Hayat bazen o kadar zor bir hal alıyor ki tutunacak en küçük dal bedava terapi haline geliyor. Muhtemelen yaş almanın etkileri, adım gibi eminim kimsenin hayatı benimkinden daha kolay değil. Empati denen şeyi yaşla birlikte hediye ediyorlarmış meğer.
Hatta diyeceğim o ki azınlığın zaferi azlığından mütevellit çok daha anlamlı çok daha unutulmaz olsa da fazla takılmamak lazım. Ben yandım siz yanmayın. Başarıya en yakın olanın yanında olun, hiç değilse bir konuda başarmış gibi hissedin, mutlu olun yahu insan daha ne ister?