08 Temmuz 2009

Damadı Tanıyorum


Düğün mevsimi diye nitelendirilen yaz aylarından nefret ediyorum. Okul zamanları yazların bir anlamı vardı. Gerçekten kışlar soğuk ve yağışlı, yazlar sıcak ve kurak geçerdi ama bu kuraklık denize girerek, akşama kadar yatarak, hiçbirşey yapmamanın dayanılmaz hafifliği ile sürüp giderdi. Arada bir eşin dostun düğünü vesairesi olursa da "şimdi uzaklardayım mayom kum ile doldu" diyerek geçiştirilirdi.
Çalışmak zorunda olunan yaz ayları yaşanırken ise pek maalesef hiçbir yere kaçış şansı yok hatta hatırını kırmak istemeyeceğiniz insanlar birbirlerinden habersiz aynı gün evlenmeye karar vermişlerse bir güne iki nikah sıkıştırmak zorunda da kalabiliyorsunuz. Hele bir de mesafeler uzak ise bu durumu işkence olarak nitelendirmek mümkün.
Düğün dernekten sıfır yaşımdan beri nefret ederim. Artık can sıkıcı bir klişe haline gelmiş düğün saçmalıklarından bahsetmeyeceğim nitekim saçmalık olduklarında hepimiz hem fikiriz. Daha ilkokulda iken gidilen düğünlere iskambil kağıdı, kare bulmaca, rubik küpü, icat olduğundan itibaren tetris, bazı zamanlar walkman götüren bendenizin olaya bakışı yıllar geçtikçe iyice soğudu. Bugünlerde gittiğim düğünlerde beni eğlendiren tek şey ise gelin veya damadı gelin veya damat sıfatlarını kazanmadan önce yakından tanıyor olmam.
Malum küçükken gidilen düğünlerde evlenen kişi amca, dayı bile olsa damat kişisine bir miktar mesafeli durmak zorunda kalınıyor. Halbuki damat küçükken altına işediğini bildiğiniz, bol miktarda parmak attığınız, ilk cinsel deneyiminde yediği (veya yiyemediği:)) haltları sizinle paylaşan biri olunca ve onu o kalabalık önünde mahçup bir eda ile sırıtmaya çalışırken gördüğünüz zaman beyninizde oluşan ironi, nikahı bir miktar keyifli hale getirebiliyor.
Amma ve lakin aynı şeylerin sizin için de geçerli olacağını bildiğiniz bekar bir erkekseniz çok da fazla eğlenmeyin ya da damadı tebrik ederken kulağına eğilip "Natalie çok üzülmüş" demeyin, dediyseniz de gelin duymasın, duyduysa da kaçın. En azından damat adamının "görüşeceğiz" demesiyle gözünüzde canlanan kendi nikahınıza kıyamet günü gözüyle bakmamış olursunuz.
Fotoğraf Barış Manço'nun düğün plağı kapağı. Herşeyiyle farklıydı işte, sevince böyle sevmek, yapınca böylesini yapmak lazım.

Stumble Upon Toolbar

Seçileni Sevmem Seçenden Dolayı

 
Yoğun iş temposu insanın beline kalın ve ıslak odunlarla vururken bir yandan da zaman bulup takip edilen gelişmeleri layığıyla paylaşmak kolay bir iş değil. Hal böyle olunca blogcağızımız kendi halinde takılmak zorunda kalıyor ama elden geldiğince güncel tutmaya çalışmak da boynumuzun borcu aynı zamanda.
Geçtiğimiz sezonu -parladığımız kısa bir bölüm hariç- hayal kırıklığıyla kapatan Körfezimiz tadını tuzunu iyice kaybetmiş durumda. Bırakın dünyayı, işlerin hala Arap kültürüyle yürütüldüğü ülkemiz spor kulüplerinde bile görmemizin pek mümkün olmadığı bir olay gerçekleşti ve geçtiğimiz sezon takımın küme düşmesinin baş sorumlusu olan Büyük(!) Başkan Serhan Gürkan tekrar başkan seçildi.
Başta Japonya olmak üzere utanma yeteneğine sahip insanların yaşadığı diğer ülkelerde görmeye alışkın olduğumuz başarısız olan kişinin istifa etmesi olayını ülkemizde görmek maalesef mümkün değil. Hadi istifa etmiyorsun be adam olağanüstü genel kurul yapıp başkanlığa yeniden aday olmak da neyin nesi? Zaten başkansın ne kasıyorsun ki kendini? Burada akla gelen ilk neden başkanın güvenoylarını tazelemek istemesi olabilir...di şayet güzide başkanımız kendi köyü olan Çubuklu Köyü sakinlerini (çarşaflı teyzeler dahil olmak üzere) kulüp üyesi yapıp onların oyları ile başkan seçilmeseydi.
Sadece Türkiye'de ve -çok utanarak söylüyorum- korkarım sadece Kocaelispor'da görülebilecek traji-komik bir durum ile karşı karşıyayız. Futbol kulüplerinin dernek statüsü ile yönetilmesinin ortaya çıkardığı sorunlar bir çok yerde tartışıldı durdu ama öyle sanıyorum bu statünün getirdiği saçmalığın bu kadar net ortaya çıktığı bir başka örnek yaşanmamıştır. Ne şekilde ne ilişkisi içinde olduklarını bilmediğimiz, hiçbir şekilde anlam veremediğimiz taraftar derneği hariç hiç kimsenin desteklemediği, desteklemek bir yana adını duymaya bile tahammül edemediğimiz Serhan Gürkan, bir zamanlar Cecchi Gori'nin Fiorentina'da yaşadığı gibi bütün şehri karşısına alıp başkancılık oynamaya devam ediyor. Üstelik takımı bir üst lige çıkarması muhtemel bütün adamları hiçbir bonservis bedeli olmadan bırakarak, adı sanı duyulmamış adamları toplayarak, büyük bir yüzsüzlükle.
Şu durumda verdiğimiz "Serhan Gürkan başkanken hiçbir maça gitmiyorum" tepkisi elle tutulur bir haklılık içeriyor ki 2x2=4 ise bu takım bu sene play-off bile göremez.
Açıkçası ben de kararsızım. Zaten binbir zahmetle gitmek durumunda olduğumuz maçlarda gelenden üç gidenden beş yememizi izlemek pek keyifli değil ki geçen sene bir miktar tecrübe ettik. Bu gerçekten yola çıkarak taraftarlığımızda bir süreliğine pause tuşuna basmak sinir katsayımızı sabit tutmak açısından çok faydalı gibi görünüyor ama başarılı olmasını bu kadar istediğimiz kulübümüzü iyice "onların" eline bırakacak olmayı da gururuma yediremiyorum.
Sözün özü üzgünüm, sinirliyim ama elimden gelen birşey de yok. Ne yapılan transferlerle ilgileniyorum ne de gelecek planlarıyla. Sadece Serhan Gürkan ve çetesinin bir an önce kulüpten defolup gitmesini diliyorum ve bu oluncaya kadar da bütün düşüncem, isteğim bu yönde olacak.
Fotoğraf da kulüp kültürümüzün ne seviyelere indiğini kanıtlıyor. İran'dan bir farkımız kalmamış demek ki.

Stumble Upon Toolbar

29 Haziran 2009

Michael Giderken...

Beatles'ı, Elvis Presley'i, hızlı zamanlarında Cat Stevens'ı izleme şerefine nail olmayan bizler için (eğer öyle bir kuşak varsa 82 kuşağı diyelim, yoksa da olsun) gelmiş geçmiş en büyük müzik efsanelerinden biriydi. Tavır ve tarz olarak benzeşmeseler de feminem tavırları ve ulaşılmaz imajından dolayı hep Zeki Müren'i hatırlatırdı bana. Fotoğraflarını yanyana koysak komik bir görüntü olacağının farkındayım tabii.
Yabancı müzikle hatta müzikle ilgisi alakası olmayanların bile hayatında yer etmiş bir isim olarak terk-i diyar eden MJ abimize blogun emekleme dönemlerinde küçük çaplı bir saygı duruşunda bulunmuştuk. Eski günlerini mumla arar olduğundan bir daha halini hatırını sormaz olduk. Mutlak hatırlatıcı bir kez daha hatırlattı kendisini.
Çok net hatırlıyorum desem yalan olur ama zaten hatırladıklarımın çoğu hissettirdiği duygulardan gelir. 80'lerin sonları, 90'ların başları. Biz son sokak çocukları özel televizyonların artması ve Commodore 64'ün icadı ile yavaş yavaş evlere çekilir olduğumuzda -yanlış hatırlamıyorsam- TRT 2'de halen daha yayınlanmaya devam eden Pop Saati programı yabancı kliplere ulaşılabilen yegane programdı. Sezen Cumhur Önal dönemi de yetişemediğimiz bir başka dönemdir dolayısıyla ben Pop Saati'ni ve Erhan Konuk'u bilirim. Bu programda görüp beynimizde bugünlere kadar gelen en önemli isim de açık ara MJ'dir. Bir de arkadaşım Mehmet'in ablalarının Robin Hood deliliğinden mütevellit Bryan Adams'ı hatırlarım.
Müzikler, klipler, programlar, Pepsi reklamları, estetik operasyonlar, vitiligo hastalığı...Beni kim nereden hatırlamak isterse oradan hatırlasın diyen adam, mekanın cennet olsun.

Stumble Upon Toolbar

21 Nisan 2009

Arabesk Günler


Aradan kocaa 5 yıl geçmiş. Herşeye sahip bir şehir Süper(!) Lig'i unutmuş. Körfezliler adı sanı kırk yılda bir duyulur takımları rakip bellemişler, sidik yarışına girmişler. Bir yanı şehrinin takımından kopamayan ama üçün birini tutmadan da futbol muhabbeti olmuyor ki kardeşim diyenler hafta sonlarını İstanbul'da geçirir olmuş. Ne olmuş nasıl olmuşsa Körfez sıkılmış, uğraşmış, çabalamış, kozmik güçler, alfa beta hede hödö ışınları, Venüs, Uranüs, Pluton bileşkeleri bütün güçlerini İzmit Körfezi üzerine yoğunlaştırmışlar. O kadar yoğunlaştırmışlar ki Sakarya İstanbul'u yenememiş, zaten İstanbul da düşmeden Körfez'in ekmeğine bol bol yağ sürmüş. Öyle ya da böyle Körfez Süper Lig'e çıkmış.
Başkan Serhan Gürkan, Polat Alemdar havalarına daha o zamandan başlamış ama ilk etapta o kadar da dikkat çekmemiş. Başkanım koltuğa otursanıza birşeyden mi korkuyorsunuz? demişler. "O koltuğa oturmam için hak etmem gerek, Süper Lig'e çıkmadan o koltuğa oturmam" buyurmuş büyük başkan. Dışarıdan bakınca sanki "Şampiyonlar Ligi'ni kazanmadan o koltuğa oturmam" der gibi görünüyor değil mi? Yok değil, bildiğiniz Süper(!) Lig ya da sandığınız diyelim.
Bu arada B.Belediye Başkanı da Erol Taş kıvamında ortak olmuş sevince. Para isteyince yok diyen ama oğlu doktor olduğunda mezuniyet törenine gidip "İşte benim oğlum! Ne zahmetlerle büyüttüm garibi! Zekasının kaynağı da benim tohumumdandır. Gel yiğidim basam seni koynuma!" diyen film karakteri misali çıkmış otobüsün tepesine atmış da atmış, tutmuş da tutmuş. Sallayan olmamış, fark etmiş, yine para vermemiş. Vermemiş de ne olmuş. Hiç-bir-şey. Yine başkan seçilmiş.
İlginç mi?
"3.kuşak İzmitli" diye bir tanımın neredeyse olmadığı, bütün tarihi boyunca yolgeçen görevi görmüş, arada kalmış ve her yıl bilmem kaç bin kişi göç alana bir şehir için pek tabii ki değil. Karakterini tanımlamaya pişmaniye ile başlanıp simit ile bitirilen bir şehir...ve bu şehirde yaşayan insanlar ne kadar aidiyet duygusu taşıyabilirler ki??  
Başkan takım çıkar çıkmaz koltuğa oturmuş ama ne oturuş! Bir yılın acısını çıkarmış köftehor. Oturduğu yerden sallamaya başlamış. "Bana Davids'i getirin" demiş. Hangi Davids? demişler. Alemdarlardan Polat efendi "Edgar" demiş karizmatik bir ses tonuyla. Millet tırsmış tabi. Başkan buyurmuş, erkeksen getirme! Günler günleri kovalamış. Başkan'a ha bugün gelecek ha yarın gelecek deyip durmuşlar, inanmış garip. Gazetecinin birini aramış "Cuma sabahı 7'de burada" demiş. Akl-ı evvel bir blogcu da gitmiş uçaklara bakmış. Meğer öyle bir uçak bile yokmuş. Böylece Serhan Alemdar Süper(!) Lig'deki ilk mağlubiyetini daha lig başlamadan almış.
Adını duyduğu her adamı almış. Kalede güven isterim Kılıç saçmalıyor bazen demiş. Aziz Yıldırım'ın "Oha lan bu kadar para ben almıyorum!" dediği adama "Gel yanı başıma" demiş. Serdar yıllığı 1 Milyon YTL karşılığında Körfezli olmuş. Karşılığını pek tabii verememiş zaten bunun bir karşılığı olamaz. Kale yine Kılıç'a kalmış, Serdar'ın adı da uğursuza çıkmış. Serhat Akın'lar mı desem, Bülent Bölükbaşı'lar mı desem, Jestroviç'ler mi desem, saymakla bitiremeyeceğim bir dolu lüzumsuz adam "toplama" demenin çok büyük bir iltifat kabul edileceği tuhaf bir birliktelik içine girmişler.
Uğraşmışlar(!), didinmişler(!), çalışmışlar(!) bir türlü olmamış. Futbolun skor oyunu olduğunu ayamamışlar bir türlü. Durum çok ilginç bir hal aldığı için bilimsel araştırmalar yapılmış meğer futbolcuların(!) dış auralarında uyumsuzluk varmış. Bir araya gelince mallaşmaya başlıyorlarmış. Bunu fark eden hocalar (ki onlar için ayrı bir yazı bile yazılır, uzatmayayım, Engin ve Yılmaz'a selam, yazıya devam) madem öyle uzaklaşıp oynasınlar demişler. Bu sefer de uzun top atma ya da alan kapatma konusunda gram yeteneği olmayan bu adamlar topları stad çevresindeki dağlara, taşlara, camilere yollamaya başlamışlar.
Sözün özü bu adamlardan adam olmayacağı açıkça ortaya çıkmış, zaten Alemdar başkan "Top mu oynuyonuz pezevenkler!" deyip birine para vermemiş, onlar da çareyi kaçmak da bulmuşlar. Özellikle Sırpların kaçışı komik olmuş.
İkinci yarıya yeni bir hoca yeni bir takımla başlanmış. Kimyasal olarak biraz daha elle tutulur bir hal alınmış. Başkan her kimden nasıl akıl aldıysa mucizevi bir dönüş yapmış, akıllı hareket etmeye başlamış ama uzun sürmemiş. "6 Milyon TL riskim var" demiş bu sefer. Etrafta başkan çok CM oynuyor söylentileri dolaşmaya başlamış. Gerçek hala bilinmiyor ama en mantıklı yorum bu gibi görünüyor. Evet başkan çok CM oynuyor!
Takımdaki düzelme skorlara yansımaya başlamış. Mehter takımı misali iki ileri bir geri ama umut veren bir futbol oynayarak devam etmiş Körfez yoluna. Galatasaray'a 5 atıp tek deplasman galibiyetini almış. Takım iyi olduğu için taraftar umutlanmış. Gidişat iyiymiş ta ki lige Milli Takım'ın İspanya maçları için ara verilinceye kadar. O arada her ne olduysa bu sağlam takım da tanımlanamayan bir "şey" lerini kaybetmiş ve taraftar zaten azalmış umutlarını daha doğrusu mucize beklentilerini biraz daha derinlere gömmüş.
Hala ulaşmaya çalışanlar, fener tutanlar, sesimi duyan var mı??? diye bağıranlar varmış ama gerçekçi olanlar odun toplayalım gece soğuk olur, ateş yakmak gerekebilir demeye başlamışlar bile.
Denizli maçı?
Keşke Zinko penaltıyı atsaydı. Beraberlik de pek işe yaramayacak olsa da en azından maça gidenler bir puanla döndük derlerdi.
 

Stumble Upon Toolbar

15 Nisan 2009

4-4

Maç analizi bolca olur. Gerçekten izlemeye değer bir maçtı. Liverpool turu geçerse efsane bir maç olur düşüncem beynimde kayboldu gitti.
ŞL'de olunca Chelsea Liverpool'a ters geliyor şehir efsanemizi yaymaya başlayabiliriz.
Geçen yılki eşleşmenin uzatmalara giden ikinci maçı aşağıdaki dramatik fotoğraf ile aklımıza kazınmıştı. Maçtan hemen önce annesini kaybeden Lampard'ın attığı penaltı golünün ardından gökyüzünü gösterip onun anısına taktıkları siyah bandı öpmesi içimizi cız ettirmişti.
Aynı Lampard hemen hemen aynı zamanlarda bu kez zaman herşeyin ilacıdır mesajı verdi ve Roma'da olası Manu-Chelsea finali için dua etmeye başladı.
Cech geceyi kariyerine yeni bir leke daha ekleyerek bitirdikten sonra Barcelona karşısında edebildikleri tüm dualara daha bir ihtiyaçları olacak.
Tüm goller burada.

Geçen sene



Bu sene

Stumble Upon Toolbar

12 Nisan 2009

Medyum Olmaya Gerek Yok!

Beşiktaş maçı yazısında bilinçli olarak penaltı pozisyonuna değinmedim çünkü bunlardan bahsetmenin ne kadar gereksiz olduğunu bu sezon bir kez daha anlamış oldum ve aldığım karar gereği ne hikmetse hiç kimsenin değiştirmeye gücünün yetmediği olayları yok saymanın en doğru karar olduğunu düşünüyordum.
Sadıgov'un vücuduna yapışık koluna çarpan topa Bülent Yıldırım'ın penaltı çalması bu sebeplerden dolayı ilginç de değil. Çok normal, çok beklendik bir karar, zaten dakika 75 olmuş.
Neyse derdim sadece Ege Görgün'ün hatırlatması ile 19 Ekim 2008 tarihinde ilk yarıdaki Fenerbahçe maçı sonrası yazdıklarımı tekrar hatırlatmak. Hep aynı hikaye, hep aynı isimler, hep aynı olaylar. Fenerbahçe-Arsenal maçı 3 farkla bitmişti, Milli Takım ile ilgili bölüm de an itibariyle cuk oturmuş durumda. Çok akıllı birisi olduğumu söyleyemem, medyumvari güçlerim de yok. Bu yazılanları isteyen kabul eder, isteyen etmez, etmeyenlere tek tavsiyem gözlüklerini çıkarıp bakmaları, başka da sözüm yok.

14 Takımlı Komedya; Eyyam, Gasp, Haksızlık, Hırsızlık, Hepsi Bir Arada!


Maçtan önce bütün hafta konuşulanlar aynıydı dolayısıyla beklenmedik bir son desem yalan olur. Evet bekliyorduk. Yılmaz Vural’ın deyimiyle “takdir hakları denilen lanet şey”in hep Fenerbahçe’den yana olmasını bekliyorduk ve beklediğimiz fazlasıyla oldu. Aslında bu da işin kılıfı, sonuçta hakem kişisi Bülent Yıldırım, Selçuk Dereli gibi “Genç hakemlere eyyam yapma kılavuzu” şeklinde bu işin kitabını yazabilecek yeteneğe sahip isimlerden biri olunca maçı katlettiklerine dair elde avuçta çok fazla matematiksel veri olmayabiliyor. Bu maça özel olarak elimizde veri de var aslında. Fener’in golünün 90+ kaçıncı dakikada geldiği belli değil, 90+5 olmadığı kesin ama bizi asıl isyan ettiren olay bu değil zaten, cehennemin dibine dakikası, bir takım adam gibi oynadıktan (oynatıldıktan, hakem tarafından oynamasına izin verildikten) sonra istersen 150 dakika oynat. Maçtan sonra birilerini arayıp “Abi 170 dakika oynattım, sizinkiler beceriksiz, valla ben de gol atardım ama çok dikkat çeker” diyebilirsin ama bari bir bırak bir müsaade et, bu takıma gönül vermiş binlerce insanın ahını alma, o stada girmek için çalışıp emeğiyle parasını kazanmış, o parayı gönül verdiği kulübünü izlemek için harcamış insanların emeklerini çalıp götürme, mikron seviyesinde Allah inancı olan herhangi bir insan bunu yapamaz zaten. Tamam hiçbir manevi değerin olmasın, küfür yemeye de alışkınsındır, bazen haklı bazen haksız olur, kendini kandırıp nasıl olsa bu da haksız dersin, bir kulağından girer diğerinden çıkar, hiçbir şey yapma, hiç kimseyi takma ama Allah aşkına gram Allah’tan kork! Orada çaldığın emek maçtan sonra formasını almak için Semih’e koşan Serdar Kulbilge’nin emeği değil ki. Futbolcular bugün var, yarın yok ama oraya yıllardır gelen taraftarlar var, bir maça girebilmek için para biriktirmek zorunda kalan insanlar var, bilet parası dışında para harcayacak durumu olmadığı için 90 dakika aç kalan insanlar var, hiçkimseye acımıyorsun bari onlara acı.

Sistemdeki bozukluk herşeyin başı aslında. Çingeneye makam vermişler ilk iş babasını asmış. Yine Yılmaz hocam ne güzel söylemiş, Tanrı mısın? Kimsin sen yahu? Benim tribünden çok net gördüğüm 3 topu elle almayı görmedin, numaralı önündeki yan hakemle ikiniz yoktan faul yapma yarışması yaptınız, ilk yarıda Serhat gole giderken ofsayt diye kestin – alakası yok-, maçı ellerinle bir taraftan bir tarafa vermek için elinden geleni yaptın, muvaffak oldun. Ne oldu? Ne olmuş olabilir? Hakem diye gönderilen ve saha içinde herşeyi yapma hakkı verilen bir adam maça bir tarafı kollamak üzere çıkmış ve sonuçta amacına ulaşmış. Peki bu durumda ne oluyor? Eğer bu hakemin ya da onu yöneten kimselerin bu olaydan şahsi çıkarları yoksa bunun nasıl bir açıklaması olabilir?
Açık seçik söyleyeyim Türkiye Cumhuriyeti’nin futbol organizasyonu anlamını yitirmiştir. 4 takımın maddi-manevi kollandığı bir ligde diğerlerinin ne işi var? Ne yapıyoruz? Neyin savaşını veriyoruz? Benim sesim neden kısıldı ki? Ne parası verdim ben maça girmek için? Sahadaki mücadelenin amacı ne? Niye koşturup duruyor koca adamlar? Sevilla’lı Puerta gibi bir gün birisi düşse kalp krizi geçirse ölse ne için ölmüş olacak? Onların da tek amacı bilmem kaç bin ytl alıp şovun bir parçası olmak mı? Bir başka anlayamadığım Anadolu kulüplerinin yöneticileri. Bir kulübün başkanı olmak herşeyinden sorumlu olmak demektir. Bu kadar insanın temsilciliğini sen yapıyorsun. Senin de bir misyonunun bir vizyonunun olması gerek. Nasıl içine siner bu hakkaniyetsizlik? Nasıl kabullenirsin? Maçtan sonra verdiğin tepkiyi maçtan önce neden veremezsin? Bu kadar kulüp yöneticisi nasıl bir araya gelip ortak bir karar alamazlar? Kör müsünüz, görmüyor musunuz? Yoksa bu tip olaylarda sadece başına gelen mi hassas oluyor? Madem maçtan önce maçın kime verileceği kararı alınıyor bu 14 takım ne iş yapar? 4 takımın kendini eğlediği bir ligden fazlası sunulmuyor bize. Biz de koyun sürüsü gibi izlemeye devam ediyoruz. Aslında 4 de değil 3,5. Medya 3,5 takımı pohpohluyor, medya gazına gelen verileni almaya alışmış sorgulama yeteneğinden nasibini almamış, aidiyet duygusu taşımayan ayrı bir koyun sürüsü 3,5 takım destekçisiyiz diye Türkiye’nin dört bir yanında hiçbir emekleri, ortak noktaları, bağlantıları olmadığı halde birbirine caka satıyor, devran böyle dönüp gidiyor.
Milli Takım’a oyuncu yetişmiyor, Estonya’yı bile yenemiyor. Balına bir 3.lük bir yarı final. Avrupa’da söz sahibi olmak zaten mümkün değil. Beşiktaş gider 8 yer, Galatasaray gider 5 yer, dönerler yine annelerinin liginde birbirlerini yerler. Filler tepişirken de ezilen hep çimenler olur. Aynı senaryoyu Fener’in Arsenal maçında da izleyeceğiz. Arsenal’in üç farktan az atması çok büyük sürpriz olur. Sonra ne olur? Ne olacak ki dönerler Ankara BB’yi yenerler falan filan…
Yılmaz hocamın ağzını öpeyim. Spor yazarlarını zaten geçtim, antrenörlerin bile çoğu bunları söylemeye çekinir hale gelmiş çünkü düzen kabullenilmiş, sorgulama yok, adalet isteyen yok, istemeden de almak yok..
"Bu bize yapılmış bir terbiyesizliktir. Deniliyor ki, 5 dakika en az süredir. Ama uzatma için verilen bir süreyi 1 saniye geçiyorsa bitireceksin. Semih 2 kere faul yapıyor, atmıyorsun. Uğur faul yapıyor, atmıyorsun. Takdir hakkı denilen lanet şeyi hep rakipten yana kullanıyorsun.
Sonra geliyorsun beni saha dışına çıkarıyorsun. Zaten 90+5 olmuş daha ne yapıyorsun yani? Tanrı mısın sen be! Oyuncuma taktik veremeyecek miyim?
Oyuna mı konsantre oluyorsun bana mı anlamadım, sürekli bir uyarı halindeler. Biz kendimizle uğraşıyoruz, siz neden bizle uğraşıyorsunuz? Bu ülkede bir tane hakem yok. Tebrik ediyorum kendilerini, utansınlar! 10 sene oldu bir tanesi gidip Avrupa’da düzgün bir maç yönetemedi. İnsanlarda yürek yoksa böyle oluyor işte. Ben antrenörlük yapsam ne olur yapmasam ne olur. Yıllardır aynı şeyi konuşuyoruz, bu kadar basiretsizlik olmaz. Ne oldu kazandılar da, bir tarafı sevindiriyorsun, diğer taraf ne olursa olsun. Ne ala memleket!
Napıyorsun yani dünyayı mı kurtarıyorsun?"
Spormuş, centilmenlikmiş, dostlukmuş, kardeşlikmiş..
Hadi lan ordan!!

Stumble Upon Toolbar

11 Nisan 2009

Oysa Herşey Ne Güzel Başlamıştı Vol:2


İlk yarıdaki Beşiktaş maçının ardından oysa herşey ne güzel başlamıştı demiştik. Beşiktaş ile oynadığımız ve oynayacağımız bütün maçlara aynı başlığı kullansak yeri olacak sanırım. Geçen hafta 6 puanlık maçı kaybetmenin moral bozukluğu takımın üstünde yok gibiydi sanki ama Erhan Altın o acı tecrübeyi birilerine ödetmek derdindeydi.
Geçen hafta hatalı bir gol yiyen Kılıç'ı keserek başladı maça. Benim için kalede Kılıç veya Serdar'ın oynaması arasında ciddi bir fark yok. Zaten bu maçta kalecilik herhangi bir durum da olmadı. Sağ bekte Ross yerine Adem tercihini anlamak çok kolay değil. Adem mücadeleci bir oyuncu ama savunma yapmak gibi bir yeteneği maalesef yok. Ross'dan daha iyi olabileceğini düşündüren nedir anlam veremedim. Son haftaların uyuyan güzeli Ergün Teber yerine de etkisiz eleman Cesar vardı. Fenerbahçe maçında attığı golün dışında bütün sezonu Casper modunda geçiren bir başka oyuncumuzdur kendileri. Orta sahada Hasan Uğur'a da görev verilince o uyumlu takım çorbaya dönmüş oldu. İdeal 11'den 4 farklı oyuncu ile sahadaydık, Barcelona olmuşuz da bizim haberimiz yokmuş meğer.
Henüz 2.dakikada Taner'in kendisine yakışır topuk pasıyla her daim bal yapmayan arı olarak nitelendirdiğimiz Akeem kendisinden beklenmeyecek bir gol attı. O golü attıktan sonra tekrar kendi kimliğine dönüp sağa sola koşuşturup durdu maç boyunca. 5.dakikada Taner'in sakatlanması kötü zamanların habercisi gibiydi sanki. Belki gol yeseydik bu kadar üzülmezdim. Hep aklımdaydı. İyi güzel gidiyoruz da şu Taner'in başına bir hal gelirse halimiz nice olur diye düşünüyordum. Korktuğum başıma en zor maçlarımızdan birinde hem de maç içinde geldi. Maçtan önce olmuş olsa belki oyun sistemi duruma göre değiştirilebilir. Kısıtlı kadroda ne kadar faydalı olur tartışılır ama şu durumdan iyi olacağına eminim. Oyuna maçın sonlarında girdiğinde etkili olabilen Serdar Topraktepe bu yaştan sonra 90 dakika futbol oynayacak halim yok ya der gibiydi. Koşmasını, hücumda pres yapmasını zaten beklemiyordum da hiç değilse maçı kırabilecek pozisyonda topu altıpastan uzaya vurmasaydı. Başka da ciddi bir etkinliği olmadı zaten. En kötüsü de 4-5-1 gibi oynadığımız bölümlerde Akeem'in kanada gelip Serdar'ın hücumda tek kalmış olmasıydı. Önüne top salınsa koşacak hali olmadığı için sistemimiz otomatikman 4-5-0 olmuş oldu.
Savunmanın iki kanadında birden hem ilk onbire hem de bulundukları mevkilere yabancı iki oyuncu oynayınca savunma uyumsuzluğu kaçınılmaz oldu. O bölgede ayakta kalan tek oyuncumuz Sadıgov'du diyebilirim. Özellikle ilk yarıda hem sağdan hem soldan gelen ataklara en kritik müdahaleler ondan geldi. Yek başıma yetişemirem dediği 75.dakika ve sonrasında da film koptu zaten.
Mevcut kadro ve moral ile verebileceğimiz en iyi mücadelelerden birini verdik. Oyun kalitesinden bahsetmenin gereksiz olduğu bir dönemdeyiz, öyle bir beklentimiz de yok. Sezon başından beri kangren halini alan elde edilen skoru tutamama hastalığımız uzvun kesilmesi ile sonuçlanacak.
Şu duruma rağmen konduramıyorum ama kendimizi yavaş yavaş acı sona hazırlasak iyi olacak sanırım.
Askıya alınan dertler birer birer masaya koyulacak artık. İbrahim Karaosmanoğlu'nun tekrar başkan seçilmesi, Serhan Gürkan'ın tüm kredisini yitirmesi, borçlar, hacizler, gidecekler...
Güzel bir filmdi keşke cesur kahraman ölmeseydi...

Stumble Upon Toolbar

03 Nisan 2009

Durmak Var ama Yola Devam


Bir zamandır yazmıyor ya da yazamıyor olmamla ilgisi yok aslında ama bu süreci "hayat enerjisinin bilinmeyen bir güç tarafından sömürülmesi" olarak nitelendirebilirim. Tam olarak ne ile ilişkilendirilebilir ondan da emin değilim. Bayılmadığım bir işi yapıyor olmam ya da beni seven bir dişiden ayrılıp beni pek de sevmeyen bir başka dişinin peşine düşmüş olmam bu durumda etkili olabilir. Sigarayı bırakmış olmam da etkili olabilir malum ilk zamanlar sigarasız hayat çok bayat tadında devam eden düşünceyi aşmak da zaman istiyor. "İlham" adı verilen ama reklamlardaki "be inspired" söylemlerinden gayrı ne olduğu hakkında bilgi sahibi olmadığımız o "şey" uğramıyor nicedir yanıma.
Bu kısmi depresif haller neyin anlamı var ki yazmanın olsun sonucuna vardığında gelinen nokta, manevi olarak paha biçemeyeceğim sanal varlığım blogumun da yetim kalması ile sonuçlanıyor. Sıfırdan başlayıp ulaşılan bir dolu ziyaretçi, sanalda başlayan ama sevgi, saygı duyulan bir dolu gerçek dost, yürütülen fikirler vs vs...
Bu bir bu blog burada biter yazısı değil bu arada :) Hayatımda hiçbirşeye kolay başlamadım kolay da bırakmam sadece kimin ne kadar ilgilendiğini bilemesem de bu boşluğun nedenini açıklama gereği hissettim.  Her ne kadar benim desem de aslında blog sadece benim değil çünkü şu da bir gerçek ki bu blogu takip eden, destek veren, kendimi onlara karşı sorumlu hissettiğim insanlar var.
Velhasıl kelam dostlar böyle olmasını istesek de istemesek de bloglarımız bir köşemizden tutup bize ayna vazifesi görüyor ki ben nicedir böyle olmaması için bilinçli bir çaba içindeydim. Sonuçta herkesin sıkıntıları var ve bana kalırsa bunları paylaşmak çoğu zaman abesle iştigaldir.
Bunca yazıp futbola bağlamama şansım yok tabii. "X futbol için değer mi?" sorusu sorulduğunda yerine milyonlarca etiket koyulabilecek değişken her durumda saygıyı hak ediyor. Sosyal hayat, çevre, sevilenler, sevilmeyenler..an geliyor bir galibiyet siliyor kafamızdaki bütün saçmalıkları, en azından benim için öyle..
Hasta mıyım?
Belki de.
O zaman pazar günü kalpler bu kez Ankarada atacak, bir galibiyet herşeyi silsin diye!
 

Stumble Upon Toolbar

24 Mart 2009

Mevcut Psikoloji: Umutlu Ama Tedirgin


Ligde kalalım, ligde kalalım, ligde kalalım, ligde kalalım, ligde ka....

Stumble Upon Toolbar

22 Mart 2009

Yaz Ne Zaman?


İzmit'e alıştım alışmasına da bu havalar beni öldürecek. Ross'un İzmit'i neden sevdiği anlaşıldı. Britanya gibi mübarek her gün yağmur yağıyor. Bu yağmurlar ne zaman bitecek? Ne zaman gerçek anlamda güneş göreceğiz? Yoksa buraya hiç yaz gelmeyecek mi?
Yoksa ben mi bunalıma girdim, daha erken mi?

Stumble Upon Toolbar

Paramore - Decode


How can I decide what's right
When you're clouding up my mind?
I can't win your losing fight
All the time.

Nor can I ever own what's mine
When you're always taking sides
But you won't take away my pride.
No, not this time.
Not this time.

How did we get here?
When I used to know you so well.
But how did we get here?
Well, I think I know.

The truth is hiding in your eyes
And it's hanging on your tongue.
Just boiling in my blood.
But you think that I can't see
What kind of man that you are,
If you're a man at all.
Well, I will figure this one out
On my own.
(I'm screaming, "I love you so.")
On my own.
(My thoughts you can't decode)

How did we get here?
Well, I used to know you so well, yeah.
But how did we get here?
Well, I think I know.

Do you see what we've done?
We've gone and made such fools
Of ourselves.
Do you see what we've done?
We've gone and made such fools
Of ourselves.

Yeah. Yeah.

How did we get here?
Well, I used to know you so well, yeah, yeah.
How did we get here?
Well, I used to know you so well.
I think I know.
I think I know.

There is something I see in you.
It might kill me.
I want it to be true.

 

Stumble Upon Toolbar

Son Perdenin Bir Öncesi


İyi midir kötü mü bilemedim ama ilk defa bir maçı futbol oynamadan kazanmış olduk. Kaybettiğimiz maçlarda çok iyi oynadığımız olmuştu ki bunun en dramatik örneği 1-0 öne geçip hakem Özgüç Türkalp marifetiyle kaybettiğimiz Kayserispor maçıydı. Geçen hafta hem atmosfer hem güçlü bir ekibe karşı oynamış olmamız hem de futbol kalitesi anlamında üst düzey bir maç yaşamıştık. O maçtan sonra Ankaraspor maçının bizlere bir parça yavan geldiğini söyleyebilirim. Üstüne bir de hem biz hem de Ankaraspor ortaya futbol adına birşey koyamayınca süreçten çok sonuca odaklanmak zorunda kaldığımız bir maç izlemek durumunda kaldık ve mutluyuz ki sonuç istediğimiz gibi oldu.
Maçı "Dağ Tarafı Aile Çay Bahçesi" nde izledim. Bu benim lanetli dağ tarafına ilk gidişimdi. Stada diğer tribünlere oranla daha rahat girdik ve daha rahat çıktık ama maçı izlerken aynı rahatlığı yaşadığımızı söyleyemem. Burada da dile getirmişizdir. İsmet Paşa Stadı ile ilgili en ciddi sıkıntılardan biri dağ tarafının bir türlü doldurulamıyor olmasıdır. Eskişehirspor maçının ardından Ankaraspor maçında da -belki de ilk defa iki maç üst üste- bu bölüm de kısmen boşluklar olmasına rağmen doldu. Bu ilgide havanın güzel olmasının etkisi büyük mutlaka. Yeni edindiğim tecrübe ise dağ tarafı seyirci profili. Diğer bölümlerdeki hengameye karışmak istemeyen bayanlar, çocuklar ve yaşlılar bu bölümü tercih ediyorlar. Sonuçta herkesin maça gitme hakkı var ve o bölümün de kimler oturuyor olursa olsun dolması iyidir ama bizim gibi kanı kaynayanların o bölümden mümkün olduğunca uzak durmasında fayda var. Öyle ki gollerde bile layığıyla sevinemedik desem yeridir. Maçtan sonra neden sevinemediğimiz ile ilgili biz de Aykut Kocaman'ın yaptığı yorumu yaptık "Ne olduğunu anlamadık".
Çok anlatılası bir maç olduğunu söyleyemem. İlk yarım saat her iki takımın da saman alevi tadında atakları vardı ama hücumcuların beceriksizlikleri yüzünden eridi gitti. Skor tabelasına bakıldığında iki gol ve bir asistle iyi bir maç çıkarmış gibi görünen Taner geçtiğimiz haftadan çok çok üstün bir oyun sergilemedi. Bu maçta geçtiğimiz hafta kendisi için alınan önlemler de alınmamıştı. Üşenmedim, saydım, tam 6 kez son savunmacı ile karşı karşıya kaldı. Bu pozisyonların bazılarında topa vurmakta gecikti, bazılarında kendisine uygun şut pozisyonu hazırlayamadı, bazılarında da pas vermesi gerekirken şut çekti ve top savunmaya takıldı. İki gol atmış ve bir asist yapmış bir oyuncudan daha ne bekliyorsun sorusuna verebileceğim bir yanıt yok ama Taner'in bu sayıların çok üstüne çıkma şansı vardı ve değerlendiremedi.
Maçın kolay kırılmasını sağlayan olay gollerin çok kısa bir aralık içinde gelmiş olması. 32.dakikada 1-0 öne geçtiğimizde pozisyon kısırı bu maçın böyle bitmesinin olası olduğunu düşünmüştüm. Hemen iki dakika sonra ise yine geçtiğimiz hafta attığımız gole benzer olmayacak bir olay oldu ve Murat Hacıoğlu kafayla gol attı. İlk yarının sonunda büyük ölçüde Akeem'in azmi ile gelişen pozisyonu Taner'in tamamlaması ise maç sonucunun daha ilk yarıdan belirlenmesine neden oldu.
Maçın en korkutucu anı ise 35.dakikada Kılıç ile Muhammet Hanifi'nin çarpışmasıydı. Ortaya doğru gelen topu Kılıç yumruklamak istedi, yumrukladı ama yumruğun bir kısmı Muhammet'e geldi, üstüne bir de sert bir şekilde çarpıştılar. Bütün oyuncular yerde kalan iki oyuncunun başında toplandılar, bazıları kenara değişiklik işareti yaptı. O anda dikkatimi Taner çekti. Herkes tedirgindi ama Taner resmen ağlamaklı oldu. Muhammet'e çok ciddi birşey olabileceğinden endişe ettik. Zaten pozisyonun hemen ardından ambulansla hastaneye götürülmüş olması ciddi bir durum olduğunun göstergesiydi. Maçtan sonra öğrendiğimize göre köprücük kemiği kırılmış. Oyuncular yerdeyken maraton tribününün "Kılıç'a ne oldu bize söyleyin" tezahüratı ve Muhammet'in hem sedyeyle oyun dışına alınırken hem de ambulansla stadı terk ederken bütün stad tarafından alkışlanmış olması olayla ilgili iki güzel anektod.
Ankaraspor'un en büyük hatası İzmit'e beraberlik için gelmiş olmasıydı. Gerek savunmacıların hücuma destek olmayışından gerekse kullandıkları aut ve kornerleri fazlasıyla ağırdan almış olmalarından bu durumu anlayabiliyoruz.
İlk yarı 3-0 sonuçlanınca her iki takımın da ikinci yarıya farklı kimliklerle çıkacağını tahmin etmek zor değildi, öyle de oldu. Biz biraz daha skoru korumaya yönelik oynadık, Ankaraspor da haklı olarak daha fazla hücuma yöneldi. Hal böyle olunca oyuna biraz daha hareket biraz daha renk gelmiş oldu. Durumu 3-1 yaptıklarında oyun olarak bir parça düşmüş olmamızın da etkisiyle tedirgin olmadım desem yalan olur. Ankaraspor'un dakikalarca top çevirdiği ve müdahale edemediğimiz anlar oldu ama sonuca gitmeyi başaramadılar.
Sadıgov aynı standardını sürdürüyor. Zamanlama ve pozisyon alma konusunda gerçekten üst düzey bir oyuncu ama savunmadaki diğer 3 isim Muhammet Özdin, Ross ve özellikle Ergün Teber için aynı şeyi söyleyemem. Ross yine Fenerbahçe maçı havasındaydı. İlk günlerdeki hırsı ve akıllı oyununu aratıyor. Hücumu desteklediği zamanlarda etkili olmasına rağmen onun olduğu bölgeden çok fazla atak oldu. Bu durumda Adem'in veremediği desteğin payı da büyük. Ergün geldiği günden beri en kötü futbolunu oynadı. Ne kademeye girebildi, ne top kapabildi ne de attığı paslar yerini buldu. Erhan Altın'ın ikinci yarıya Ergün'ün yerine Hamza veya Cesar'la başlayabileceğini düşündüm ama Ergün o haliyle 90 dakikayı tamamladı.
Erhan Altın'ın bir başka hem günah hem sevabı olan durum ise Hasan Uğur'u oyuna almış olması. 3.gol sonrası dengesiz sevinen Levent Kartop'un kaburga kemikleri ezilmiş. İlk yarı sonunda yere yattı kaldı. İkinci yarıya ise onun yerine Hasan Uğur ile başladık. İlk oynadığı Hacettepe maçından sonra da yazdığım üzere çok panik bir futbolcu ve bana kalırsa bu lig için çok yetersiz. Oyunda kaldığı süre içinde üst üste birkaç kez saçmalayınca Erhan hoca ona 23 dakika sabredebildi. Hasan'ın yerine Hamza'yı oyuna aldı ve orta sahada biraz daha dayanıklı bir hal aldık. Bu dakikadan sonra başta Murat Hacıoğlu'nun altıpastan üstten auta attığı pozisyon olmak üzere çok ciddi birkaç pozisyon bulduk ama değerlendiremedik.
5 maçta 11 puan gerçekten çok güzel bir istatistik. İlk yarı boyunca yapması gereken hiçbirşeyi yapmayan bir futbolcu grubu, üstüne beceriksiz iki hoca, üstüne gelenler-gidenler derken hatırlamak istemediğimiz kötülükte bir dönem yaşadık. Artık sular duruldu hatta nehir ters yöne doğru akmaya başladı. İki hafta sonra Ankara'da Ankaragücü'nü de yenebilirsek rafting yapılabilecek kıvama gelecek. Mevcut puan durumunda 10.sıradaki Gençlerbirliği'nden daha az şansımız olduğunu artık kimse söyleyemez. Umalım ki bu güzel gidişat bozulmasın. Lig başında söylediğimiz ama alınan kötü sonuçlar ile yutmak zorunda kaldığımız sözümüzü tekrarlayalım.
Kocaelispor bu lige yakışıyor, hem de herşeyiyle.
 

Stumble Upon Toolbar

18 Mart 2009

Tanıl Bora: Amok Koşucusu Körfez


" Amok koşusu: Ölümü göze alarak düşman saflara atılan veya zamanımızda daha çok kullanılan anlamıyla, cinnet halinde kalabalığa dalan intihar saldırısı. Futbolun dramaturjisinde de yeri var Amok mecazının: Düştü gözüyle bakılan, kaybedecek şeyi kalmamış takımın cuşa gelmesi, içine cin girmiş gibi oynaması, olmadık maçları kazanması. Amok’un Amok olması için, yine de düşmesi lazım tabii sonunda; trajik kahramanlık öyle kemale eriyor ne yazık ki. Amok koşucularına, lig tarihinin şeref tablosunda bir sütun açmalıdır bana kalırsa. İlk akla gelen adaylar: Önceki sezonun Erciyesspor’u, 1998/99’un Sakaryaspor’u, 1997/98’in Şekerspor’u.
İşte, Kocaelispor da zamanımızın böyle bir kahramanı! Kadrosu kaç süzgecin artığı, göğüs reklamını bile maç başına bulabiliyor. Telaşsız ve sebatkar inadıyla, Saracoğlu’ndan da bir beraberlik sökmeyi başardı. Erhan Altın, nasıl da aydınlık bakışlı ve güleç bir ‘hoca’. Maço havalardan uzaklığıyla, sıcaklığıyla, gönlümüzü ferahlatıyor. Bu arada, Bener Onar beğenmiş ama o Celtic taklidi forma, Süperlig’in gardrobunu takdir ettiğim Körfez’in en sakil kıyafetiydi. "

Formaları sezon başında da beğenmemişti Tanıl Bey ama bu forma gerçekten "Körfez" değildi. Katıldım.

Yazının tamamı : Günah keçisi, kahraman ve amokçu...

Stumble Upon Toolbar

15 Mart 2009

Umut Yolu Yokuştur


İlk yarı sonunda hatta 4-0 kazandığımız Hacettepe maçından hemen önce bu duruma gelebileceğimiz söylense güler geçerdim. Futbolun gerçekleri kabul ettiğimiz bütün genel geçer önyargılarımızı yerle bir eden yeni bir gerçekle karşı karşıyayız. İlk yarıda 16 maçta 9 puan toplayabilmiştik buna karşılık sadece son 4 maçta 8 puan toplamayı başardık. Üstelik bu 4 maçın biri Ali Sami Yen'de biri Kadıköy'de biri de Bursa'da oynandı. İç sahada yendiğimiz Eskişehirspor ise yabana atılacak bir takım değil. Bu beklenmedik gelişim ligde kalma ümitlerimizin tavan yapmasına neden oldu. Zaten Eskişehirspor maçına girememiş olmamın ve Kadıköy'de Cuma günü 44 TL bilet fiyatına rağmen 1500 civarı taraftarımızın misafir takım tribününü doldurmuş olmasının başka bir izahı yok.
Stada girdiğimizde saat 18:00'di. Kapılar açılır açılmaz içeri dalan ilk Körfezliler olduk. Bizim için ayrılan iki tribün katından yukarıda olanı tercih etmemiz ikinci bir taşınma telaşı yaşamamızı engellemiş oldu çünkü aşağı tribünde oturanların hepsi daha sonra yukarı tribüne alındı. Kalabalık grup geldiğinde saat 19:00 civarıydı sanırım. Tribünlerin boş halini gördüğümde oranın tamamen dolacağına hiç ihtimal vermemiştim, tribünlerden aşağı bakıp gelenleri gördüğümde ise bu bölüm bize yetecek mi diye endişe duymaya başladım. Yaptığım hesaplara göre yaklaşık 1500 kişi vardık. Farklı sebeplerden dolayı Fenerbahçe tribünlerinde oturmayı tercih eden 100-200 Körfezli olabileceğini de düşünürsek Şükrü Saracoğlu'nda 1600-1700 kalbin Körfez için attığını söyleyebiliriz. "Orada ne kadar İzmitli varsa!" tezahüratı bu kişiler için geçerli değildi pek tabii ki. Sonuçta olayı farklı bir bakış açısı ile görebilecek ajanlara da ihtiyacımız var.
Sesimiz çok fazla çıkmaya başladığında müzik yayınının son ses açılması dışında İsmet Paşa'dan farklı bir atmosfer yoktu. Serdar Topraktepe'nin de bizim bulunduğumuz tribünlere gelip maçı Hodri Meydan ile izlemiş olması takım ile taraftarın ne kadar iç içe, ne kadar bütün olduğunun bir göstergesi oldu. Yine avazımız çıktığı kadar bağırdık, yine bütün futbolcularımızı tek tek çağırıp selamladık. Ross hariç hepsi geldi. O da Rosrosrosros sesine anlam veremediği ya da artık maçın başlamasına yakın sesimiz karşı tarafa ulaşmadığı için gelmedi ama ilk onbir sahaya çıkar çıkmaz içeriden aldığı istihbarat ile koşa koşa gelip bizi selamladı ve maça döndü.
Maç başlar başlamaz "Körfezim bak işte" ile başladık ama maalesef 2,5 dakika sonra Carlos'un golü geldi. Gole rağmen kolay teslim olmayacağımızdan emindik ama bu kadar erken bir gol yemeyi hiç beklemiyorduk. Neyse ki birkaç dakika içinde takım da toparlandı, biz de. Oyunun kontrolünü yavaş yavaş ele geçirmeyi başardığımızda Saracoğlu yine İsmet Paşa havasına büründü. Sahanın hakimi Kocaelispor, tribünlerin hakimi bizdik. 30.000 kişi birden bağırsa onları susturma şansımız olamazdı mutlaka ama Fenerbahçeliler neredeyse maçın tamamında Barcelona tribünleri tadında maçı oturdukları yerden izlemeyi tercih ettiler. En dikkat çekici hareketleri zaman geçirdiği için Volkan Babacan'ı ve oyundan çıkarken Kazım'ı ıslıklamaları oldu.
Açıkçası maçı dikkatle izlemiş olmama rağmen bir yandan da bağırmaktan ağrıyan boğazım ve başımla uğraştığım ve tabii ara arada zıplarken izlemek durumunda kaldığım için çok derin bir teknik analize giremeyeceğim. Zaten yayınlanan bir maç, herkes izledi.
Carlos'un golü futbol maçlarının anlık hatalar ile skor değiştirdiğinin bir kanıtı gibiydi. Bir anda bomboş kaldı ve cezayı kesti. O dakikadan sonra özellikle Uğur Boral'ın soldan bindirmeleri beni çok tedirgin etti. Fenerbahçe biraz da şanslıydı. Bizim ara toplarımız hep birilerine çarpıp nihayet bulurken Fenerbahçe'nin topları bir şekilde doğru adama ulaşmayı biliyordu. Sadıgov ve Muhammet Özdin'in günlerinde olmaları en büyük avantajlarımızdan biriydi. Sadıgov ilk defa forma giydiği Hacettepe maçından beri belli bir standardın altına düşmeden oynamayı sürdürüyor. Muhammet Özdin için ise ayrı bir parantez açmak lazım. Bu maçta geçtiğimiz sezondan kalan 4 oyuncu sahadaydı. Kılıçarslan, Taner, Adem ve Muhammet. Geçtiğimiz sezon Süper Lig'e çıkan takımda en dikkat çekici 4 ismi saymamı isteseler Muhammet'i ilk 4 içine koymazdım. Adem konusunu hiç açmıyorum, herkes gibi ben de nasıl olup da hala oynadığını çözebilmiş değilim. Sivas maçında dikkat çekici bir futbol ortaya koyan Muhammet geçtiğimiz yıldan bu yana kendisini çok geliştirdi. Geçtiğimiz yıl stoperin biri banko Ufuk Çam oluyordu. Yanındaki isim ise İskender ya da Muhammet. Yani Bank Asya'da bile banko oyuncu olmayı başaramamış bir isimden söz ediyoruz. Bugün geldiği noktaya saygı duymak gerek.
İlk 15 dakikadaki aslında çok da rahatsız edici olmayan Fenerbahçe baskısı bittiğinde sazı elimize aldık. Solda Hacıoğlu ve Ergün Teber çok iyi bir uyum içinde. Sağ taraf ise biraz daha pasif kalıyor. Her daim övgü ile söz ettiğim ama bu maçta girdiği birkaç kademe dışında dikkat çekici bir oyun sergileyemeyen Ross ile Adem özellikle hücumda pek etkili olamıyorlar. Akeem'in onlara yaklaşması gerekiyor, bu sefer de Taner ortada çok yalnız kalıyor.
Taner'e bu maçta daha önceki maçlardan alışkın olduğumuz ara paslarını ulaştırmayı başaramadık. Neredeyse bütün maçı Lugano'nun kucağında geçiren Taner bu tip paslar da alamayınca oldukça etkisiz göründü.
Bence en güçlü olduğumuz yer Levent Kartop ve N'Sumbu'nun bulunduğu orta sahanın ortası. Levent ilk transfer edildiğinde bu sezon yapılan diğer transferlerden bir farkı olmadığını düşünmüştüm ama görüyoruz ki hem hücum hem savunmada oldukça etkili bir oyun sergiliyor. Özellikle kondisyonuna şapka çıkartıyorum. Adam resmen yorulmuyor. Zaten bu maçta futbolcularımızda nasıl bir heves nasıl bir hırs vardı anlam veremedim. Her maç ilk devre sonunda kesilen Murat Hacıoğlu 70.dakikada depar attı. N'Sumbu bir de şut çekmeyi becerebilse değil Türkiye Avrupa'nın birçok üst düzey kulübünde rahatlıkla oynayabilir. Hem güçlü hem de akıllı bir oyuncu. Pasları çoğunlukla garanti yerlere atıyor. Bulunduğu mevki itibariyle top kaptırmasının çok riskli olacağının bilincinde. Bütün bu olumlu gerçekler birleşince de ortaya böyle bir başarı öyküsü çıkıyor ve sezon başına ettiğimiz isyan bir kat daha artıyor.
Attığımız gol de futbolun ilginç bir oyun olduğunun bir başka göstergesi. Ben bu golü "Bozuk bir saat bile en az günde iki kez doğru zamanı gösterir" sözü ile açıklıyorum. Adem Çalık sol ayağıyla orta yapacak, hem de doğru yere!!! 1.30 boyuyla Cesar -evet Cesar- kafa vuracak ve gol olacak...Hadi canım!!!

Stumble Upon Toolbar

14 Mart 2009

Mehmet Demirkol: Efsane Kocaeli!

" Dün akşamki maç Fenerbahçe’yi oynatmayan Kocaeli’nin sonucuna karar verdiği bir oyun oldu
Sezon başında, transferin son gününde 8-10 transfer yaparak lige son anda girebilen bir takım Kocaeli.
Devre arasında ücretlerini alamadıkları için takımın yarısı sözleşmelerini feshetti. Ardından ülkenin en garip oyuncu karmalarından birini oluşturdular. Şu ana kadar 40’ı aşkın oyuncu ligde Kocaeli forması giydi.
Bir sezon içinde birden fazla kez hocasından oyuncusuna, bu kadar değişmiş bir takımın bu kadar günün şartlarına uygun oynayabilmesini nasıl anlatacağız? Doğru yerleşim, doğru yardımlaşma, doğru enerji kullanımı ve sonuçta ligin şampiyonluk adayı ne kadar pozisyona giriyorsa, Kocaeli de o kadar pozisyona girmiş. Maçı birinci dakikasında Roberto Carlos’un golüyle geri düşmesine rağmen ayakta kalabilmeleri Galatasaray maçından sonra, bunu bir kez daha yapabilmeleri bunca sistemsizliğin içinde sistemli olabilmelerinin sonucu değil mi?
Dün akşamki maç Fenerbahçe’yi oynatmayan Kocaeli’nin sonucuna karar verdiği bir oyun oldu. İlk dakikada gelen gole rağmen Alex’le, Semih’in arasındaki bağlantıyı kesip, ikisini de derin bir yalnızlığa ittiler.
Burada sadece Aragones’in bir tercihi üzerinden bir Fenerbahçe eleştirisi yapmak mümkün olabilir. Deivid yoksa, Kazım mı yoksa Güiza’yla mı oynamak daha akıllıca olur. Hem de Kocaeli böylesi yıkıcı bir Semih-Alex bağlantı koparma eylemi içindeyken.
Yoksa dünkü oyun tamamen Kocaelispor üzerinden görülmeli. Bu takımın şampiyonluğa oynadığını da görmüştük, ama o zaman da ancak bu kadar etkileyiciydiler.
Şimdi tabii durup bir düşünmek gerekiyor. Bu kadar yönetim saçmalığından, bu kadar kaostan bu güzel iş nasıl çıkıyor? Onun da cevabı lig sıralamasında herhalde... "
Benim hikayem akşama kaldı, umarım...

Stumble Upon Toolbar

03 Mart 2009

Smyrna&Nicomedia



İzmir'i çok özlemişim. Yazı sıcak ama ayrı güzel kışı ayrı güzel. Biraz uzak kalınca kızının deniz, denizinin kız koktuğu daha iyi anlaşılıyor. Kalbi ikiye bölmek ne zor işmiş. Biraz İzmir biraz İzmit ama olsun her yerden birşeyler almış olmanın tadı da bir başka.
Araya giren eğitimle blogu aksattık. Aslında post girme imkanım olsa da bu yönden de biraz dinlenmek istedim. Hem hatalar azalır belki önümüzdeki günlerde :)
Bir yanda iş, eğitim, bir yanda giderilen hasretler, bir yanda bitmek bilmeyen gönül buhranları...
Hayat zor be...

Stumble Upon Toolbar

26 Şubat 2009

Ne Umdum, Ne Buldum?

Yok arkadaş, kesinlikle karar verdim ki google bizimle birşey geçiyor. Arama mantığını sevdiğim google'ı iyice saçmalamaya başladı. İşte bir vatandaşın araması ve çıkan sonuç :



Yorum yapma özürlü sistematik işte ne olacak. Terminatör klonu pis makineler, asla dünyayı elimizden alamayacaksınız! I, Robot'a sevgilerimle!



Stumble Upon Toolbar

Keyifsiz


Bundan sonra maç tercihim üst düzey iki takımın oynadığı maç olmayacak. Maçtaki güzel hareketler, estetik oyun önemli olsa da ben de herkes gibi gol görmeyi severim. Maçın adı Real-Liverpool olunca ne olacağı belli olmaz diye bu maçı izlemeyi tercih ettim. Diğer taraftan Sporting-Bayern maçının adı bu maça göre pek cezbedici değildi açıkçası. Gol görmek için 82 dakika beklemek zorunda kaldık. Golün dışında çoğu uzaktan şutlar ile olmak üzere birkaç görmeye değer pozisyon vardı. Bu pozisyonlardan en güzeli Xabi Alonso'nun ilk yarı biterken kendi yarı sahasından Casillas'ı avlamaya çalıştığı pozisyondu. Zaten maçla ilgili aklımda kalan iki olaydan biri bu şut bir diğeri de Guti'nin yarım çıkmış bıyıklarıydı. Dün oynanan Inter-Manu maçından daha keyifli bir maç olsa da Avrupa futbolunun estetik özürlülük sendromu bu maça da yansıdı.
Açıkçası artık maç izlemekten eskisi kadar keyif almıyorum. Maçlar sadece taktik savaşı haline geldi. Endüstriyel futboldan falan bahsedecek değilim. Arada güzel maçlar izlediğimiz de oluyor ama genel olarak herkes bir yerlerini kapatma peşinde, atak yapan oyuncular da azınlıkta. Sahada ne kadar kaliteli isimler olursa olsun toplar şişirilip duruyor ya da kaliteli kalecilerden çok güzel kurtarışlar izliyoruz, bununla yetiniyoruz.
Aslında maçtan önce baktığımızda ne kadar ilginç bir görüntü vardı. Bir İspanyol takımının karşısında İspanya mandasını kabul etmiş bir İngiliz takımı. Sahada İspanyollar, İtalyanlar, Hollandalılar, Portekizliler. Torres ezeli rekabetin en önemli figürlerinden biri olarak memleketine dönmüş. Ramos Tottenham'ı batırıp gelmiş, Real'i düzeltmiş. İngilizlere ben aslında buyum demek istiyor. Benitez ligde Manu'nun gerisinde kalmış olmalarını telafi etmek istiyor. Tüm bunların sahaya yansıması ise birkaç güzel hareket, o kadar.
Kısa birkaç not aktarmak gerekirse, Torres gerisinde bıraktığı Barnebau kariyerinden farklı olmayarak etkisizdi. Pepe bir pozisyon hariç nefes aldırmadı. Tribünlerden gelen tepkinin de etkisiyle sinirleri fazlasıyla gerildi. Sarı kartı da görünce Rafa daha fazla düşmesine engel oldu ve Babbel ile değiştirdi. Benayoun ve Kuyt'ın da çok etkili olduklarını söyleyemeyiz. Zaten iki takım da duran toplar hariç çok adamla hücum etmediler. Higuain, Raul'u besleyebilse çok farklı olurdu. Dünyada hücumda duracağı yeri en iyi bilen forvetlerden biri olan Raul her zaman olduğu gibi doğru noktalara yöneldi ama başta Higuain ardından Guti ve Robben onun koştuğu bölgelere topu aktarmayı başaramadılar.
Maçla ilgili en güzel olay ise 90.dakikada 5000 Liverpool taraftarının hep bir ağızdan söyleyip Barnebau'yu inlettikleri You'll Never Walk Alone.
İkinci maçlar öncesi ilk çeyrek finalist bu akşam belli oldu. Bayern 0-5 ile Sporting'i size ŞL ağır diyerek şimdiden uğurladı. Villareal'den 1-1 ile dönen Panathinaikos da gecenin avantaj sahibi takımlarından. Nihat 60.dakikada oyuna girdi. Chelsea Juve'yi kolay geçecek gibi bir görüntü var. Delle Alpi'nin kendine has havası sonucu değiştiremezse bir başka çeyrek finalist de onlar olacak.

Real Madrid 0-1 Liverpool
Villarreal 1-1 Panathinaikos
Chelsea 1-0 Juventus
Sporting Lisbon 0-5 Bayern München

Dün akşam demiştim ki :
"Bu arada Karagounis'in golü saçma sapan goller kategorisinin yeni bir örneği oldu. Geçen hafta Kopenhag'lı Christiansen'in yediği lüzumsuz golün ardından bunu da gördük. Diego Lopez'i kim dövecekse dövsün, Villareal taraftarı olsam onunla ilgili üzücü ithamlarda bulunurdum"



Bir daha da gece 24'den sonra yorgun kafayla post girersem ne olayım. Pozisyonu gördüğümde çizgiyi geçtiğine kanaat getirdim. Bu golü hakem vermediyse hakemi kim dövecekse dövsün diyorum. Bana da temiz bir sopa lazım, o da ayrı bir konu. Tanjue'ye teşekkürler, işte gerçek gol, dediği gibi gayet güzel bir gol.
Bu yazılanlar da aynen dursun, bana ders olsun.

Stumble Upon Toolbar

25 Şubat 2009

Jose'nin Çalışmadığı Yerden Çıktı


Giuseppe Meazza tribünleri Ronaldo için iyi bilenmiş. Top ayağına her geldiğinde ıslıklamaktan geri kalmadılar. Hele çalım deneyip başaramadığında yükselen alaycı ses bütünü, bir oyuncunun halet-i ruhiyesi nasıl alaşağı edilir dersi niteliğindeydi. Ronaldo pek etkilenmemiş olsa da maçı izleyip pozisyona tepki vermenin maç boyunca Forza Inter! diye bağırmaktan daha verimli olacağını bilen bir topluluk vardı.
İlk 10 dakikada savunmaların bir daha maç boyunca vermedikleri açıkları gördüğümde yaşasın bu maçta bol gol var diye düşündüm. Hücumcuların son pas ve son vuruşlardaki beceriksizliklerini gördüğümde ise eyvah bol pozisyon az gol var diye düşündüm. Savunmalar düzeldi, hücumcular da toparlandı, ikisi birden olunca sonuçta yine başladığım düşünceye döndüm, zaten maç da başladığı gibi bitti.
İki takımda da hocaları da dahil olmak üzere yıldız enflasyonu yaşanıyor olduğu için savunmalar kişilere indirgenmiş gibi görünmedi. İki istisnai ismi ayrı tutmak lazım. Top Ibrahimoviç'e geldiğinde Unitedlıların, top Ronaldo'ya geldiğinde ise Interlilerin kalp atışları biraz daha hızlandı ve bu hızlanma ayaklarına yansıdığı için daha tedbirli bir savunma anlayışı benimsediler, yine de bu anlayış abartılı değildi. Bu ikili için ayrı bir parantez açarsak Ronaldo'nun bir adım daha öne geçtiğini söyleyebiliriz. Mevki farkının da etkisiyle Ronaldo daha fazla topla oynama şansı buldu, çoğu uzaktan olmak üzere şansını daha fazla denedi. Ibrahimoviç'in sonuca yönelmekten uzak ama aslında etkili diyebileceğimiz oyununu törpüleyenler ise hücum hattında ona ihanet eden arkadaşları oldu. Adriano oyundan çıkıncaya kadar oldukça etkisizdi. Muntari maç boyu ne yaptı hiç anlam veremedim. Stankoviç ne pas ne şut anlamında beklenen etkinliği gösteremedi. Ronaldo korkusundan Santon da soldan bindirme yapmayınca hücumda çoğalma yükünü Maicon ve Zanetti sırtlamak zorunda kaldı. Maicon bile bildiğimiz Maicon'un son hareket kalitesini yansıtamadı keza Zanetti de öyle. Interli oyuncular yeterince iyi değildiler derken sanki karşılarında boş bir takım varmış gibi de davranmayalım. Kuşkusuz bu kadar etkisiz olmaları Ferguson'un Enigma misali şifrelediği kilit sisteminden kaynaklanıyordu.
Birbirine telepatik şekilde bağlı gibi oynayan O'Shea, Evans, Ferdinand, Evra dörtlü savunmasının önünde iki süpürge operatörü Carrick ve Fletcher görev yapıyordu. Van der Sar'ı da dahil edersek toplam 7 üst düzey savunmacıyı geçmek dünyadaki herhangi bir takım için basit bir olay değil, hatta hücum ikiliniz Adriano ve Ibrahimoviç olsa bile kolay değil. Yine dünyadaki herhangi bir takım için sadece 4 hücumcu ile atak yapmak da kolay değil ama bu 4 isim Ronaldo, Giggs, Berbatov ve diğerlerine uyma gayreti takdir edilebilecek Park olunca hadiseyi sayılarla ifade etmek pek anlamlı olmuyor. Örneğin Ronaldo'nun kullandığı serbest vuruşların neredeyse hepsi çok etkili şutlardı. Kalede açı kapatma makinesi Cesar olmasaydı sonuç çok farklı olabilirdi. Futbolun ilginçliği işte 1>2 hatta nadiren 1>11 sonucu bile çıkabiliyor ortaya. Her maçın matematiği kendisine özel şekilleniyor.
Cesar'ın gerek Ronaldo'nun serbest vuruşlarında gerek yine Ronaldo'nun kafa vuruşunda gerekse Giggs'in çaprazdan gelip ona nişanladığı toptaki refleks ve pozisyon alma becerisi olabilecek en üst seviyedeydi. Taner Gülleri'nin Finishing ve Off The Ball değerleri 20 ise Cesar'ın da Reflexes ve Positioning değerleri 20, tartışmasız. Inter gibi bir takımı hem de kendi sahasında kurtaran isim Cesar oluyorsa Mourinho'nun çalışacağı çok konu var demektir. Bu maçta da hem bir türlü açılamayan Manu savunma kilidi hem de büyük çoğunluğu Cesar ve biraz da şans yardımıyla kotarılan Manu hücumlarını düşünürsek Jose'nin doğru kombinasyonu belirleyemediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Sadece Toldo'nun yedek kulübesinde sarı kart gördüğü pozisyonda gergin ve heyecanlı halini gördüğümüz Mourinho'yu İngiltere'de ukala bir gazeteci topluluğu ve tamamen dolu tribünleri ile Old Trafford stadı bekliyor olacak. Rövanşa kadar olan süreç içinde ondan duymaya alışkın olduğumuz megaloman açıklamalarından okumazsak şaşırmam. Kendini beğenmiş, iddialı, olayları abartmayı seven biri olabilir ama asla aptal değil.
Ferguson'a gelirsek, onun bir derdi yok, sakız çiğniyor. Bu kadar rahat olmasının bir nedeni de yedek kulübesini paylaştığı oyuncular. Rooney, Scholes, Nani, Tevez, Fabio, Gibson ve Foster. Özellikle ilk dördünü yedek kulübesinde yanında bırakma lüksü olan bir hocanın Yoga yapmaya ihtiyacı yok, ortam yeterince huzurlu.
İkinci maçın geçtiğimiz yıl Scholes'un füzesi ile hatırladığımız Manu-Barcelona maçının bir kopyası olması muhtemel. Ferguson macera aramayacaktır. Yine kontrollü ama biraz daha gole yönelik bir oyun görebiliriz. Sonucu ise Mourinho'nun tercihleri belirleyecek. Chelsea ile kazanamadığı Şampiyonlar Ligi'ni Inter ile kazanmak istiyorsa bu sınavdan geçmek zorunda. Vizesi çok iyi değil, finalde konu sayısı da fazla ama Mourinho azmi ile bilinen bir adam. Bakalım Old Trafford'un zemini Jose'nin azmi ile deldiği betonlar kategorisine girebilecek mi??

INTER (4-3-1-2): Julio Cesar; Maicon, Rivas (dal 1’ s.t. Cordoba), Chivu, Santon; Zanetti, Cambiasso, Muntari (dal 21’ s.t. Cruz); Stankovic; Adriano (dal 21’ s.t. Balotelli), Ibrahimovic. (Toldo, Maxwell, Burdisso, Figo). All. Mourinho.

MANCHESTER UTD (4-2-3-1): Van der Sar; O’Shea, Evans, Ferdinand, Evra; Fletcher, Carrick; C. Ronaldo, Giggs, Park (dal 38’ s.t. Rooney); Berbatov. (Foster, Fabio, Gibson, Nani, Scholes, Tevez). All. Ferguson.

ARBITRO: Medina Cantalejo (Spa) (assistenti Galdamuro-F. Miranda).

Stumble Upon Toolbar

24 Şubat 2009

Gazanfer Özcan

Blog dediğimiz meret zaman bulduğumuz ölçüde güncel tutmaya çalıştığımız bir mekanizmadan çok yaşayan bir organizmaya benziyor. Yazdıkça yazıyoruz. Dünya döndükçe biz yazıyoruz, biz yazıyoruz dünya dönmeye devam ediyor. Gelenler oluyor, gidenler oluyor. Bloga yazdığım süre içinde, paylaşmayı unuttuklarım haricinde -ki bu post da geç kalmış bir posttur- şahsım adına dördüncü önemli kayıptır Gazanfer Özcan.
Ne kadar önemli olduğu tartışmaya açık bir çok konuda sinir ve stres dolu, acımasız, hakaretlere varan düşüncelerimiz, yazılarımız, sözlerimiz var ama hayatta istisnasız herkes için geçerli gerçek çok sık olmasa da tüm bunların anlamsızlığını yüzümüze tokat gibi çarpıyor.
İnsan beyninin kapasitesi çok tartışılan bir konu. Bana sorarsanız bu kadar önemli bir gerçeği bile günlük hayatının bir parçası haline getirememiş insanoğlunun beynini kullanma konusunda alacağı daha çook yol var. Her an ölümü düşünelim, her dakika bunalımda olalım demiyorum ama öleceğimizin bilincinde olursak hem insan ilişkilerimiz hem de zamanımızı verimli kullanma alışkanlıklarımız buna göre şekillenir diyorum.
Ne dersem diyeyim, uzun ince yol bazen hızlı bazen yavaş ama asla durmadan arkamda kalmaya devam ediyor, sizler için olduğu gibi.
Mekanın cennet olsun Gazanfer Özcan...

Kazım Kanat
Hasan Doğan
Bahri Beyat

Stumble Upon Toolbar

Taner GÜLLERİ, Çok Sevdik Seni!


Taner Gülleri, Kocaelispor Bank Asya'da iken şimdi olduğu gibi takımın en önemli gol silahıydı. İlk haftalarda oynamadı, oynamaya başladıktan sonra da istikrarlı bir şekilde gollerini sıraladı. Gol attığı haftalar arasında da anormal boşluklar bırakmadı hiçbir zaman. Özellikle deplasmanlarda farkını çok net bir şekilde ortaya koyuyordu.
14.10.2007 tarihinde, bir bayram günü Kocaelispor İzmir'e Karşıyaka deplasmanına geldi. Peder bey ile kişisel hukuku olması münasebetiyle o zaman genel menejer görevini üstlenmiş olan Kayhan Çubuklu'yu ziyarete gittik ve otelde sohbet ettik. Geçtiğimiz yılın başında mevcut kadro ile Bank Asya şampiyonluğuna oynamak gibi bir düşünce içinde değildik. Tabii ki biz Kocaelisporlular olarak bunu umut ediyorduk başka bir düşüncemiz yoktu ama futbolun gerçekleri penceresinden baktığımızda umutlarımız bir parça köreliyordu. Hemen hemen hepsi Kayhan Çubuklu tarafından keşfedilmiş, adını, sanını hiç duymadığımız bir dolu oyuncu gelmişti takıma. Kimin nasıl oynayacağı meçhuldü hatta bazı oyuncular 3.Ligden, amatör takımlardan Kocaelispor kadrosuna dahil olmuştu. Henüz yeterince tanımadığımız kadronun ne yapacağından emin değildik ve Kayhan Çubuklu'ya sorduk. Bu maç ne olur? "Kazanırız" dedi. Nasıl kazanırız? Karşıyaka yenilmeyecek bir takım değildi ama bizim elimizde ne vardı ki? "Merak etmeyin, kazanırız" dedi tekrar. Sen öyle diyorsan öyledir hocam dedik biraz inanmayarak, sonra sorduk. Kime güveniyorsun hocam? "Taner var bizde" dedi. "Karşıyaka bastıracak, savunmada açık vermeyelim yeter. Taner'e salınan her top tehlikedir, artık kaç tane atarsa!" Aynen böyle oldu. Karşıyaka atak oynadı. Kılıç çıkardı, direkten döndü, savunma kesti. 44 ve 54.dakikalarda Taner alışageldiği gollerinden ikisini daha attı ve maçı 0-2 kazandık. Aynı olay iki sezondan beri devam ediyor.
Taner özellikle geçtiğimiz yıl gösterdiği performansla taraftarın sevgilisi haline geldi. Ufuk Çam ile birlikte Süper Lig'e çıkan takımda en çok dikkat çeken, taraftarlarca en çok paye biçilen iki oyuncudan biriydi. Sezon başında ise geçtiğimiz sezonu 21 gol ile Bank Asya 1.Lig gol kralı olarak tamamlayan Taner'in yetersiz olduğunu düşünenler oldu. Oysa görüldüğü üzere üst düzey bir son vuruş becerisine sahip süratli bir oyuncu. Kontra-atak için daha uygun bir oyuncu tipi olamaz. Attığı gollerin çoğu da bu şekilde gerçekleşiyor.
Kariyerini Yusuf'a benzetmemiz mümkün. Yeteneklerinin farkına varamamış ve futbola hak ettiği değeri vermemiş kaliteli bir futbolcu profili var karşımızda. Bugün yansıttığı soğukkanlı, sorumluluk sahibi, mülayim karakteri ile hiçbir yerde dikiş tutturamadığı, hocaları ile tartıştığı kariyeri hiç örtüşmüyor. Geç gelen bir başarı olsa da bu gece Ntvspor'da Spor Gecesi programında Taner'in kendisinin de söylediği gibi bu günleri de görmeyebilirdi, bu başarıları da yaşamayabilirdi. Özellikle Sakaryaspor'da oynadığı dönemde takımı taşıyan otobüsün kaza yapması ve Taner'in bu olaydan yaralı olarak kurtulmasından sonra bugün haline şükrediyor olması çok doğal.
32 yaşındaymış, geç keşfedilmiş vs vs. Taner, kariyeri ile ilgili söylenen herşeye noktayı aynı programda koydu.
"Ben hayatımdan memnunum"
Biz de senden memnunuz güzel insan.

Stumble Upon Toolbar

23 Şubat 2009

Brave Heart


İskoç, Galli ve İrlandalılara oldum olası sempati duyarım. Tarihleri boyunca ukala bir karakter takınmış İngilizlere karşı ellerinden geldiğince kimliklerini koruma gayretinde olmaları buna sebep olabilir. Tabii efsanevi Brave Heart filmini de unutmamak gerek.
Mo ile ilgili uzun uzun yazmıştık. Henüz maça bile çıkmadan kanımız ısınan bu adam ne kadar kaliteli bir oyuncu olduğunu ilk onbirde sahaya çıktığı iki haftada da gösterdi. İlk olarak Kayseri maçında dikkatimi çekmişti. Savunma hattı ilk defa bir arada oynadığı maçta çok başarılı bir uyum sergiliyordu. Solda Ergün Teber sağda Ross, göbekte Emrah ve Sadıgov rakibe maç boyunca iki kez şut şansı verdiler. Biri auta gitti biri gol oldu, penaltıyı saymıyorum.
Ross ilk olarak ülkemizde görmeye pek alışkın olmadığımız futbol IQ'su ile dikkat çekiyor. Çok iyi pozisyon alıyor, kanatta bir oyuncu ile karşı karşıya kaldığında lapin gibi üstüne atlamıyor. Kaptığı topları gözü kapalı şişirmiyor. Kaleciye ne zaman ve nasıl döneceğini biliyor. Çok hırslı ve yeri geldiğinde arkadaşlarını yönlendiriyor. Onu kim ne kadar anlıyor, ne kadar uygulanıyor orasını bilemiyorum. Ayrıca 4.golde gördüğümüz üzere ileriye çıkma zamanlarını da çok iyi ayarlıyor. Olur olmaz çıkmıyor.
Buradan yatay geçiş yapıp olumsuz özelliklerini de sayalım.
Çok seri bir oyuncu değil. Ağır kalabileceği için süratli adamlar karşısında sorun yaşayabilir. Hava toplarında ise karşıdan gelen topları mükemmel karşılıyor. Havadan gelen bu tip topları olur olmaz yerlere yollamıyor. Top kalecinin degajından çok sert ve yüksek geliyor olsa bile topu aktarabileceği bir arkadaşı varsa ona yolluyor, yoksa risk almadan taça bırakıyor. Yandan gelen toplarda o kadar etkili olduğu söylenemez ama vasatın altında da değil.
Sonuç olarak ara transferde alınan ve tahminlerimizin çok üzerinde çıkan oyuncularımızdan biri ve gönül birliği çoktan sağlanmış durumda. Umarım böyle devam eder ve mümkün olur da uzun yıllar kalır.
Bu arada Ross'un giderci olduğunu söylemiştik. İlk vukuatını bu maçta gerçekleştirdi. Sinirlerine hakim olma konusunda maç içinde olduğu kadar zeki değil. Yürekten oynamanın yan etkileri olsa gerek. Arda ile kafa kafaya geldiklerinde bir an için atılacak diye korktum, Allah'tan saçmalamadı. O pozisyonda ortalık karışsaydı Deniz Çoban'ın bu pozisyonu akıllıca değerlendireceğine emindim. Biri bu pozisyon bir diğeri de Emrah Kiraz'ın kasapvari kaymasına rağmen koşusunu sürdürdüğü pozisyon olmak üzere iki pozisyonda kendini yere atma bedavacılığına düşmeyen Arda'yı da kutlamak gerek. Hoş anormal birşey yapmadı, zaten normal olan kendini yere atmaması ama onurdan yoksun insanlar görmeye o kadar alıştık ki normal davrananlar takdiri hak eder oldu.

Stumble Upon Toolbar

Ege Görgün'den GS-Kocaelispor Maçı Yazısı : Axessinho musun be Taner!



Axessinho musun be Taner!

Yeni Axess reklamına denk geldiniz mi hiç. Hani Özgü Namal futbolcu olmuş, maça çıkıyor. Hem de ne futbolcu... Öyle goller atıyor ki... Sahalarımızda hep görmek istediğimiz hareketler bunlar diyesi geliyor insanın.

Galatasaray -Kocaelispor maçını seyrederken bir ara Axess reklamının uzun versiyonunu seyreder gibi hissettim kendimi. Taner alıyor, atıyor. Taner alıyor, atıyor. Bu maçtan sonra Akbank reklamlarında Taner’i oynatmıyor, Kocaelispor’a sponsor olmuyorsa bu onların ayıbı...

Ne yalan söyleyeyim, maça gitmedim. Ama 60 küsur üyesinden biri olduğum SİYAD (Sinema yazarları Derneği) tarafından yılda bir kez düzenlenen Türk Sineması Ödülleri törenine de gitmedim. Bu beni yeterince Kocaelisporlu yapmaz mı? Körfezi memleketin Oscar törenine tercih ettim, daha ne yapayım...

Aslında Ali Sami Yen’de olmak isterdim tabi. Çünkü tarihe geçen bir galibiyet olmasının yanı sıra, benim için de tuhaf ve güzel bir bir rastlantı bu maç. FourFourTwo’da bu ay yazdığım yazıda küçük takımlarla büyük takımların mücadelesini Davud ve Goliath allegorisiyle tasvir etmeye çalışmıştım. Ve aynı ay içinde küçük Davud’un yalnızca bir sapanla dev cüsseli Goliath’ı yenişine tanık oldum. Kabul edelim, Galatasaray kadro olarak şu an Türkiye’nin en iyi takımı. Kocaelispor ise... Gayet iyi biliyorsunuz....

Ama bir mucize oldu ve böyle bir takımı deplasmanda farklı yendik. Sebepler sıralanırsa... Kocaelispor çok iyi mücadele etti, Galatasaray defansı afyon yutmuş gibiydi, Taner gol vuruşu olarak hayatının en verimli maçını oynadı ve girdiği poziyonların yüzde seksenini gole çevirdi. İki Afrikalımız, Sadigov ve Levent çok iyi oynadılar. Defansımız iyiydi ama zaten toplu defans toplu hücum yapıldı. Topla yüzde 60 küsur oynayan Galatasaray’dı ama fark atan biz olduk. Galatasaray çok ama çok kötüydü. Biz ise yalnızca doğru olanı yaptık. Az hatayla oynadık. Doğru taktikle oynadık. Sahaya iyi yayıldık. Ama bunların hepsi hikaye...Bu maç yıllar geçse de şöyle hatırlanacak. Körfez Ali Sami Yen’de destan yazdı, imzayı Taner attı.... 2-5

Not. Lincoln’un atacağı golü olacağını top daha Arda’nın ayağındayken, penaltının gol olmayacağını daha hakem düdüğü çaldığında söyledim. Ben bile kendimden korktum bir an.

Ege Görgün

Bu kez rolleri değiştik, biz Ege Görgün'den yazı alıntıladık. Bu yazıyı berezilya'dan önce bizim blogumuzda paylaşan Ege Görgün'e çok teşekkürler...

Stumble Upon Toolbar

Keşke


Barcelona 1 - 2 Espanyol = 8.50
Bayern Munich 1 - 2 Köln = 8.00
Kasımpaşa 0 - 2 Güngören Bld. = 6.50
Trabzonspor 0 - 2 Denizlispor = 8.50
Gençlerbirliği 1 - 0 Fenerbahçe = 4.50
Galatasaray 2 - 5 Kocaelispor = 9.00

Toplam Oran = 152158.5

Stumble Upon Toolbar

Tekerrür-ü Tarih


Bir de şu federasyon adam olsa
Hakemler adam olsa
Ankara takımları olmasa
Hayat bayram olsa...

Stumble Upon Toolbar

21 Şubat 2009

10lar ve Biz






Cablevision kanalının Clausura reklamlarında "10" numaralar başrolde bulunuyor. Sadece Veron 11 numara ile çıkıntılık yapmış ama kastedilen oyuncu profiline tabii ki uyuyor.
Posterlerde yazan açıklamaların birinde "Tüm 10 numaralara armağanımızdır" anlamına yakın bir açıklama bulunuyor. 10 sayısına gönderme yapılıyor olmasının bir başka nedeni de Cablevision'ın Clausura boyunca her hafta oynanacak olan 10 maçı birden naklen yayınlayacak olması. Bundesliga'da da oynanan tüm maçların naklen yayınlandığını biliyoruz. Kıssadan hisse TSL'ye dönersek LİG TV hala Türkiye'nin % bilmem kaçı 4 takımı destekliyor, onların maçlarını yayınlasak yeter mantığıyla hareket ediyor. Daha önce de belirtmiştim. Ligde yer alan diğer takımların taraftar sayıları bu takımlar kadar çok olmayabilir ama hepsini topladığınızda ortaya küçümsenmeyecek bir sayı çıkar. Bu konuda kafa yormuyor olduklarına inanamıyorum, yayınların yaygınlaştırılması ile ilgili hiçbir gelişme olmayışı da bir o kadar tuhaf. Birileri çıkıp ligin marka değerinden bahsediyor oysa olayın özünde marka değerinden bahsedilen ligden hiç kimsenin haberi yok. 4 takım ve bugünlerde biraz Sivasspor dışında her hafta izleyebildiğimiz herhangi bir takım yok hatta ben bir Kocaelisporlu olarak kendi takımımın maçlarını bile izleyemiyorum. Marka değerinden bahsedenler ligin 18 takımdan müteşekkil olduğunun farkına varmadıkları sürece de izleyebileceğimizi sanmam.
Benim düşüncem  bir ligin değerinin o ligi oluşturan tüm takımlar tarafından belirlendiği yönündedir. Manu, Chelsea, Arsenal, Liverpool çok büyük, çok önemli kulüpler olabilirler ama EPL'yi EPL yapan Bolton'dur, Newcastle'dır, West Bromwich'tir. An itibariyle ligin son sıralarında yer alan Middlesbrough'nun, Tottenham'ın, Blackburn'ün kadrolarını bir düşünün. Aynı gerçek diğer büyük ligler için de geçerli. Barça, Valencia, Real Madrid bir yana, La Liga'nın dibinde can çekişen Mallorca, Numancia, Espanyol gibi takımlar aynı kadrolarla TSL'de bulunuyor olsalar rahatlıkla üst sıralara oynayabilirler. Bu da demek oluyor ki adalet terazisini 4 takıma doğru dengesizleştirerek, insanlara sadece 4 takımı izleterek, medyada sadece 3+1 takımı pohpohlayarak ligin marka değerini falan arttırmak mümkün değil.
Cine 5 ile başlayan Teleon ile devam eden ve sonunda LİG TV ile süregiden maçların şifreli yayınlanması süreci lig için biçilen pahanın yayınların şifresiz yapıldığı döneme göre çok artmasına neden oldu. Kuşkusuz bu durumda havuz sisteminin de payı büyük. Yayından kazanılan gelirin düşünülenin çok üstüne çıktığı bu gelişme döneminin ardından ise bir duraklama sürecine girildi. Yayın gelirleri taraftar sayıları ile orantılı olarak 4 takım lehine dağıtılmaya başlandı. Diğer takımlar da eskiye oranla çok büyük paralar kazandıkları ve bu 4 takımla aynı durumda olsalar kendileri de aynı şekilde gelirden daha fazla pay isteyecek oldukları için bu adaletsiz aynı zamanda mantıklı sisteme evet dediler. Sonuçta ise kendimizi bildik bileli olduğu üzere gelirin fazlasını alan takımların maçları yayınlanır oldu, diğer takımlar ise üvey evlat olarak yaşamaya devam etmek durumunda kaldılar.
RTÜK Başkanı Zahid Akman bugün bir basın toplantısı düzenledi. Toplantının bir bölümünde Türkiye'de yayınların hangi teknoloji ile takip edildiğine dair istatistikleri paylaştı. Buna göre Türkiye'deki TV izleyicilerinin sadece %2'si yayınları dijital platformlar marifetiyle takip ediyor. Maça giden kişileri yüzdeye vurursak tabii ki çok komik bir sayı çıkar ortaya, TV ile kıyaslanması mümkün değil. Bu da demek oluyor ki canlı maç izleme imkanı olanlar gerçekten şanslı bir azınlık ya da sıklığı kişiden kişiye değişse de hepimizin yaptığı gibi kıraathaneler vb. yerler maç izleme merkezlerimiz haline gelmiş durumda. Yayınları uydu anteni ile takip edenlerin oranı ise %70. Olaya spor izleyicileri yönünden bakarsak nüfusun %70'i Ntvspor, Kanal 24 ve Kanal 1 izleme şansına sahip. Yani kendi ligini izleme şansına sahip olmayan bizler her hafta Serie A, La Liga, Bundesliga ve Ligue 1 hatta Clausura maçlarını izleyebiliyoruz. Bu maçlardaki kalitenin bizim ligimizde olmadığını hiçbirşey bilmiyor olsak bile tahmin edebiliriz. Dolayısıyla spor izleyicilerinin genel profiline baktığımızda Inter-Milan derbisini kaçırmayan ve "Zambrotta bugün tutuktu hocam ya" yorumunu yapabilen bizler kendi ligimizi en iyi ihtimalle maçların geniş özetlerinden takip ediyoruz. Hatta benim gibi diğer takımlardan birinin taraftarı iseniz yoğun çalışma temposunda iki haftada bir deplasman da yapamayacağınıza göre taraftarı olduğunuz takımın maçlarının en az 13-14 tanesini izleyemiyorsunuz. Yine başa dönelim, sonra birileri çıkıp ligin marka değeri diye komik bir zincirleme isim tamlaması kurabiliyor.
Bu ligi kaliteli yapacak takımlar Kocaelispordur, her zaman böyle gitmesi dileğiyle Sivasspordur, Es-Estir, Bursaspordur, Gazianteptir. TFF'nin bu takımları maddi olarak daha fazla desteklemek gibi bir düşüncesi zaten yok ama en azından lafa gelince söyledikleri "Bizim için tüm takımlar eşittir" söylemini gerçek hayatta da uygulamalılar. Bunun da ilk şartı gerçekleştiğinde sadece görüntü itibariyle bir anlam ifade edecek olsa bile her hafta tüm takımları izleme şansımız olmasıdır. Bu gerçekleştiğinde hem TSL gerçekten diğer kaliteli liglere bir adım daha yaklaşır hem de dediğim gibi toplamda küçümsenmeyecek bir sayı ifade eden diğer takımların taraftarlarınca daha yakından takip edilir. Benim TSL ile ilgili yakın dönemdeki en ciddi beklentim budur.
Yeri gelmişken değineyim, önümüzdeki günlerde daha sık duyacağımız IP TV teknolojisi bu konuda derdimize derman olabilir. Çok hakim olmamakla birlikte sektörün içinde bulunan birisi olarak duyduğum birkaç özelliği paylaşmak isterim. İlki, yayınlar fiber optik kablolar ile son kullanıcıya ulaştırılacak ve HD kalitesinde olacak. Bu kabloların veri aktarma hızı ise 100 Mbit. Aynı kablo üzerinden yüksek hızda internet erişimi de sağlanabilecek. Yayınlarda zaman kavramı ortadan kalkacak. Örneğin evinize saat 23:00'te ulaştığınızda 19:00'da yayınlanan akşam haberlerini kaçırmış olmayacaksınız. İstediğiniz kanalın menüsüne girip 19:00 Haber Bülteni'ni seçeceksiniz ve izleyeceksiniz. Teknolojinin teknik altyapısı nasıl gerçekleşecek bilemiyorum ama tahminim çok ciddi bir veritabanı çalışması yapılacağı yönünde. Maç yayınları ile ilgili baktığımızda ise bir kanalın tüm maçları farklı kanallar veya farklı zamanlarda yayınlama şansı olabilir. Maçlar canlı yayınlanmayacak olsa bile aynı günün akşamı veya bir gün sonrası bu maçlar veritabanlarına atılır ve kullanıcı dilediği maçı seçip izler. Kuşkusuz canlı yayınlansa daha iyi ama başlangıç açısından bununla da yetinebiliriz. Teknoloji ile ilgili daha fazla bilgi sahibi olduğumuzda farklı düşüncelerimiz de beraberinde gelir. Ayrıca yurt dışında yaşayan IP TV konusunda bilgi sahibi arkadaşlarımız bizi de bilgilendirirlerse pek makbule geçer.
Başlangıç noktamız Cablevision-Clausura birlikteliğine dönersek, aşağıdaki video aynı reklamların TV versiyonu. Futbolun güzelliklerini ön plana çıkarmayı gayet güzel başarmışlar.

Stumble Upon Toolbar

20 Şubat 2009

Son UEFA Son 32 #2


Bu akşam oynanan maçlar ile 3.Tur ilk maçları tamamlanmış oldu. Bu gece de karlı havalar dikkat çekiciydi. Polonya'daki kar Udinese'ye yaramış gibi görünüyordu ki Lech Poznan 81 ve 84.dakikalarda bulduğu goller ile kötünün iyisi skora ulaşmayı başardı. Lucescu, Avrupa Kupaları tecrübesini Ukrayna'lılar için kullanmaya devam ediyor. Sezon başında kupanın favorilerinden biri olarak gösterilen ama tepe taklak gidiş ve kaybettiği oyuncuları yüzünden ligle mi uğraşalım, UEFA ile mi moduna giren Tottenham akşamın deplasmanda mağlup olan tek takımıydı. Danimarkalılar hava koşullarını da yanlarına alarak savaşma gayretindeler. Dün Aalborg'un Deportivo'yu 3-0 yenmesinin ardından bu akşam da Kopenhag iki kez yenik duruma düşmesine rağmen City'den beraberliği koparmayı başardı. Yukarıdaki muhteşem fotonun esas adamı olan Kopenhag kalecisi Jesper Christiansen ilk golde halı saha kalecisi gibi davranmasaydı sonuç daha farklı olabilirdi. ŞL'de tutunamayıp UEFA ile avunan ekiplerden biri olan Marsilya Twente'ye armağan ettiği maç ile tek rakibimiz Lyon Hava Yolları düşüncesinde olduğunu açık bir şekilde belli etti. Nijmegen, Hamburg maçının üstüne soğuk bir su içmişti. Twente ise bugün Hollandalıları güldüren iki ekipten biri olmayı başardı. Van Basten'in Ajax'ı bence gecenin en büyük sürprizine imza attı. Fiorentina bastırmış, pozisyonlar da bulmuş ama değerlendirememiş olsa da İtalya'dan 1-0 ile dönmek her zaman gerçekleşecek bir olay değil. Ajax da uzun zamandır kulüp takımları anlamında büyük başarılardan uzak Hollandalıları umutlandıran bir başka ekip oldu.

Bu akşamın sonuçları:
Lech 2 - 2 Udinese
Shakhtar 2 - 0 Tottenham
Kopenhag 2 - 2 Man. City
Marsilya 0 - 1 Twente
Fiorentina 0 - 1 Ajax

Stumble Upon Toolbar

19 Şubat 2009

Son UEFA Son 32


UEFA Kupası adıyla oynanan son organizasyonda son 16 takımı belirleyecek 3.tur ilk maçları oynandı. Sürprizler de var ama bu kez çoğunlukta değiller. Sırasıyla Metalist, Aalborg ve biraz St.Etienne gecenin sürprizlerine imza attılar. Braga'nın Standard Liege'i 3-0 ile geçmesi de Standard'ın Liverpool maçlarını hatırlarsak sürpriz sayılabilir. Kadroları aynı kalmamış olsa da daha dirençli olmalarını beklerdim. Metalist'e sürpriz diye diye kupayı aldıracağız sonunda. Aşağıda bahsettiğim maçlar sadece geniş özetlerini izleme şansım olan maçlar.

Werder Bremen 1-1 Milan
Inter maçı ile ilgisi var mıdır bilinmez Milan'lı futbolcularda heves eksikliği seziliyordu. Kuşkusuz kupanın adının ŞL değil UEFA olması da bu durumu tetikliyor. Sezon başından beri bekleneni veremeyen Flamini golün asistini yapan isim. Inzaghi'nin golü kariyeri ile paralel olarak yoğun bal aromalı. Maçın gidişatı ile skor hiç dengeli değil. Kaçan birçok pozisyonun yanı sıra Milan 1-0 önde iken Inzaghi ile Milan'ın ve 90.dakikada Ambrosini'nin hedefi şaşıran kafa vuruşu ile Bremen'in birer topu direkten döndü. Diego'nun golü de hem aynı hareketi maç boyu yapan Almeida'nın topu indirişi hem de Diego'nun klas dolu birleşik hareketi nedeniyle görülmeye değer. Bu arada Dida'nın Yunanistan ya da TSL'ye transfer zamanı gelmiş. Belini bükecek hali yok.

Aston Villa 1-1 CSKA Moskova
Vagner Love'un CSKA'yı 1-0 öne geçiren golünün mutfak aşaması müthiş. Zico'lu CSKA Rus Ligi'nin tatilde oluşunu avantaja dönüştürmeyi başarmış. Maçın tamamında ne yaptı bilmiyorum ama Zhirkov'un sol kanattan alışageldiğimiz bindirmelerine bu maçta da şahit olduk. Dengeli gibi görünen maçın Aston Villa adına gole en çok göz kırpan oyuncusu Carew'di, golü de Carew buldu. Direklerin akşamında Aston Villa'nın da bir topu direkten döndü. Rus Milli Takımı hocası sıfatını unutmayan Hiddink ile Rus vatandaşı ve CSKA'nın ağası sıfatını unutmayan Abramoviç tribünlerde hesap kitap peşindeydiler.

Dinamo Kiev 1-1 Valencia
Karlı bir Kiev akşamında oynanan maçta Valencia'yı öne geçiren ikili Juan Mata ve David Silva oldu. Mata'nın aynı şekilde kanattan kestiği ama golle sonuçlanmayan pozisyonlar da var. Kiev'li Romen oyuncu Florin Cernat küçükken çok Trabzonspor maçı izlemiş olacak ki Hami Mandıralı misali sol kanattan kime çarpsa gol olur diye bağıran bir şut-orta karışımı gönderdi. Cernat'ın geçtiğimiz yıl Trabzonspor'a transferi gündeme gelmişti. Dikkat buyurun rastlantı değil. Ceza sahasına saatte 120 km hızla gelen topta ihale Raul Albiol'e kaldı. Nasıl olsa kime çarpsa gol olacak, kimseye çarpmasa yine gol olacak, bitsin gayrı bu eziyet diyerek skoru yazan adam oldu, namı yürüdü. Maç genelinde Kiev daha ataktı. Şubat ayında ılıman İspanya'dan buzdan Kiev'e gidip 1-1 ile dönmek Valencia için başarı sayılır. Hele aynı gece Deportivo faciası yaşanmışken.

Aalborg 3-0 Deportivo
2007 yılında Vitesse'den Aalborg'a transfer olan ve bir başka İspanyol Villareal'i de müthiş bir golle selamlayan Anders Due Deportivo'nun baş belasıydı(1). 2 gol attı, penaltı pozisyonunda da Enevoldsen'e topu aktaran bizzat kendisiydi(2). Penaltı kararı ise tam Selçuk Dereli-Özgüç Türkalp işiydi. Aranzubia son adamken düşürdü, daha doğrusu hakem öyle dedi ama aslında pozisyonun penaltıyla uzaktan yakından alakası yok. Enevoldsen de bir yerlerden Arif Erdem videosu bulmuş olsa gerek. Zaten Aranzubia sarı kartla yırttı. Evet son adamdı ve evet karar mantıklı değildi. Deportivo'nun kötü gününde olmasına rağmen bulduğu ama değerlendiremediği pozisyonları oldu. En ciddi ve en estetik olanı Mista'nın bisiklet hareketiyle süslemeye üşendiği tek ayak rövaşetası.

PSG 2-0 Wolfsburg
Diego Benaglio kaleci falan değil. Euro 2008'de Semih'in kafa vuruşunu içeri aldığında çoktan notu verilmişti zaten de gün geçtikçe bunu perçinliyor. Hava toplarına çıkmaktan haberi yok. İlk golün olduğu pozisyonda 15 yaşındaki çocuk bile hava topuna böyle çıkmaz ve ikinci golde de kornerden gelen topa çıkışı hatalı hatta bir büyük hatası daha var ama o pozisyonda Hoarau'nun topu direkten döndü. Hoarau'nun kaçırdığı çok net birkaç pozisyon daha var. Kısacası Wolfsburg beşlik olmaktan zor kurtuldu ama büyük ihtimalle ikinci maç çok farklı olacak. Felix Magath, forvetleri Misimoviç ve Edin Dzeko'yu tam teçhizat sahaya sürecek, PSG ise ölümüne kapanacak.

NEC Nijmegen 0-3 Hamburg
Hamburg'un attığı 3 golün dışında çizgiden çıkan bir topu daha var. Maçta iki takım arasındaki siklet farkı açıkça görülüyor. Özellikle Olic süratiyle ne zaman ne yapacağı hiç belli olmayan bir adam. Maçın golleri Trochowski, Alex Silva ve Olic'ten. Bu arada Nijmegen tribünlerinden hakemin kafasına atılan bir cisim kafasının pekmezinin akmasına neden oldu. Tüm bunları hesaba katarsak Hollandalıların Almanya'ya eşe dosta hediye almak için gideceklerini söyleyebiliriz. Hamburg'un gözü de Galatasaray-Bordeaux rövanşına daha bir keskin bakıyor olacak.

Diğer sonuçlar:
Zenit 2 - 1 Stuttgart
Olympiakos 1 - 3 St Etienne
Sampdoria 0 - 1 Metalist
Bordeaux 0 - 0 Galatasaray
Braga 3 - 0 Standard

Yarının (daha doğrusu bugünün) maçları:
Lech - Udinese
Shakhtar - Tottenham
Kopenhag - Man. City
Marsilya - Twente
Fiorentina - Ajax

Stumble Upon Toolbar

17 Şubat 2009

TSL Hakemleri Nasıl Adam Olur?


Her maç en az bir defa bu olay gerçekleşecek!
Bakın bir daha hatalı karar oluyor mu?
Ey duran ve hareketli toplara sert vuran futbolcu insanları!
Türk futbolunun adalet hasretine son verecek sizlersiniz!
Bacağınıza kuvvet!

Alakalı: Lazio-Torino maçı. Topa vuran oyuncu Kolarov, nazara gelen hakem Saccani.

ktunnel

Stumble Upon Toolbar

Derby della Kebabiya


Türkiye'den Milano derbisinin karşısına koyabileceğim iki derbiden biridir Adana derbisi. Diğeri de İzmir derbisi Karşıyaka-Göztepe olur.
Adanaspor-Adanademirspor maçlarında Adana 5 Ocak Stadı turuncu-lacivert oluyor. Bir tarafta Turbeyler diğer tarafta Şimşekler. Adanalı olmalarının da etkisiyle iki tribün grubu da çok ateşli, çok fanatik. İncirlik'te askerliğimi yaptığım dönemde her hafta sonu bu iki taraftar grubundan biri ile Gazipaşa'da yolumuz kesişirdi. 5 Ocak Stadı şehrin tam göbeğinde, muhteşem konumlandırılmış. Bunun sayesinde örneğin bizim İzmit'te hiçbir zaman şahit olamadığımız maç öncesi şehir sinerjisi birike birike stada kadar götürülüyor. Taraftar grupları stada belli bir mesafede buluşuyor ve tezahüratlarla toplu halde stada kadar gidiyor. Polisler uzaktan kesmekten geri kalmıyor ama ciddi bir olay da yaşanmıyor. Güzergahları da Adana'nın kalbinin attığı, en güzide yerler. Zaman zaman trafik aksıyor. Arada kalan hatun kişiler bir köşede ya da bir kafede onların geçişlerini beklemek zorunda kalıyor ama bu renkli hareket herkes tarafından benimsenmiş durumda, kimseyi rahatsız etmiyor.
Derbinin tarihi burada uzun uzun anlatılmış. İki takım taraftarlarının tartışmaları ve iddialarına yer vermek istemiyorum. Bu sorun onların olarak kalsın. Biz güzelliklerinden bahsedelim.
Futbol takımlarını destekleyen kişilerin sınıflandırılmasına hiç anlam veremem. Özellikle futbol ile ilgili belgesellerde bu tip tanımlara sıkça rastlarız. Adana takımları için ise en azından günümüzde böyle bir genelleme yapma şansımız yok. Aynı aileden biri Adanalı diğeri Adanademirsporlu olan birçok insan tanıyorum. İstanbul takımları taraftarları gibi genellemelerin dışına çıkmış, bir parça da anlamsızlaşmış bir dağılım mevcut.
Gönlüm bu iki takımın birlikte hareket etmesinden yana. Birlikte hareket etmek derken, çatışmalarını istemiyor olmamın yanı sıra aynı ligde bulunmaları gerekliliğinden bahsediyorum. Geçtiğimiz sezon Adanaspor gaza yüklenip Bank Asya gişelerinden geçmeyi başardı. Adanademirspor ise Bank Asya'ya çıkacak takımın belli olacağı Konya'daki (Ankara değil özürlerle düzeltiyoruz, teşekkürler Ziggy) son maçta Güngören Belediyespor'a yol verdi. Kuşkusuz çok üzüldüler. Hatta tribündergi'de bazen çok sevimsiz kaçan ama Adanalıları yakından tanıdığım için beni şaşırtmayan sert tepkilerini, küfürlerini okuduğumuzu da hatırlıyorum. Bu sonuç beni de üzmüştü. Sanki Süper Lig ve 1.Ligde az sayıda İstanbul semt takımı varmış gibi bunlara bir yenisi daha eklendi. Sonuçta olan oldu ama iki takımın yollarının kesişebilme şansı hala devam ediyor.
1.Ligdeki Adanaspor 26 puanla düşme hattından 3 puan uzakta sıcak bölgede bulunuyor. 2.Lig Yükselme grubuna çıkmayı başaramayan Adanademirspor ise B kategorisi 2.Klasman grubunda zirveden 4 puan uzakta. Play-off maçlarına kalabilmeleri için grubu lider tamamlamak zorundalar.
Çok fazla uzatmadan, ahkam bölümünü Adanalılara bırakarak Adanasporluların kendilerini tanımlamaları ve Adanademirspor'un kuruluş hikayesi alıntılarıyla noktalayalım ki nötr tavrımızı koruyalım.

TURUNCU, BEYAZ, ADANA ve ADANASPOR

Güneşin bin yıllardır doğduğu topraktır “Çukurova”. Çukurova deyip de genellemeli çünkü Çukurova Adana’dır, ötesi berisi Adana’nın yan mekanları.
Evet Çukurova Adana’dır. Adana’da güneştir; Şu topraklarda bin yılardır tüm yakıcılığıyla, sıcağıyla, bereketiyle turuncusuyla doğan…
Güneş doğarken de batarken de turuncudur Adana’da ; çünkü turuncu Adana’dır.
“Üç bin yıl önce bu şehri kuran Kizzuwatna krallarından İspuhatşu’nun mühründen beri ” turuncu turuncu doğar güneş burada, hatta çok daha öncesinden de…
Bu turuncu daha yakın zamanlarda buralarda portakal, mandalina ile yani narenciye ile kendini somutlaştırma fırsatını bulabilmiştir.
Her rengin bir hikayesi ve kişiliği vardır, şehirlerin de öyle, kimi zaman farkında olmasak da; ama gözünüzü kapadığınızda ve bir rengi bir şehirle özdeşleştirdiğinizde turuncu Adana’dır. Adana yurttur turuncuya. Peki yalnızca turuncu mudur Adana?
Derken hasat zamanı genç kızlar, adamlar kadınlar, çocuklar, yaşlılar öpülesi elleriyle pamuk tarlalarında …beyazda…
Sonra portakal bahçelerinde yine onlar turuncuda…
Sıcakta soğukta; yazda, kışta; yani hayatın ve emeğin Adana’ya dair renklerinde.
Adanaspor’un kurulduğu yıllarda ve de sonrasında sahne ruhunu veren, o şehirde anlamını bulan bu renkler Adanaspor’la da yepyen bir kimlik kazanır böylece.
“Ve olunca gece
turuncu bir ay doğar
pamuk tarlalarının üzerine
sonra bir çocuk
rüyasında gülümser
kadim ovada
portakal çiçeklerine”
İşte böyledir turuncu ve beyaz’ın hikayesi Adana’da
Ve turuncu beyazın anlamı,değeri kederi ve güzelliği ADANASPOR’da.
Adanaspor.Org
ADANADEMİRSPOR TARİHÇESİ
Adanademir SK İkinci Dünya Savaşı sırasında, silah altında bulunan askerlerin dışındaki gençleri savaşa hazırlama amacıyla çıkartılan Sivil Savunma Mükellefiyeti adı altındaki kanunla, kamu ve özel sektörde 500 kişiden fazla eleman çalıştıran kuruluşların bir spor kulübü kurmaları mecburiyeti neticesinde 1938 yılında TCDD 6.İşletme Bölge Müdürlüğü bünyesi içerisinde temelleri atılan kulübün ilk kurucu üyeleri Eşref Demirağ, Vasfı Ramzan, Hasan Silah, Hikmet Tezel, Feridun Kuzeybay, Seha Keyder, Emin Ersan, Zekeriya Kolcu, Esat Gürkan ve Kenan Gülgün'dür. Adanademir SK futbolun dışında yüzme, sutopu, bisiklet ve güreş dallarına da büyük önem vermiştir.

Adana'nın ilk kulüpleri sayılan İdmanyurdu, Torosspor ve Seyhanspor dışında yine müessese takımı olan Milli Mensucat ve Adanademir SK gibi ligi oluşturan takımların katılımıyla Çukurova Ligi oluşturulmuştur. 1942 yılından 1953 yılna kadar Adanademir SK bölge şampiyonu olarak gruplara katılmaya hak kazanmıştır. 1947 yılında grup şampiyonu olmuş. Ankara'da yapılan final karşılaşmalarında Ankara Demirspor ve Fenerbahçe'nin ardından Türkiye üçüncüsü olma başarısı göstermiştir. 1951 yılında Balıkesir'de yapılan final karşılaşmalarında Beşiktaş ve Altay'ın ardından Türkiye üçüncüsü olmuştur. 1953-54 futbol sezonunda Adanademir SK Türkiye Amatör Takımlar Şampiyonası finalinde oynadığı Ankara Hacettepe SK takımını Selami Tekkaancı'nın golüyle 1-0 yenerek Türkiye Şampiyonu olmayı başarmıştır.

1940 yılından 1969 yılına kadar kulüp başkanları TCDD 6.İşletme Bölge Müdürlüğü bünyesinden oluşmuştu. TCDD 6.İşletme Bölge Müdürlüğü bünyasi dışından ilk başkan Mahmut Karabucak olmuştur.
Adanademirspor.com

Stumble Upon Toolbar