21 Ekim 2009

Ne Oldum'a Dönüş Zamanları-2

O günleri yaşayan herkes hasretle anmaya devam ediyor ve belki tek bir maç tek bir satırbaşı haber bile hafızalarımızdan silinmiyor. Bu yüzden o sezonu tekrar yaşayalım modundan çok o günlerde yaşananlar yazılı basında nasıl yer bulmuş buna dikkat çekerek devam etmek istiyorum. Özellikle de kilometre taşı diyebileceğimiz önemli haberler ve maç sonrası yorumları çok keyifli anılar.
Milliyet arşivleri serimize 1992-1993 sezonu ile devam ediyoruz.
Tarih 18 Haziran 1992. Körfez rekor puan farkıyla 1.Lig'e çıkmış ama henüz olacaklardan hiç kimse haberdar değil. O sezon izin verilen yabancı oyuncu sayısı üç. Körfez üç yabancı oyuncu hakkını da Yugoslavlardan yana kullanıyor. Sırp Mişko Mirkoviç, Makedon Stevica Kuzmanovski ve Boşnak Fahrudin Ömeroviç Kocaelispor'la sözleşme imzalıyorlar ki bence Kocaelispor tarihinde dönüm noktası olacak transferlerdir. Bir kaleci bir sağ bek ve bir stoperini yabancı yapan Kocaelispor ne kadar yerinde bir seçim yaptığını sezon başlar başlamaz anlıyor. Hatta bu üç oyuncudan ikisi Türkiye'yi o kadar benimsiyor ki yıllarca gitmiyor ve Türk vatandaşı oluyorlar.


Gelen isimlerin kalitesinin anlaşılması açısından Yugoslavya'nın İtalya 90 Dünya Kupası kadrosuna bakmakta fayda var. Ömeroviç bu kadroda 2.kaleci olarak olsa da yer buluyor. Kadrodaki tanıdık isimlere bakarsak 1990 yılındaki Yugoslavya kadrosunda yer almanın ne kadar zor olduğu konusunda bir fikir sahibi olabiliriz. Suker, Savicevic, Prosinecki, Boksic, Katanec, Saffet Susic, Pancev, Faruk Hadzibegic aynı kadronun parçaları. Yugoslavya dağılmamış olsa bugün futbolda ne kadar söz sahibi olacağı malumunuz. Bakmayın şimdi hem Rusya hem Yugoslavya yapboza döndüler. Dağılmamış bir SSCB ve dağılmamış bir Yugoslavya hayatını sürdürüyor olsaydı  futbol piyasası da bundan fazlasıyla nasibini alırdı.

Tarih 24 Ağustos 1992. Sezon İsmetpaşa'da Kayserispor maçıyla başlıyor. Kayserispor bugün olduğundan çok daha kötü durumda değil aslında. Teknik direktörlüğe Milli Takım'daki görevinden ayrılan Tınaz Tırpan'ı getirmişler ama Tırpan daha ilk maçtan istifaya davet ediliyor. Neden mi?

7-2 sonucu sezonla ilgili beklentileri de otomatik olarak yükseltiyor. Bir sonraki hafta Bakırköyspor maçı var. Gaza gelmişiz bir kere Sefa Sirmen'in açıklama yapmama şansı yok. 10.000 kişiyiz kardeşim koca İstanbul'da stad mı yok? Biz Kadıköy'de oynamak istiyoruz diyor, tabi daha ilk günler pek takan olmuyor. Tarih 26 Ağustos 1992.

Kocaelispor Bakırköy'ü de 4-3 sonucu ile geçiyor. Güvenç Kurtar'ın yediğimden fazlasını atarım taktiği yavaş yavaş oturuyor ki bu taktik Kocaelispor için uzun yıllar bir ekol haline geliyor. Ali Sami Yen stadında 5-4 biten Galatasaray maçı da bunun küçük bir göstergesi. Onu da bulur paylaşırız. Konuyu dağıtmayalım, yeni manşet "Golün adı Kocaeli"

Gelene 7 gidene 4 atan Kocaeli bir Aydın deplasmanında kelimenin tam anlamıyla şaha kalkıyor. Önce mi sonra mı tam bilemiyorum ama bu maçın oynandığı tarihe yakın bir dönemde aynı Aydınspor Fenerbahçe'yi 6-1 yenmeyi başarıyor. Kocaelispor ise o Aydınspor'u Aydın'da 6-0 yeniyor. Ülkemizde nezaket duygusunun en yoğun yaşandığı yer olan Ege'de Aydınlılar Kocaelispor'u alkışlarla uğurluyor. Tarih 19 Ekim 1992.

Planladığımdan daha yavaş ilerliyor olsak da yine devamı geliyor. Sabrın sonu selamet...Umarım...





Stumble Upon Toolbar

K.Erciyes 2-2 Kocaelispor


Maçtan önce formaların, kramponların sezon başı alınıp hiç oynamadan Denizlispor'a dönen İsmail Konuk'un avukatları tarafından haczedilmek istenmesi, yönetici istifaları, hala sonuca ulaşamayan borçların tespiti ve ödeme planının yapılanamaması, zaten asli sorun olarak karşımızda duran lisansların çıkarılamaması vs vs..Sorun yumağı tanımına cuk oturan takımımız sadece romantik bir söylem olsun diye değil gerçekten onur mücadelesine devam ediyor. Serdar'ı çıkarın yaş ortalaması 20, belki 20 bile değil ama azıcık kulaklarını çekmek gerekse de üstündeki sorumluluğu ellerinden geldiğince sırtlamaya çalışan saygıdeğer, genç bir oyuncu grubu yavaş yavaş kavga etmeyi öğreniyor ve biz taraftarlar da bu süreci tedirgin bir şekilde izlemeye devam ediyoruz.
Neresinden başlayacağımı bilemeyeceğim derecede dolu, keyifli bir maçtı. Geçen hafta Gaziantep B.B.'yi yenen takım kendine güvenmeyi öğrenmiş, artık 9.hafta maçlarına çıktığı için henüz tam olarak pişmiş olmasa da alttan ısıtan alevi hissetmeye başlamış genç oyuncular biraz daha "futbol" oynar olmuştu.
Beklentimiz yüksekti desem yalan olur ki açık konuşmam gerekirse Körfezimiz beklentilerin üstünde bir futbol sergiledi. Maçın başında yediğimiz gol moralleri bozmuş olsa da genç takım toparlanmayı başardı. Golü yediğimiz anda Kayseri Erciyesspor'la ilgili kötü anılarımız canlanmadı değil. Süper Lig'e çıktığımız sezon Kayseri'den 6-1'lik bir mağlubiyetle dönmüş ve bu mağlubiyet teknik direktör Fuat Yaman'ın sonu olmuştu. Onun yerine gelen Kayhan Çubuklu ise Kocaelispor'u Süper Lig'e taşımayı başarmıştı (Evet Kayhan Çubuklu, Engin İpekoğlu değil). Bizim için neyin hayır neyin şer olduğunu bilemediğimiz üzere çok hayırlı bir rezalet mağlubiyetti yani.
Golü yedikten sonra gaflet uykusundan uyanan oyuncularımız maçı biraz daha ister oldular. Bunun karşılığı da atılan 2 gol ile alındı. Zaten maçın gidişatı bir futbol maçından çok basketbol maçı gibiydi. İki takım oyunun belli bölümlerinde üstünlük kurdular ve set hücumu yapar gibi rakiplerini rahatsız ettiler. Kontra ataklar da fast break tadındaydı ki kontra atak şeklinde gelişen iki atağımızda ilk yarıda Gökhan Meral'in kaleciyle karşı karşıya auta vurduğu top ve ikinci yarı Serdar'ın direkten dönen topu ile iki golü göz göre göre heba ettik. Emirhan'ın Yunus'un kullandığı kornere altıpas üzerinden yaptığı kafa vuruşunu da sayarsak 5-1'e getirebileceğimiz maçı yediğimiz ikinci korner golü ile 2-2 bitirmek zorunda kaldık.
Yine de süreci gelişim olarak nitelendirebileceğimiz için mutluyum. Futbol sonuç oyunu olsa da oynanan futbol geliştikçe meyveler toplanacaktır. Ligin ilk haftasındaki Bucaspor maçını düşündüğümüzde bugün gelinen nokta ciddi anlamda ilerleme kaydettiğimizi gösteriyor.
Gençlerimiz heyecanlarını yenmeyi ve kondisyonlarını ekonomik kullanmayı da öğrendiklerinde biz bu ligde kalırız ve en azından umutlu olduğumuz gelecek günlerde temizlememiz gereken tek şey borçlar olur. Ocak ayında lisansların çıkacak olduğunu varsayıyor olsak da gün geçtikçe gelişen takımı bozmamak da tercihler arasındaki yerini alabilir, tabii gelişme sürecinin devam etmesi kaydıyla.
Haftaya Ç.Dardanelspor'la İsmetpaşa'da karşılaşacağız. Bir adım daha atmak demek kesinlikle içeride 3 puanı almak demek. Sonuca odaklanmak istemiyor olsak da iyi oyun puan toplamaya yetmiyor ama şahsi fikrim çocuklar onlara olan güvenimizi zedelemesinler, yine ciğerleri yokmuş gibi koşsunlar, tekmeye kafa soksunlar yeter. Gerisi Allah Kerim...

Stumble Upon Toolbar

19 Ekim 2009

Romantik Bilim-Kurgu:Suretler


Spoiler uyarısı : Filmle ilgili bazı can alıcı noktalar "Katil kapıcı!" modunda anlatılmıştır. Uyaralım.

Bruce Willis'in adının geçtiği her filmi merak edenlerdenim. Bu aralar eskisi kadar sık göremiyoruz kendisini. Daha mı seçici davranıyor yoksa yaşı ilerlediği için eskisi kadar revaçta değil mi orasını bilemiyorum ama yaşlanmış hali bile -belki de göz aşinalığımızdan- hareketli sahnelerdeki "bu adam bunu yapar" düşüncemizi değiştirmiyor. Yine bol hareket, kavga-dövüş, kaçma-kovalama, kan-revan aromalı bir film ile karşımızda. Bir çizgi roman uyarlaması olan film 2054 yılında geçiyor ve hikayeye göre o zamanlarda artık herkesin kendisini temsil eden bir robotu var. Bu teknoloji bizim ülkemize gelmiş olsa "İnsanoğlu çakma olmuş neyleyim" tarzında arabesk parçaların yapılacak olacağı muhtemel bu teknoloji ile herkes dış görünüşünü, ses tonunu, boyunu posunu belirleyebiliyor. Yatıyorsunuz bir makineye sadece beyin gücünüzle bu robotu hareket ettiriyorsunuz ve o robotun başına ne geliyorsa aynı duyguları hissediyorsunuz. Filmi izlerken aklıma gelen saçma sorulardan biri olan tuvalete nasıl gideceğiz peki? sorusu da film içinde yanıtlanmış. Robota kal geliyor, avel avel bakıyor sonra WC'den dönen kişi ay pardon WC'deydim diyor ve devran dönmeye devam ediyor.
Muhabbeti başka birşeye sardırmadan devam edelim. Bu filmde Bruce Abimiz genel haline uygun bir şekilde Cüneyt Arkın modunda bir FBI Ajanı. Yaşı kemale ermiş, saçı sakalı kadayıf olmuş bu abi herkesin çakma olduğu bu dünyada suçlu kovalıyor ama işi bugün olduğu kadar zor değil. Çünkü suret teknolojisi ile suç oranı %99 azalmış. Zaten FBI'ın elinde suretleri kontrol etme şansı da var. İki kişi bir otel odasında suç işleyecek oluyor, onları takip eden kameralardan görülüyorlar ve gerçek sahipleri ile bağlantıları kesiliyor, hop suç engellenmiş oluyor. Kaldı ki suretler ölmüyorlar da, en fazla arızalı bölümleri onarılıyor o kadar. Gerçek sahipleri de ecelleri gelinceye kadar yaşamaya devam ediyorlar.
O zaman bu nasıl film? Kimse ölmüyorsa Bruce Abi Dünya'yı nasıl kurtarıyor? sorularına yazdığımızdan çark ederek yanıt verelim. Suret adı verilen bu robotları gerçek sahipleri ile birlikte öldüren bir teknolojinin icadı ile işler karışıyor. Hayalet Avcıları'nda hayaletleri avlayan cihaza benzer bir silah suretlere sözüm ona virüs yolluyor ve bu virüsü alan suretin devreleri yanıyor, gerçek sahibin bağlı olduğu alet de bir şekilde etkileniyor ve o alete yatan kişinin de son yatışı oluyor. İşte tam burada Bruce Abi devreye giriyor. Artık suretsiz gerçek hal ile dışarı çıkmanın psikolojik bir travma halini aldığı günlerde ajan Tom Greer suretle mi doğduk ulan diyor ve kendi işini kendi görmek için suçluları kendi bedeniyle sobeleme çabasına giriyor.
Suret teknolojisini bulan firmanın adı VSI. VSI bu teknolojiyi aslında bedensel engelleri bulunan insanlar normal bir hayat sürebilsinler diye buluyor ama bulunan her teknolojinin boku çıkar ilkesinden yola çıkılarak işler hikayedeki boyuta geliyor. Kariyeri Apple'ın kurucularından Steve Jobs ile paralellik gösteren Canter isimli amca bey teknolojiyi hem bulan hem yok etmek isteyen kişi ki buradan da "Bu virüsleri de Microsoft yazıyo zaten olum" geyiğine bir gönderme yapılmış gibi duruyor.
Genel mantık hoşunuza gittiyse izlemeye değer bir film diyebilirim. Hikaye ilginç, oyunculuk en azından vasat, efektler gayet güzel. Hele Dünyadaki tüm suretlerin devre dışı kaldığı bir sahne var ki sadece onun için bile izlenebilir derim. 
İşin romantizm boyutu ise Greer ajanının suret teknolojisine karşı muhalif bir düşüncede oluşundan kaynaklanıyor. Eşi ile tartışmaları, yaşanan ikilemler hep bunun üstüne ve gayet de haklı gibi görünüyor.
Bu filmi tavsiye ettikten sonra sırada Nefes var. Fragmanı kadar güzelse onunla ilgili de birkaç kelam edeceğiz gibi görünüyor.

Stumble Upon Toolbar

06 Ekim 2009

Ne Oldum'a Dönüş Zamanları

Bugünümüzden hayır olmadığı aşikar, gelecek ile ilgili öngörüde bulunabilecek herhangi bir materyale de sahip değiliz. Geriye zamanlardan sadece geçmiş kaldığına ve övgü duyduğumuz bir geçmişimiz olduğuna göre, Milliyet gazetesi de arşivlerini internet üzerinden paylaşma güzelliğini yaptığına göre buyrun rekor puan farkıyla 2.ligden 1.lige çıktığımız 1991-1992 sezonuna geri dönelim. 2.lig bölümünü geçelim, kupada Fenerbahçe ile oynadığımız ve eleyerek çeyrek finale çıktığımız maçtan başlayalım.
En baştan belirtmem gereken şey Fenerbahçe'nin Kocaeli'de bir dolu taraftarı olmasına rağmen çok antipatik görüldüğüdür. Dolayısıyla Fenerbahçe ile oynanan maçlar diğer ikisine oranla biraz daha önemsenir. En azından benim çevremde böyle bir hava hakim.
Tarih 30 Ocak 1992. Kupada Kocaelispor ile Fenerbahçe eşleşmiş. Statü tek maçlık eleminasyon. Maç İzmit'te oynanacak ama Fenerbahçe maçı İstanbul'a aldırmak istiyor. Bugünkü -hala kısmi ve adil olmamakla birlikte- kurumsal yapıdan uzak TFF konu ile ilgili ne düşünüyor ne yapıyor bilemiyorum ama Fenerbahçe kulübü bu isteğini yüksek sesle dile getirebiliyor. Dönemin başkanı Sefa Sirmen daha sonra çok daha cesur çok daha Mourinhovari hale gelecek olan beyanat döneminin marşına basıyor ve "Taraftarımıza ihanet etmeyiz" diyor.

Artık maçın İsmetpaşa Stadı'nda oynanacağı kesinleşiyor. Maçın oynanacağı tarih 3 Şubat 1992 ama o gün öyle bir kar yağıyor ki zaten bozuk olan zemin iyice patates tarlasına dönüyor. Maçın hakemi Bülent Yavuz çıkıyor sahaya sınavı yarına erteledim çalıştıysanız zaten unutmazsınız, çalışmayanlar da çalışsın gelsin diyor. Fenerbahçe İstanbul'a, tribünlerdekiler evlerine, Kocaelispor da henüz KEV Sefa Sirmen Tesisleri'nin olmadığı günlerde derme çatma antrenman sahalarına geri dönüyor. Fenerbahçe teknik direktörü Venglos'un  "Bu sahada futbol oynanmaz, önemli olan futboldur" açıklaması olacakları sezmiş olabileceği ihtimalini düşündürüyor.
4 Şubat geliyor, çatıyor. Daha fazla ertelemeye hiç kimsenin tahammülü yok. Maç oynanıyor ve Kocaelispor Tanju'lu Fenerbahçe'yi Saffet'in golüyle 1-0 yenip çeyrek finale yükseliyor. Yalan yok zemin de yardım ediyor. Hem Milliyet hem Kocaeli gazetesinden okuyabileceğiniz üzere Tanju zemine takılıyor ama Saffet takılmıyor ve 2.Ligde fırtınalar estiren, bir sonraki sezon da 1.Ligi sallayacak takım ilk sinyalleri bu maçla birlikte veriyor.

Her ne kadar müteşekkir bir şekilde anıyor olsak da dönemin Milliyet gazetesine dokundurmadan geçme şansımız da yok. Fenerbahçe'nin elenmesini hazmedemiyorlar. Manşetin hemen üstündeki yazıda Şenes Erzik federasyonuna verip veriştiriyorlar. "İşte Futbol Federasyonunun, bu federasyonun hakemlerinin yeni marifeti" diyerek başlıyor "Burada ancak çamur banyosu yapılır ama bu ayıp futbolcuların değil Erzik ile işbirlikçilerinin" diyerek bitiriyorlar yazıyı. Bir diğer yazıda ise Kocaelispor'un golünün ofsayt tartışmalı olduğunu yazıyorlar. Günümüzde de dozajı azalmış olmakla birlikte süregiden medya baskısı o günlerde hat safhada. Bir de maliyet hesabı yapıyorlar. Her ne kadar aşağıdaki hesap 950 milyon lira ediyor olsa da Saffet'in maliyetinin bir açıklaması var.

Sabah tadı veren bir başka gazete ise maçı aşağıdaki şekilde aktarıyor. Kocaeli gazeteleri için ise şimdi pek olmadığı üzere Kocaelisporluluk ön planda.

Nihayetinde Kocaelispor turu geçiyor. Golü atan Saffet kahraman ilan ediliyor ve Sefa Sirmen'in bastığı marştan devam ediyor "Real Madrid de gelse yenerdik!"

Saffet'in fotoğraftaki rahatlığına ve takım elbisesinden yadigar gri pamuk çoraplarına da zoom yapmak boynumuzun borcu. Bir yandan da"yorgunluk kahvesini" yudumlamayı ihmal etmiyor. Normal insan Facebook profiline koymaz bu fotoyu ama Saffet Sancaklı pek bir erkek, tarzından ödün vermiyor.

Çeyrek finalde Gençlerbirliği'ni de eleyen Kocaelispor yarı finalde Bursaspor'a 1-0 yenilerek eleniyor. Maçın hakemi Oğuz Sarvan İsmetpaşa'da Erol'a kırmızı kart gösteriyor ve maç sonunda "istenmeyen olaylar" yaşanıyor. Medya Fenerbahçe'den kalan hesabı ödetiyor. "Kocaeli eski kötü alışkanlıklarına bir yenisini ekledi"

Bir Federasyon Kupası hikayesi Street Fighter modunda sona eriyor. Körfez bir sonraki yıla gümbür gümbür girmeye hazırlanıyor.
Ve tabii ki devamı geliyor...

Stumble Upon Toolbar

05 Ekim 2009

Ne Goller Sevdim Zaten Olmadılar

Pozisyon geçtikten sonra bir ölüm sessizliği, eller kafalarda, ağızı kapatmış ya da baş eller arasında. Hele bir de skor dengede ya da takımınız gerideyse sormayın gitsin. Hele hele bir de son dakikalar ise direk Sadri Alışık moduna girip "Bu da mı gol değil hakim bey?" diyesiniz gelir. Pozisyon gol olsa hem sevinçten çılgına dönersiniz hem de halk arasında "jeneriklik" dediğimiz tarzda bir golü canlı kanlı izleme şerefine nail olmuş olursunuz. TV'de, internet sitelerinde binlerce kez görürsünüz tekrarını, artık gına gelir, anlamını yitirir. Yıllar sonra tekrar hatırlanır. Facebook'ta gerekli gereksiz videolara bakarken "Oktay'ın Belçika'ya attığı o müthiş gol" diye bir video görürsünüz, dayanamaz izlersiniz. Vay be! dersiniz hala 1273. izleyişinizde halbuki o top direkten dönmüş olsa pozisyonu unutmanız uzun sürmez.
Evet gol futbolun meyvesidir ve nankör bir spor dalı olduğunun en önemli göstergesi. Atarsanız kahramansınız, atamazsanız yoksunuz.
The Offside bu kategoriye giren tarihteki en önemli (ya da en güzel) 12 gol pozisyonunu belirlemiş. Biri anlamsız geldi ben sıralamaya sadık kalarak ilk 11 yaptım.İyi seyirler.

Franck Ribery Bayern-Juventus 2009 Şampiyonlar Ligi


Henüz geçtiğimiz hafta oynanan Ş.Ligi grup maçından bir kesit. Ribery Juventus savunmasını perşembe pazarına domates almaya yolluyor. Buffon önde, giriyor topun altına ama mesafe yeterli değil ve Ş.Ligi tarihine geçecek bir gol tarihin tozlu sayfalarına gömülüp gidiyor.

Pele Brezilya-Uruguay 1970 Dünya Kupası



Pozisyona giren isim Pele olduğu için eminim çoğumuz bu görüntüye aşinayızdır. Hiçbirşey yapmadan kaleci geçilir mi? Evet geçilir ama o şaşkınlıkla Pele bile olsanız topu auta vurabilirsiniz.

Diego Maradona Arjantin-İngiltere 1980

Diego'nun videonun başında kaçırdığı gol gerçekten efsane olabilecek bir gol ama videonun tamamını izlerseniz Arjantin'in bu maçı nasıl kaybettiğini anlayabilirsiniz. İşin aslı ben anlayamadım da siz belki anlarsınız diye böyle diyorum. Bu kadar hakim olduğun, bu kadar pozisyona girdiğin maçı nasıl verirsin arkadaşım? Koskoca Arjantin'sin bir de, adından utan! Yazıyı direk çalıntı metin ile bitireyim. Diego Meksika 1986 Dünya Kupası'nda İngiltere'ye atacağı golün antrenmanını yapıyor. 6 yıl bilenme süresinin ardından futbol tarihinin en güzel gollerinden birini (belki de en güzelini) atıyor ve kafiyeli olsun diye demiyorum akabinde yatıyor.

Rivaldo Barcelona-Deportivo 2002

Aslında bu pozisyon bir parça farklı çünkü gol ile sonuçlanıyor ama Saviola bile golü attığına pişman oluyor. Golün ardından Rivaldo'ya dönüp kaleye doğru kaktırsana be abicim der gibi bakıyor. Samimi olmak gerekirse bu çocuk hep böyle saftirik bakıyor. Ne Brezilyalı Ronaldo'nun cin bakışları var ne Zidane'ın karizması ne de Portekizli Ronaldo'nun Tecavüzcü Coşkunvari clark çekişi. İlk gördüğümde de bu adam olmaz demiştim.

Suker Hırvatistan-Danimarka Euro 96

Bizim de bulunduğumuz grubun 2.maçları. Biz ilk maçta korner pozisyonunda cümbür cemaat ileri çıktığımız için son dakikada Vlaovic'ten yediğimiz kontra atak golüyle moralsiz başlamışız. Alpay fair-play dersi vermiş (kime verdiyse). 2.maçta da Couto'ya yenik düşmüş Portekiz'e de yenilmişiz. Diğer maçta ise Yugoslavya'dan henüz ayrılmış Hırvatistan bizden aldığı moralle Euro 92 şampiyonu Danimarka'yı yerle bir etmiş. Suker'in Suker olduğu zamanlar. Kalede efsane var ama kime ne? 59 metre falan dinlemiyor yolluyor füzeyi ama Schmechiel'ın da "Şımaykıl" olduğu zamanlar. Yemezler diyor. Yine de Suker'in attığı Hırvatistan'ın 3.golünde düellodan mağlup ayrılıyor. "Suker çok akıllı vuruyor", e gol oluyor.

David Ginola Tottenham-Leeds

David "Blendax" Ginola sürüyor, gidiyor. Hasan Şaş'ı anımsatıyor. Bal yapmayan arı misali yeteneklerini sergiliyor ama direk onay vermiyor.

George Best İngiltere-Kuzey İrlanda 1971


Kaleci topu 3 kere zıplatmadığına göre gol sayılması gereken bir pozisyon ama "filelere giden top gol olarak değer kazanmıyor" diyor Tansu Polatkan.

Michel Platini Juventus-Argentinos Juniors
1985 Kıtalararası Kupa

Büyük başkanın yeşil sahalarda olduğu günler. İyi vuruyor, gol oluyor ama 1985 yılında aktif ofsayt, pasif ofsayt diye birşey yok. Erman Toroğlu bile TV'ye çıkmamış daha kim anlatacak, açıklayacak? Mümkün değil. Gol sayılmıyor, Platini uzanıyor çimenlere açıyor bir küçük, rakısını yudumluyor.

Kevin Keegan  Southampton-Man Utd 1981

Gerçekten verilmemiş en güzel gol. Yahu hakem kardeşim (daha doğrusu abiciğim, amcacığım ya da dedeciğim) sende hiç mi futbol aşkı yok? Ver bu golü bırak yansın hakemliğin. Otur izle yıllarca. Bir başka pasif ofsayt hikayesi.

Zinedine Zidane Real Madrid-Real Valladolid

Ronaldo topu çok güzel aktarıyor. Zidane astronomik bir ifade olduğu şekliyle "kendi ekseni etrafında" çok güzel dönüyor, hoş ekseni biraz kayıyor ama olsun. Sonuç; tribünlerde günün şanslısı maçtan arkadaşlarına anlatabileceği iki hikaye ile evine dönüyor.

Antonio Cassano ve Francesco Totti Roma 2005

Cassano ve Totti topu orta sahadan alarak 6 verkaç yapıyorlar. Hangi takım olduğunu anlayamadığım rakip takım oyuncuları çok zekiler 7.sine izin vermiyorlar. Gerçekten telepatik bir iletişim denebilir.

Stumble Upon Toolbar

04 Ekim 2009

Bugün Seka Park’a Dev Ekran Kuralım!


Benim artık elim, beynim varmıyor. Özgür Kocaeli gazetesi yazarı İsmet Çiğit mevcut durumu çok güzel özetlemiş. "Kocaelispor neden bu halde olmamalı?" sorusunun bütün yanıtları bu yazıda gizli. Körfez'e sırtını dönmesine rağmen tekrar seçilen bir Belediye Başkanı, şehrin içine sıçıp değerleriyle hiçbir şekilde ilgilenmeyen patroncuklar ve bitkisel hayata doğru yol alan çoluk çocuğun elinde maskara olmuş bir kulüp.
Yazasım yok ama bugünkü maçta Altay'a da 1-0 mağlup olduk. Maç içinde 9 kişi kaldık ki kırmızı kartlardan bir tanesi hafta içi 300 YTL primi ödenmediği için antrenmana çıkmayan (Bkz.Cin olmadan adam çarpmak) Emirhan Önder tarafından görüldü. Paranoyak olmakla ilgisi yok böyle bir kırmızı kart görmek için ya kötü niyetli olmak ya da zihinsel özürlü olmak lazım.
Kısacası Titanik benzetmesi bu kez tam anlamıyla oturuyor. Çünkü bir kez daha düşersek bu şartlarda yükselmek mümkün olmayacak.
Bank Asya'ya şükreder olduk. Hayır değil, hiç değil...

Bugün Seka Park’a dev ekran kuralım

Tarih, 11 Mayıs 2008 Pazar…
Pırıl pırıl bir gündü... Üstelik çok heyecanlıydık. Büyük tesadüfler olmuş, dualarımız kabul edilmiş, Kocaelispor Bank Asya Liginde son haftaya lider olarak girmişti.
Son maçımızı İzmir’de Altay ile oynayacaktık. Kazanırsak, başka hiçbir maçın sonucuna bakmadan şampiyon olacaktık. 5 yıllık özlem bitecekti. Bu garip, bu unutulmuş, ihmal edilmiş, kendi yerlileri dışlanmış kent, yeniden onurunu kazanacaktı.
Büyükşehir Belediyesi, bir iyilik, güzellik yaptı. O gün, Seka Park’ta Uçurtma Tepesi yakınlarına dev ekran bir televizyon koydu. Binlerce kişi, açık havada büyük bir heyecanla İzmit Atatürk Stadındaki Altay-Kocaeli maçını izledi.
Taner Gülleri golünü attı. Kocaelispor şampiyon oldu. Seka Park’taki büyük coşku, dalga dalga kente yayıldı. İzmit Lisesi’nin önünde, Fethiye Caddesi’nde, İnönü Caddesi’nde bayraklar sallanıyor, gençler, yaşlılar, kadınlar erkekler şampiyonluğu kutluyordu.
Dev ekranda kupa töreni vardı. Serhan Gürkan ile İbrahim Karaosmanoğlu, şampiyonluk kupasını Kaptan Serdar Topraktepe’nin elinden almış, futbolculara bile vermiyorlardı.
Güzel gündü. Anılarda kalan, çok güzel bir gün.
………
Şimdi bugün, Kocaelispor takımı yine İzmir’de. Yine Altay ile oynuyor. Maç bu kez Alsancak Stadında. Büyükşehir Belediyesi’nden bir hizmet bekliyorum.
Bugün, Seka Park’a, Uçurtma Tepesi’ne yine dev ekranlı bir televizyon kursunlar.
Hatta sabah erken kalkıp, hızlı hareket edebilirlerse, öğleden önce televizyon ekranını yerleştirsinler. Halk gelsin, önce AKP’nin Ankara’daki kurultayını izlesin.
Katılmadığım görüşleri, beğenmediğim icraat ve tavırları olmasına rağmen, ben Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Türkiye için düzgün bir lider olduğuna inananlardanım. Pek çok konuda cesaretle doğruyu yaptığına inanıyorum. AKP’nin bugünkü kongresi de görkemli olacak, eminim Başbakan çok önemli mesajlar verecektir.
Seka Park’ta oturup, seyredelim. Güzel sözlerinde Başbakan’ı alkışlayalım.
………
Ama asıl olay, akşama. Saat 19.00’da Altay-Kocaeli maçı başlayacak. D Smart canlı yayınlayacak.
11 Mayıs 2008’de Kocaelispor, İzmir’de Altay önüne ligin lideri olarak çıkmıştı. Bu akşam aynı Kocaelispor, aynı ligin sonuncusu olarak Altay önüne çıkacak.
Futbol otoritesi değilim. Ama bir öngörümü paylaşmak istiyorum. Bu akşam Altay, Kocaelispor ile kedi-fare misali oynayacak. Bizim takımın formasını taşıyan 17-18 yaşındaki isimsiz çocuklar çok koşacaklar, çok çalışacaklar, ellerinden geleni yapacaklar. Dilemiyorum, bir mucizenin yaşanmasını, aksinin olmasını çok isterim. Ama futbolun gerçekleri var.
Bu akşam Altay bize 3 atacak, bir sayacaktır. Maçı izlerken ezileceğiz, utanacağız. Bu kent, bu kentin takımı neden bu hale geldi diye kahredeceğiz. Bakın, İddaa diye bir oyun var. Bahis oyunu. Bu akşamki maçta, Altay’ın galibiyetine 1.20 veriyor. Bu çok düşük bir oran. Altay’ın Kocaelispor’a karşı çok favori olduğunu gösteriyor. Aynı İddaa’da Kocaelispor’un galibiyetine verilen olan 7.50. Bu bahis oyununu hazırlayanlar, Kocaelispor’un bu akşam Altay’ı yenmesine mucize gözüyle bakıyor.
11 Mayıs 2008’de, yine bir İzmir’de Altay maçının ardından, şampiyonluk coşkusunu yaşamış, Seka Park’tan, şarkılar, türkülerle şehre yayılmıştık. Bu akşam çok büyük olasılıkla, takımımızın çaresizliğini, güçsüzlüğünü görecek, ağır bir yenilginin acısıyla evlerimize dağılacağız.
……..
Ama olsun… Bunu da birlikte yaşayalım. Birlikte paylaşalım. Seka Park’ta uçurtma tepesine kocaman bir dev ekran kuralım.
En ön tarafa, büyük adamlar için, popolarını hiç acıtmayacak, 90 dakika onları hiç rahatsız etmeyecek, lüks, yumuşak koltukları dizelim. Sayısı da hayli fazla olsun.
Kurultayın sonucu nasıl olsa belli. Kurultaya katılacak ilimizin AKP’li büyükleri, saat 15.00 gibi Ankara’dan yola çıksınlar. 19.00’daki maça yetişirler.
En ön koltukta, orta sırada Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu ile, Sanayi ve Ticaret Bakanımız Sayın Nihat Ergün otursunlar.
Yanlarına Vali Bey’i oturtalım. Sonra bu üçlü heyetin iki yanına, sakallı yeni imajıyla Mustafa Koç’u (Tüpraş ve Ford Otosan’ın patronudur), kardeşi Ali Koç’u (O da Tüpraş ve Ford Otosan’ın ikinci patronu ve Fenerbahçe sevdalısıdır) yerleştirelim.
Ön sıra koltuklara konulacak daha çok adam var. Yeniköy’ü parselleyen Hayat Kimya’nın sahibi Kiğılı kardeşleri koyalım. Alikahya’yı bitiren Kibar Holding’in sahibi baba-oğulu çağıralım.
Sabahtan bir mesaj gönderip, Dubai Port’un sahibi Arap Şeyhini davet edelim. Helikopterle Seka Park’a insin. Ya da Cengiz Topel’den, Büyükşehir’in denize inen uçağı ile alalım, Seka Park’a getirelim.
Ford’un Amerikalı patronunu, Pirelli’nin İtalyan patronunu çağıralım. Hynudai’nin Koreli ortağı gelsin. Bunların hepsi, dünyanın dev takımlarına oluk gibi para akıtan sponsor firmaların temsilcileridir.
Mutlaka Güler Sabancı da gelsin. Bu kentteki en büyük fabrikaların sahibidir.
Sonra, ön sıradaki koltukların bir ucuna Sefa Sirmen’i, öbür ucuna Hikmet Erenkaya’yı koyalım (Uzak otursunlar ki, maç izlerken tatsızlık olsun, kavga çıksın istemem).
Serhan Gürkan gelsin, vali ile başkanın ayaklarının dibine, çimenlerin üzerine otursun.
Sanayi Odası Başkanı gelsin. O Yeniköy’de sahili doldurup, üzerine tersaneler kurduran, yan tarafındaki arazide liman yapan Sanayi Odası Başkanı. Hatta limandaki İzmirli ortağı Lusian Arkas’ı da davet etsin.
Ön sıraları, bu muhterem zevat doldursun. Arkaya vatandaş yerleşsin. Yenidoğan, Serdar, M.Alipaşa, Derince, Bekirdere’den taraftarlar. Hodri Meydan liderlerini, siyasetçiler biraz görsün. Hodri Meydan da “En büyük Başkan bizim başkan” diye arkadan bağırsın.
Görelim Kocaelispor markası ne hale gelmiş. Bu büyük kentin, bu zengin kentin takımı ne hallere düşmüş. Düşünelim; bu Kocaeli kenti nasıl bu kadar sahipsiz, bu kadar onursuz bırakılmış.
Dev ekran kurulursa, ben de Seka Park’a gelirim. Ama sakın bana önlerden yer ayırmayın. Rıhtım kenarında, ya da uzun iskelenin en ucunda olurum. Nasıl olsa ekran büyük, görürüm. Yakarım sigaramı, efkardan kurarım bir de çilingir soframı. Tabii, Seka Park’ta bulamazsınız. Biramı yanımda getiririm. Benim yüreğim, beynim Kocaelispor’un bu onursuzluğunu, sahipsizliğini kaldırmıyor. Maçın sonlarına doğru kalkarım yerimden, gelirim dev ekran televizyon ile en ön sıradaki koltukların arasına…
Ağlayarak bağırırım:
“-Eserinizi gördünüz mü? Siz koca adamlar, Kocaeli kentine bu onursuzluğu yakıştırıyorsanız, hepinize yazıklar olsun” diye bağırırım.
Sonra, önlerinde yere tükürür, çekip giderim.
Ama koyun. Bugün mutlaka Seka Park’a dev ekran kurun. Önce AKP ne kadar büyük onu izleyelim. Sonra Kocaelispor ne kadar küçük, bunu görelim.
Kimbilir belki utanan birileri çıkar.

İsmet ÇİĞİT

Yazının aslı.

Stumble Upon Toolbar

25 Eylül 2009

Welcome to Manchester!


Maç geçeli çok olmuş olsa da kare çok güzel ve blogger bağlantısızlığından dolayı günlerdir draft olarak yatıyor.
İngiltere gibi tribünlerin saha içi ile can ciğer kuzu sarması olduğu bir ligde ezeli rekabetin figürlerinden biri haline gelmiş olmak özenilecek bir durum değil. En yeni örneğimiz Tevez. Arjantin'deki eş dost hısım akrabasının kulakları pek bir çınlamış olsa gerek.

Stumble Upon Toolbar

18 Eylül 2009

Çocuklar İnanın, İnanın Çocuklar!


Yaşanan onca saçmalıktan sonra sezonu Adanaspor maçı ile açtık. Yeni yönetim iyi niyetli gibi görünse de feleğin çemberinden geçmiş durumda olan bizler için hala soru işaretleri ile dolu. Yoğurdu üfleyerek yememiz gerektiği için bizlere yaranmaları biraz zaman alacak ki ellerinde olan veya olmayan nedenlerle lisans ücretlerini yetiştirememiş olmaları ilk intibanın olumsuz olmasına neden oldu bile.
Serdar Topraktepe ve Cem Sinan Vergül dışında sahada görmeye alışkın olmadığımız isimlerden kurulu takımımızı izlemek içimizi burmadı değil. 91 kim? 33 kim? Harun..Harun kim? Şeklinde devam eden sohbetler, sahada 11 tane gencecik futbolcu var, üstlerinde de Kocaelispor forması var, dahasını neyleyim? diyerek son buldu.
Açıkçası savunmanın göbeğinde Cem Sinan ile birlikte görev yapan ve daha önce bir kaç maç tecrübesi de olan Emirhan, yine geçtiğimiz sezon bir kaç maçta görev yaptığı için bildiğimiz sağ açığımız Uğur Daşdemir, yine geçtiğimiz sezon sadece Hacettepe maçında görev yaptığını hatırladığım kalecimiz Metin Erol ve geçtiğimiz yıllardaki görüntüsünü mumla aratan Hamza dışında hiçbir gencimiz hakkında bilgi sahibi değilim. Saydığım isimler dışında herhangi bir ismin ön plana çıktığını da söyleyemeyeceğim. PAF Ligini 14.sırada bitiren bir takımın oyuncularına direk Bank Asya'da forma verilince sudan çıkmış balığa dönmeleri de gayet doğal ki rakiplerine uyum sağlamaları gibi bir beklentimiz de yok.
Buna rağmen bacaklarına kramp girinceye kadar mücadele etmeleri iyi niyetlerinin ve ellerine geçen bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeye çalıştıklarının en önemli göstergesi. Hiç alışkın olmadığımız şekilde iç sahada bile beraberliğe oynayan bir takım haline gelmiş olmamız bizler için çok üzücü olsa da şimdilik ne kadar ekmek o kadar köfte edebiyatı ile yetinmek durumundayız.
4 maçta toplanan 3 puan bu kadro için başarı bile sayılabilir. Tam acemilik dönemlerine denk gelen ve sadece tek devresine katlanabildiğim Bucaspor maçını saymazsak Hacettepe ve Adanaspor'dan puan almak, hele ligin kalburüstü takımlarından Boluspor'dan Bolu'dan puan ile dönmek sevindirici sayılabilir. Alınan bu puanlar gençlerimizin kendilerine olan güvenlerini kazanmalarına da yardımcı oluyor.
Ocak ayı transfer döneminde lisans sorunu çözülecek. O zamana kadar iyi niyetle görev yapacak olan gençlerimiz -pek tabi aralarından bazıları kendilerini gösterebilirse kalıcı olabilirler- için hedef 15-17 puan civarı gibi görülüyor. Bu kadar kötü bir dönemde bununla yetinmemiz gerekecek. Ocak ayı sonrasında da sprinte başlamamız lazım. Bugüne kadar izlediğimiz kadarıyla bir kaç takım hariç çok zorlanacağımızı sanmıyorum ama bugüne kadar bana futbolun adaleti olduğunu söyleyen de olmadı, bekleyip göreceğiz.
Her zaman savunduğumuz bu takım başarılı bir dönem geçirse İsmetpaşa yeterli olmaz düsturu bu maçta da kendisini gösterdi. Mevcut şartlarda bile maratonun ve kale arkasının dörtte üçünün dolmuş olması ve desteğin sanki sahada Messiler, Ronaldolar varmış gibi olması bu şehrin futbolu, Kocaelispor'u ne kadar sevdiğinin, ne kadar sahip çıktığının ciddi bir göstergesi. Tabii bu sahip çıkışın elinde sosyal, politik veya maddi gücü olan kesimlerden gelmesi en büyük dileğimiz. Umarım yeni yönetim şehrin güvenini kazanır ve bu dileğimiz de gerçekleşir.
Fotoğraf halimizi en güzel şekilde özetliyor. Sahaya çıkanlar, tribünde olanlar bir olmuşuz tek bir hedefte yürüyoruz. Güzel günler görecek miyiz? Güneşli günler? Zaman zaman zaman...  

Stumble Upon Toolbar

Ömer Buğdaycı


Açıkçası varlığından haberdar olduğumuz bir gencimiz değildi. 2007 yılında Diyarbakır'dan Kocaelispor'un seçmelerine katılmış ve beğenilmiş. 2 yıldır Süper Genç takımımızda forma giyiyormuş ve tesislerde kalıyormuş. Ne acı ki varlığını Diyarbakır'da bir kan davası sonucu öldürülmesi ile öğrenmiş olduk.
Rivayete göre Ömer'in ailesinin kan davalı oldukları aileye kan parası ödemeleri gerekiyormuş, bu para ödenmediği için de Ömer'in canına kıymışlar. 2009 yılında güzel ülkemde insan canının hala maddi bir değeri var. Neresi olursa olsun ucu bir yerlere geliyor işte ki gelmese ne yazar? Töre cinayetleri, mal gibi alınıp satılan kız çocukları vs vs.. Birileri açılımlarla uğraşırken kapanan gencecik hayatlar oluyor, ne yazık...


Stumble Upon Toolbar

21 Ağustos 2009

Nerem Doğru ki?


Sadece ilgilenenlerin bildiği, ilgilenmeyenlerin de bir süre daha ilgisiz kalmalarının çok daha hayırlı olacağı kadar kötü günler geçiren Körfezimiz yeni sezona İzmir'de Bucaspor maçı ile başlayacak.
İki yıl önce Bank Asya'dan Süper Lig'e çıkışımızı müjdeleyen Altay maçının oynandığı o güzel (ve sıcak) İzmir günü hala hafızalarımızda tatlı bir anı olarak duruyor.
Hayatının 16 yıl+10 ayını Kocaeli'de 10 yılını İzmir'de, bu 10 yılın da 9 yılını Buca'da geçirmiş olan benim için çok ilginç bir maç olacak. Beynime çok küçük yaşlarımdan beri Kocaelispor nakışı işlenmiş olduğu için kalbim beraberlikten yana gibi bir ifade kullanma niyetinde değilim. Daha önce de belirttiğim gibi Buca'da yaşadığım 9 yıl içinde ne bir Bucaspor maçına gitmişliğim ne de tek bir Bucasporlu ile tanışıklığım var ama her daim şu takım daha yukarılara çıksa da Buca'da oynanacak daha kaliteli maçları takip etsem diye düşünüyordum. Meğer benim gitmemi bekliyorlarmış. Ben İzmir'de iken başlanan yeni stad inşaatı tamamlanmış ve "Yeni Buca Stadı" gibi özensiz bir isimle faaliyete geçmiş. Takımın bu yıl Bank Asya'ya çıkmış olması zaten başlı başına büyük bir adım ama yıllardan beri gayet bilinçli bir altyapı çalışması içinde olan ve belediye imkanlarını kullanmayı bilen Bucaspor yönetim(ler)i bununla da yetinecekmiş gibi görünmüyor. Yine daha önce belirttiğim üzere Bucaspor en dış kulvardan gelip adları İzmir ile özdeşleşmiş olan Karşıyaka, Altay, Göztepe gibi takımları gölgesinde bırakırsa hiç şaşırmam.
Umuyorum ki Bucaspor'un benim beklediğim bu çıkışı bizim maçımız ile başlamaz. Federasyona olan borcunu yatıramadığından yeni oyuncu transferi yapamayan ve genç takımdan 12 oyuncuyu profesyonel yapıp 18 kişilik kadrosunu ancak oluşturabilen Körfezimiz "formanın da bir ağırlığı var" söylemini doğrulayıp bizi mutlu edecek bir sonuç ile Güzel İzmir'den döner.
Dikkat ettiyseniz birkaç küçük bilgi hariç bize hiç değinmedim çünkü değindiğim yer elimde kalır. Serhan Gürkan ve çetesinin ellerinde oyuncak olan kulübümüz benim nefes aldığım (27-m) dönemdeki en kötü günlerini yaşıyor. Hala kulübe sahip çıkacak bir beyaz atlı prensin arandığı, talip olanların da "taraftar grubu(!)" tarafından beğenilmediği güzide kulübümüz geçen yıl başlayan freni boşalmış kamyon sendromunu artan bir ivme ile sürdürüyor.
Sıkça söyledim ama diyecek başka birşey de yok; Allah sonumuzu hayır etsin!

Stumble Upon Toolbar

08 Temmuz 2009

Damadı Tanıyorum


Düğün mevsimi diye nitelendirilen yaz aylarından nefret ediyorum. Okul zamanları yazların bir anlamı vardı. Gerçekten kışlar soğuk ve yağışlı, yazlar sıcak ve kurak geçerdi ama bu kuraklık denize girerek, akşama kadar yatarak, hiçbirşey yapmamanın dayanılmaz hafifliği ile sürüp giderdi. Arada bir eşin dostun düğünü vesairesi olursa da "şimdi uzaklardayım mayom kum ile doldu" diyerek geçiştirilirdi.
Çalışmak zorunda olunan yaz ayları yaşanırken ise pek maalesef hiçbir yere kaçış şansı yok hatta hatırını kırmak istemeyeceğiniz insanlar birbirlerinden habersiz aynı gün evlenmeye karar vermişlerse bir güne iki nikah sıkıştırmak zorunda da kalabiliyorsunuz. Hele bir de mesafeler uzak ise bu durumu işkence olarak nitelendirmek mümkün.
Düğün dernekten sıfır yaşımdan beri nefret ederim. Artık can sıkıcı bir klişe haline gelmiş düğün saçmalıklarından bahsetmeyeceğim nitekim saçmalık olduklarında hepimiz hem fikiriz. Daha ilkokulda iken gidilen düğünlere iskambil kağıdı, kare bulmaca, rubik küpü, icat olduğundan itibaren tetris, bazı zamanlar walkman götüren bendenizin olaya bakışı yıllar geçtikçe iyice soğudu. Bugünlerde gittiğim düğünlerde beni eğlendiren tek şey ise gelin veya damadı gelin veya damat sıfatlarını kazanmadan önce yakından tanıyor olmam.
Malum küçükken gidilen düğünlerde evlenen kişi amca, dayı bile olsa damat kişisine bir miktar mesafeli durmak zorunda kalınıyor. Halbuki damat küçükken altına işediğini bildiğiniz, bol miktarda parmak attığınız, ilk cinsel deneyiminde yediği (veya yiyemediği:)) haltları sizinle paylaşan biri olunca ve onu o kalabalık önünde mahçup bir eda ile sırıtmaya çalışırken gördüğünüz zaman beyninizde oluşan ironi, nikahı bir miktar keyifli hale getirebiliyor.
Amma ve lakin aynı şeylerin sizin için de geçerli olacağını bildiğiniz bekar bir erkekseniz çok da fazla eğlenmeyin ya da damadı tebrik ederken kulağına eğilip "Natalie çok üzülmüş" demeyin, dediyseniz de gelin duymasın, duyduysa da kaçın. En azından damat adamının "görüşeceğiz" demesiyle gözünüzde canlanan kendi nikahınıza kıyamet günü gözüyle bakmamış olursunuz.
Fotoğraf Barış Manço'nun düğün plağı kapağı. Herşeyiyle farklıydı işte, sevince böyle sevmek, yapınca böylesini yapmak lazım.

Stumble Upon Toolbar

Seçileni Sevmem Seçenden Dolayı

 
Yoğun iş temposu insanın beline kalın ve ıslak odunlarla vururken bir yandan da zaman bulup takip edilen gelişmeleri layığıyla paylaşmak kolay bir iş değil. Hal böyle olunca blogcağızımız kendi halinde takılmak zorunda kalıyor ama elden geldiğince güncel tutmaya çalışmak da boynumuzun borcu aynı zamanda.
Geçtiğimiz sezonu -parladığımız kısa bir bölüm hariç- hayal kırıklığıyla kapatan Körfezimiz tadını tuzunu iyice kaybetmiş durumda. Bırakın dünyayı, işlerin hala Arap kültürüyle yürütüldüğü ülkemiz spor kulüplerinde bile görmemizin pek mümkün olmadığı bir olay gerçekleşti ve geçtiğimiz sezon takımın küme düşmesinin baş sorumlusu olan Büyük(!) Başkan Serhan Gürkan tekrar başkan seçildi.
Başta Japonya olmak üzere utanma yeteneğine sahip insanların yaşadığı diğer ülkelerde görmeye alışkın olduğumuz başarısız olan kişinin istifa etmesi olayını ülkemizde görmek maalesef mümkün değil. Hadi istifa etmiyorsun be adam olağanüstü genel kurul yapıp başkanlığa yeniden aday olmak da neyin nesi? Zaten başkansın ne kasıyorsun ki kendini? Burada akla gelen ilk neden başkanın güvenoylarını tazelemek istemesi olabilir...di şayet güzide başkanımız kendi köyü olan Çubuklu Köyü sakinlerini (çarşaflı teyzeler dahil olmak üzere) kulüp üyesi yapıp onların oyları ile başkan seçilmeseydi.
Sadece Türkiye'de ve -çok utanarak söylüyorum- korkarım sadece Kocaelispor'da görülebilecek traji-komik bir durum ile karşı karşıyayız. Futbol kulüplerinin dernek statüsü ile yönetilmesinin ortaya çıkardığı sorunlar bir çok yerde tartışıldı durdu ama öyle sanıyorum bu statünün getirdiği saçmalığın bu kadar net ortaya çıktığı bir başka örnek yaşanmamıştır. Ne şekilde ne ilişkisi içinde olduklarını bilmediğimiz, hiçbir şekilde anlam veremediğimiz taraftar derneği hariç hiç kimsenin desteklemediği, desteklemek bir yana adını duymaya bile tahammül edemediğimiz Serhan Gürkan, bir zamanlar Cecchi Gori'nin Fiorentina'da yaşadığı gibi bütün şehri karşısına alıp başkancılık oynamaya devam ediyor. Üstelik takımı bir üst lige çıkarması muhtemel bütün adamları hiçbir bonservis bedeli olmadan bırakarak, adı sanı duyulmamış adamları toplayarak, büyük bir yüzsüzlükle.
Şu durumda verdiğimiz "Serhan Gürkan başkanken hiçbir maça gitmiyorum" tepkisi elle tutulur bir haklılık içeriyor ki 2x2=4 ise bu takım bu sene play-off bile göremez.
Açıkçası ben de kararsızım. Zaten binbir zahmetle gitmek durumunda olduğumuz maçlarda gelenden üç gidenden beş yememizi izlemek pek keyifli değil ki geçen sene bir miktar tecrübe ettik. Bu gerçekten yola çıkarak taraftarlığımızda bir süreliğine pause tuşuna basmak sinir katsayımızı sabit tutmak açısından çok faydalı gibi görünüyor ama başarılı olmasını bu kadar istediğimiz kulübümüzü iyice "onların" eline bırakacak olmayı da gururuma yediremiyorum.
Sözün özü üzgünüm, sinirliyim ama elimden gelen birşey de yok. Ne yapılan transferlerle ilgileniyorum ne de gelecek planlarıyla. Sadece Serhan Gürkan ve çetesinin bir an önce kulüpten defolup gitmesini diliyorum ve bu oluncaya kadar da bütün düşüncem, isteğim bu yönde olacak.
Fotoğraf da kulüp kültürümüzün ne seviyelere indiğini kanıtlıyor. İran'dan bir farkımız kalmamış demek ki.

Stumble Upon Toolbar

29 Haziran 2009

Michael Giderken...

Beatles'ı, Elvis Presley'i, hızlı zamanlarında Cat Stevens'ı izleme şerefine nail olmayan bizler için (eğer öyle bir kuşak varsa 82 kuşağı diyelim, yoksa da olsun) gelmiş geçmiş en büyük müzik efsanelerinden biriydi. Tavır ve tarz olarak benzeşmeseler de feminem tavırları ve ulaşılmaz imajından dolayı hep Zeki Müren'i hatırlatırdı bana. Fotoğraflarını yanyana koysak komik bir görüntü olacağının farkındayım tabii.
Yabancı müzikle hatta müzikle ilgisi alakası olmayanların bile hayatında yer etmiş bir isim olarak terk-i diyar eden MJ abimize blogun emekleme dönemlerinde küçük çaplı bir saygı duruşunda bulunmuştuk. Eski günlerini mumla arar olduğundan bir daha halini hatırını sormaz olduk. Mutlak hatırlatıcı bir kez daha hatırlattı kendisini.
Çok net hatırlıyorum desem yalan olur ama zaten hatırladıklarımın çoğu hissettirdiği duygulardan gelir. 80'lerin sonları, 90'ların başları. Biz son sokak çocukları özel televizyonların artması ve Commodore 64'ün icadı ile yavaş yavaş evlere çekilir olduğumuzda -yanlış hatırlamıyorsam- TRT 2'de halen daha yayınlanmaya devam eden Pop Saati programı yabancı kliplere ulaşılabilen yegane programdı. Sezen Cumhur Önal dönemi de yetişemediğimiz bir başka dönemdir dolayısıyla ben Pop Saati'ni ve Erhan Konuk'u bilirim. Bu programda görüp beynimizde bugünlere kadar gelen en önemli isim de açık ara MJ'dir. Bir de arkadaşım Mehmet'in ablalarının Robin Hood deliliğinden mütevellit Bryan Adams'ı hatırlarım.
Müzikler, klipler, programlar, Pepsi reklamları, estetik operasyonlar, vitiligo hastalığı...Beni kim nereden hatırlamak isterse oradan hatırlasın diyen adam, mekanın cennet olsun.

Stumble Upon Toolbar

21 Nisan 2009

Arabesk Günler


Aradan kocaa 5 yıl geçmiş. Herşeye sahip bir şehir Süper(!) Lig'i unutmuş. Körfezliler adı sanı kırk yılda bir duyulur takımları rakip bellemişler, sidik yarışına girmişler. Bir yanı şehrinin takımından kopamayan ama üçün birini tutmadan da futbol muhabbeti olmuyor ki kardeşim diyenler hafta sonlarını İstanbul'da geçirir olmuş. Ne olmuş nasıl olmuşsa Körfez sıkılmış, uğraşmış, çabalamış, kozmik güçler, alfa beta hede hödö ışınları, Venüs, Uranüs, Pluton bileşkeleri bütün güçlerini İzmit Körfezi üzerine yoğunlaştırmışlar. O kadar yoğunlaştırmışlar ki Sakarya İstanbul'u yenememiş, zaten İstanbul da düşmeden Körfez'in ekmeğine bol bol yağ sürmüş. Öyle ya da böyle Körfez Süper Lig'e çıkmış.
Başkan Serhan Gürkan, Polat Alemdar havalarına daha o zamandan başlamış ama ilk etapta o kadar da dikkat çekmemiş. Başkanım koltuğa otursanıza birşeyden mi korkuyorsunuz? demişler. "O koltuğa oturmam için hak etmem gerek, Süper Lig'e çıkmadan o koltuğa oturmam" buyurmuş büyük başkan. Dışarıdan bakınca sanki "Şampiyonlar Ligi'ni kazanmadan o koltuğa oturmam" der gibi görünüyor değil mi? Yok değil, bildiğiniz Süper(!) Lig ya da sandığınız diyelim.
Bu arada B.Belediye Başkanı da Erol Taş kıvamında ortak olmuş sevince. Para isteyince yok diyen ama oğlu doktor olduğunda mezuniyet törenine gidip "İşte benim oğlum! Ne zahmetlerle büyüttüm garibi! Zekasının kaynağı da benim tohumumdandır. Gel yiğidim basam seni koynuma!" diyen film karakteri misali çıkmış otobüsün tepesine atmış da atmış, tutmuş da tutmuş. Sallayan olmamış, fark etmiş, yine para vermemiş. Vermemiş de ne olmuş. Hiç-bir-şey. Yine başkan seçilmiş.
İlginç mi?
"3.kuşak İzmitli" diye bir tanımın neredeyse olmadığı, bütün tarihi boyunca yolgeçen görevi görmüş, arada kalmış ve her yıl bilmem kaç bin kişi göç alana bir şehir için pek tabii ki değil. Karakterini tanımlamaya pişmaniye ile başlanıp simit ile bitirilen bir şehir...ve bu şehirde yaşayan insanlar ne kadar aidiyet duygusu taşıyabilirler ki??  
Başkan takım çıkar çıkmaz koltuğa oturmuş ama ne oturuş! Bir yılın acısını çıkarmış köftehor. Oturduğu yerden sallamaya başlamış. "Bana Davids'i getirin" demiş. Hangi Davids? demişler. Alemdarlardan Polat efendi "Edgar" demiş karizmatik bir ses tonuyla. Millet tırsmış tabi. Başkan buyurmuş, erkeksen getirme! Günler günleri kovalamış. Başkan'a ha bugün gelecek ha yarın gelecek deyip durmuşlar, inanmış garip. Gazetecinin birini aramış "Cuma sabahı 7'de burada" demiş. Akl-ı evvel bir blogcu da gitmiş uçaklara bakmış. Meğer öyle bir uçak bile yokmuş. Böylece Serhan Alemdar Süper(!) Lig'deki ilk mağlubiyetini daha lig başlamadan almış.
Adını duyduğu her adamı almış. Kalede güven isterim Kılıç saçmalıyor bazen demiş. Aziz Yıldırım'ın "Oha lan bu kadar para ben almıyorum!" dediği adama "Gel yanı başıma" demiş. Serdar yıllığı 1 Milyon YTL karşılığında Körfezli olmuş. Karşılığını pek tabii verememiş zaten bunun bir karşılığı olamaz. Kale yine Kılıç'a kalmış, Serdar'ın adı da uğursuza çıkmış. Serhat Akın'lar mı desem, Bülent Bölükbaşı'lar mı desem, Jestroviç'ler mi desem, saymakla bitiremeyeceğim bir dolu lüzumsuz adam "toplama" demenin çok büyük bir iltifat kabul edileceği tuhaf bir birliktelik içine girmişler.
Uğraşmışlar(!), didinmişler(!), çalışmışlar(!) bir türlü olmamış. Futbolun skor oyunu olduğunu ayamamışlar bir türlü. Durum çok ilginç bir hal aldığı için bilimsel araştırmalar yapılmış meğer futbolcuların(!) dış auralarında uyumsuzluk varmış. Bir araya gelince mallaşmaya başlıyorlarmış. Bunu fark eden hocalar (ki onlar için ayrı bir yazı bile yazılır, uzatmayayım, Engin ve Yılmaz'a selam, yazıya devam) madem öyle uzaklaşıp oynasınlar demişler. Bu sefer de uzun top atma ya da alan kapatma konusunda gram yeteneği olmayan bu adamlar topları stad çevresindeki dağlara, taşlara, camilere yollamaya başlamışlar.
Sözün özü bu adamlardan adam olmayacağı açıkça ortaya çıkmış, zaten Alemdar başkan "Top mu oynuyonuz pezevenkler!" deyip birine para vermemiş, onlar da çareyi kaçmak da bulmuşlar. Özellikle Sırpların kaçışı komik olmuş.
İkinci yarıya yeni bir hoca yeni bir takımla başlanmış. Kimyasal olarak biraz daha elle tutulur bir hal alınmış. Başkan her kimden nasıl akıl aldıysa mucizevi bir dönüş yapmış, akıllı hareket etmeye başlamış ama uzun sürmemiş. "6 Milyon TL riskim var" demiş bu sefer. Etrafta başkan çok CM oynuyor söylentileri dolaşmaya başlamış. Gerçek hala bilinmiyor ama en mantıklı yorum bu gibi görünüyor. Evet başkan çok CM oynuyor!
Takımdaki düzelme skorlara yansımaya başlamış. Mehter takımı misali iki ileri bir geri ama umut veren bir futbol oynayarak devam etmiş Körfez yoluna. Galatasaray'a 5 atıp tek deplasman galibiyetini almış. Takım iyi olduğu için taraftar umutlanmış. Gidişat iyiymiş ta ki lige Milli Takım'ın İspanya maçları için ara verilinceye kadar. O arada her ne olduysa bu sağlam takım da tanımlanamayan bir "şey" lerini kaybetmiş ve taraftar zaten azalmış umutlarını daha doğrusu mucize beklentilerini biraz daha derinlere gömmüş.
Hala ulaşmaya çalışanlar, fener tutanlar, sesimi duyan var mı??? diye bağıranlar varmış ama gerçekçi olanlar odun toplayalım gece soğuk olur, ateş yakmak gerekebilir demeye başlamışlar bile.
Denizli maçı?
Keşke Zinko penaltıyı atsaydı. Beraberlik de pek işe yaramayacak olsa da en azından maça gidenler bir puanla döndük derlerdi.
 

Stumble Upon Toolbar

15 Nisan 2009

4-4

Maç analizi bolca olur. Gerçekten izlemeye değer bir maçtı. Liverpool turu geçerse efsane bir maç olur düşüncem beynimde kayboldu gitti.
ŞL'de olunca Chelsea Liverpool'a ters geliyor şehir efsanemizi yaymaya başlayabiliriz.
Geçen yılki eşleşmenin uzatmalara giden ikinci maçı aşağıdaki dramatik fotoğraf ile aklımıza kazınmıştı. Maçtan hemen önce annesini kaybeden Lampard'ın attığı penaltı golünün ardından gökyüzünü gösterip onun anısına taktıkları siyah bandı öpmesi içimizi cız ettirmişti.
Aynı Lampard hemen hemen aynı zamanlarda bu kez zaman herşeyin ilacıdır mesajı verdi ve Roma'da olası Manu-Chelsea finali için dua etmeye başladı.
Cech geceyi kariyerine yeni bir leke daha ekleyerek bitirdikten sonra Barcelona karşısında edebildikleri tüm dualara daha bir ihtiyaçları olacak.
Tüm goller burada.

Geçen sene



Bu sene

Stumble Upon Toolbar

12 Nisan 2009

Medyum Olmaya Gerek Yok!

Beşiktaş maçı yazısında bilinçli olarak penaltı pozisyonuna değinmedim çünkü bunlardan bahsetmenin ne kadar gereksiz olduğunu bu sezon bir kez daha anlamış oldum ve aldığım karar gereği ne hikmetse hiç kimsenin değiştirmeye gücünün yetmediği olayları yok saymanın en doğru karar olduğunu düşünüyordum.
Sadıgov'un vücuduna yapışık koluna çarpan topa Bülent Yıldırım'ın penaltı çalması bu sebeplerden dolayı ilginç de değil. Çok normal, çok beklendik bir karar, zaten dakika 75 olmuş.
Neyse derdim sadece Ege Görgün'ün hatırlatması ile 19 Ekim 2008 tarihinde ilk yarıdaki Fenerbahçe maçı sonrası yazdıklarımı tekrar hatırlatmak. Hep aynı hikaye, hep aynı isimler, hep aynı olaylar. Fenerbahçe-Arsenal maçı 3 farkla bitmişti, Milli Takım ile ilgili bölüm de an itibariyle cuk oturmuş durumda. Çok akıllı birisi olduğumu söyleyemem, medyumvari güçlerim de yok. Bu yazılanları isteyen kabul eder, isteyen etmez, etmeyenlere tek tavsiyem gözlüklerini çıkarıp bakmaları, başka da sözüm yok.

14 Takımlı Komedya; Eyyam, Gasp, Haksızlık, Hırsızlık, Hepsi Bir Arada!


Maçtan önce bütün hafta konuşulanlar aynıydı dolayısıyla beklenmedik bir son desem yalan olur. Evet bekliyorduk. Yılmaz Vural’ın deyimiyle “takdir hakları denilen lanet şey”in hep Fenerbahçe’den yana olmasını bekliyorduk ve beklediğimiz fazlasıyla oldu. Aslında bu da işin kılıfı, sonuçta hakem kişisi Bülent Yıldırım, Selçuk Dereli gibi “Genç hakemlere eyyam yapma kılavuzu” şeklinde bu işin kitabını yazabilecek yeteneğe sahip isimlerden biri olunca maçı katlettiklerine dair elde avuçta çok fazla matematiksel veri olmayabiliyor. Bu maça özel olarak elimizde veri de var aslında. Fener’in golünün 90+ kaçıncı dakikada geldiği belli değil, 90+5 olmadığı kesin ama bizi asıl isyan ettiren olay bu değil zaten, cehennemin dibine dakikası, bir takım adam gibi oynadıktan (oynatıldıktan, hakem tarafından oynamasına izin verildikten) sonra istersen 150 dakika oynat. Maçtan sonra birilerini arayıp “Abi 170 dakika oynattım, sizinkiler beceriksiz, valla ben de gol atardım ama çok dikkat çeker” diyebilirsin ama bari bir bırak bir müsaade et, bu takıma gönül vermiş binlerce insanın ahını alma, o stada girmek için çalışıp emeğiyle parasını kazanmış, o parayı gönül verdiği kulübünü izlemek için harcamış insanların emeklerini çalıp götürme, mikron seviyesinde Allah inancı olan herhangi bir insan bunu yapamaz zaten. Tamam hiçbir manevi değerin olmasın, küfür yemeye de alışkınsındır, bazen haklı bazen haksız olur, kendini kandırıp nasıl olsa bu da haksız dersin, bir kulağından girer diğerinden çıkar, hiçbir şey yapma, hiç kimseyi takma ama Allah aşkına gram Allah’tan kork! Orada çaldığın emek maçtan sonra formasını almak için Semih’e koşan Serdar Kulbilge’nin emeği değil ki. Futbolcular bugün var, yarın yok ama oraya yıllardır gelen taraftarlar var, bir maça girebilmek için para biriktirmek zorunda kalan insanlar var, bilet parası dışında para harcayacak durumu olmadığı için 90 dakika aç kalan insanlar var, hiçkimseye acımıyorsun bari onlara acı.

Sistemdeki bozukluk herşeyin başı aslında. Çingeneye makam vermişler ilk iş babasını asmış. Yine Yılmaz hocam ne güzel söylemiş, Tanrı mısın? Kimsin sen yahu? Benim tribünden çok net gördüğüm 3 topu elle almayı görmedin, numaralı önündeki yan hakemle ikiniz yoktan faul yapma yarışması yaptınız, ilk yarıda Serhat gole giderken ofsayt diye kestin – alakası yok-, maçı ellerinle bir taraftan bir tarafa vermek için elinden geleni yaptın, muvaffak oldun. Ne oldu? Ne olmuş olabilir? Hakem diye gönderilen ve saha içinde herşeyi yapma hakkı verilen bir adam maça bir tarafı kollamak üzere çıkmış ve sonuçta amacına ulaşmış. Peki bu durumda ne oluyor? Eğer bu hakemin ya da onu yöneten kimselerin bu olaydan şahsi çıkarları yoksa bunun nasıl bir açıklaması olabilir?
Açık seçik söyleyeyim Türkiye Cumhuriyeti’nin futbol organizasyonu anlamını yitirmiştir. 4 takımın maddi-manevi kollandığı bir ligde diğerlerinin ne işi var? Ne yapıyoruz? Neyin savaşını veriyoruz? Benim sesim neden kısıldı ki? Ne parası verdim ben maça girmek için? Sahadaki mücadelenin amacı ne? Niye koşturup duruyor koca adamlar? Sevilla’lı Puerta gibi bir gün birisi düşse kalp krizi geçirse ölse ne için ölmüş olacak? Onların da tek amacı bilmem kaç bin ytl alıp şovun bir parçası olmak mı? Bir başka anlayamadığım Anadolu kulüplerinin yöneticileri. Bir kulübün başkanı olmak herşeyinden sorumlu olmak demektir. Bu kadar insanın temsilciliğini sen yapıyorsun. Senin de bir misyonunun bir vizyonunun olması gerek. Nasıl içine siner bu hakkaniyetsizlik? Nasıl kabullenirsin? Maçtan sonra verdiğin tepkiyi maçtan önce neden veremezsin? Bu kadar kulüp yöneticisi nasıl bir araya gelip ortak bir karar alamazlar? Kör müsünüz, görmüyor musunuz? Yoksa bu tip olaylarda sadece başına gelen mi hassas oluyor? Madem maçtan önce maçın kime verileceği kararı alınıyor bu 14 takım ne iş yapar? 4 takımın kendini eğlediği bir ligden fazlası sunulmuyor bize. Biz de koyun sürüsü gibi izlemeye devam ediyoruz. Aslında 4 de değil 3,5. Medya 3,5 takımı pohpohluyor, medya gazına gelen verileni almaya alışmış sorgulama yeteneğinden nasibini almamış, aidiyet duygusu taşımayan ayrı bir koyun sürüsü 3,5 takım destekçisiyiz diye Türkiye’nin dört bir yanında hiçbir emekleri, ortak noktaları, bağlantıları olmadığı halde birbirine caka satıyor, devran böyle dönüp gidiyor.
Milli Takım’a oyuncu yetişmiyor, Estonya’yı bile yenemiyor. Balına bir 3.lük bir yarı final. Avrupa’da söz sahibi olmak zaten mümkün değil. Beşiktaş gider 8 yer, Galatasaray gider 5 yer, dönerler yine annelerinin liginde birbirlerini yerler. Filler tepişirken de ezilen hep çimenler olur. Aynı senaryoyu Fener’in Arsenal maçında da izleyeceğiz. Arsenal’in üç farktan az atması çok büyük sürpriz olur. Sonra ne olur? Ne olacak ki dönerler Ankara BB’yi yenerler falan filan…
Yılmaz hocamın ağzını öpeyim. Spor yazarlarını zaten geçtim, antrenörlerin bile çoğu bunları söylemeye çekinir hale gelmiş çünkü düzen kabullenilmiş, sorgulama yok, adalet isteyen yok, istemeden de almak yok..
"Bu bize yapılmış bir terbiyesizliktir. Deniliyor ki, 5 dakika en az süredir. Ama uzatma için verilen bir süreyi 1 saniye geçiyorsa bitireceksin. Semih 2 kere faul yapıyor, atmıyorsun. Uğur faul yapıyor, atmıyorsun. Takdir hakkı denilen lanet şeyi hep rakipten yana kullanıyorsun.
Sonra geliyorsun beni saha dışına çıkarıyorsun. Zaten 90+5 olmuş daha ne yapıyorsun yani? Tanrı mısın sen be! Oyuncuma taktik veremeyecek miyim?
Oyuna mı konsantre oluyorsun bana mı anlamadım, sürekli bir uyarı halindeler. Biz kendimizle uğraşıyoruz, siz neden bizle uğraşıyorsunuz? Bu ülkede bir tane hakem yok. Tebrik ediyorum kendilerini, utansınlar! 10 sene oldu bir tanesi gidip Avrupa’da düzgün bir maç yönetemedi. İnsanlarda yürek yoksa böyle oluyor işte. Ben antrenörlük yapsam ne olur yapmasam ne olur. Yıllardır aynı şeyi konuşuyoruz, bu kadar basiretsizlik olmaz. Ne oldu kazandılar da, bir tarafı sevindiriyorsun, diğer taraf ne olursa olsun. Ne ala memleket!
Napıyorsun yani dünyayı mı kurtarıyorsun?"
Spormuş, centilmenlikmiş, dostlukmuş, kardeşlikmiş..
Hadi lan ordan!!

Stumble Upon Toolbar

11 Nisan 2009

Oysa Herşey Ne Güzel Başlamıştı Vol:2


İlk yarıdaki Beşiktaş maçının ardından oysa herşey ne güzel başlamıştı demiştik. Beşiktaş ile oynadığımız ve oynayacağımız bütün maçlara aynı başlığı kullansak yeri olacak sanırım. Geçen hafta 6 puanlık maçı kaybetmenin moral bozukluğu takımın üstünde yok gibiydi sanki ama Erhan Altın o acı tecrübeyi birilerine ödetmek derdindeydi.
Geçen hafta hatalı bir gol yiyen Kılıç'ı keserek başladı maça. Benim için kalede Kılıç veya Serdar'ın oynaması arasında ciddi bir fark yok. Zaten bu maçta kalecilik herhangi bir durum da olmadı. Sağ bekte Ross yerine Adem tercihini anlamak çok kolay değil. Adem mücadeleci bir oyuncu ama savunma yapmak gibi bir yeteneği maalesef yok. Ross'dan daha iyi olabileceğini düşündüren nedir anlam veremedim. Son haftaların uyuyan güzeli Ergün Teber yerine de etkisiz eleman Cesar vardı. Fenerbahçe maçında attığı golün dışında bütün sezonu Casper modunda geçiren bir başka oyuncumuzdur kendileri. Orta sahada Hasan Uğur'a da görev verilince o uyumlu takım çorbaya dönmüş oldu. İdeal 11'den 4 farklı oyuncu ile sahadaydık, Barcelona olmuşuz da bizim haberimiz yokmuş meğer.
Henüz 2.dakikada Taner'in kendisine yakışır topuk pasıyla her daim bal yapmayan arı olarak nitelendirdiğimiz Akeem kendisinden beklenmeyecek bir gol attı. O golü attıktan sonra tekrar kendi kimliğine dönüp sağa sola koşuşturup durdu maç boyunca. 5.dakikada Taner'in sakatlanması kötü zamanların habercisi gibiydi sanki. Belki gol yeseydik bu kadar üzülmezdim. Hep aklımdaydı. İyi güzel gidiyoruz da şu Taner'in başına bir hal gelirse halimiz nice olur diye düşünüyordum. Korktuğum başıma en zor maçlarımızdan birinde hem de maç içinde geldi. Maçtan önce olmuş olsa belki oyun sistemi duruma göre değiştirilebilir. Kısıtlı kadroda ne kadar faydalı olur tartışılır ama şu durumdan iyi olacağına eminim. Oyuna maçın sonlarında girdiğinde etkili olabilen Serdar Topraktepe bu yaştan sonra 90 dakika futbol oynayacak halim yok ya der gibiydi. Koşmasını, hücumda pres yapmasını zaten beklemiyordum da hiç değilse maçı kırabilecek pozisyonda topu altıpastan uzaya vurmasaydı. Başka da ciddi bir etkinliği olmadı zaten. En kötüsü de 4-5-1 gibi oynadığımız bölümlerde Akeem'in kanada gelip Serdar'ın hücumda tek kalmış olmasıydı. Önüne top salınsa koşacak hali olmadığı için sistemimiz otomatikman 4-5-0 olmuş oldu.
Savunmanın iki kanadında birden hem ilk onbire hem de bulundukları mevkilere yabancı iki oyuncu oynayınca savunma uyumsuzluğu kaçınılmaz oldu. O bölgede ayakta kalan tek oyuncumuz Sadıgov'du diyebilirim. Özellikle ilk yarıda hem sağdan hem soldan gelen ataklara en kritik müdahaleler ondan geldi. Yek başıma yetişemirem dediği 75.dakika ve sonrasında da film koptu zaten.
Mevcut kadro ve moral ile verebileceğimiz en iyi mücadelelerden birini verdik. Oyun kalitesinden bahsetmenin gereksiz olduğu bir dönemdeyiz, öyle bir beklentimiz de yok. Sezon başından beri kangren halini alan elde edilen skoru tutamama hastalığımız uzvun kesilmesi ile sonuçlanacak.
Şu duruma rağmen konduramıyorum ama kendimizi yavaş yavaş acı sona hazırlasak iyi olacak sanırım.
Askıya alınan dertler birer birer masaya koyulacak artık. İbrahim Karaosmanoğlu'nun tekrar başkan seçilmesi, Serhan Gürkan'ın tüm kredisini yitirmesi, borçlar, hacizler, gidecekler...
Güzel bir filmdi keşke cesur kahraman ölmeseydi...

Stumble Upon Toolbar

03 Nisan 2009

Durmak Var ama Yola Devam


Bir zamandır yazmıyor ya da yazamıyor olmamla ilgisi yok aslında ama bu süreci "hayat enerjisinin bilinmeyen bir güç tarafından sömürülmesi" olarak nitelendirebilirim. Tam olarak ne ile ilişkilendirilebilir ondan da emin değilim. Bayılmadığım bir işi yapıyor olmam ya da beni seven bir dişiden ayrılıp beni pek de sevmeyen bir başka dişinin peşine düşmüş olmam bu durumda etkili olabilir. Sigarayı bırakmış olmam da etkili olabilir malum ilk zamanlar sigarasız hayat çok bayat tadında devam eden düşünceyi aşmak da zaman istiyor. "İlham" adı verilen ama reklamlardaki "be inspired" söylemlerinden gayrı ne olduğu hakkında bilgi sahibi olmadığımız o "şey" uğramıyor nicedir yanıma.
Bu kısmi depresif haller neyin anlamı var ki yazmanın olsun sonucuna vardığında gelinen nokta, manevi olarak paha biçemeyeceğim sanal varlığım blogumun da yetim kalması ile sonuçlanıyor. Sıfırdan başlayıp ulaşılan bir dolu ziyaretçi, sanalda başlayan ama sevgi, saygı duyulan bir dolu gerçek dost, yürütülen fikirler vs vs...
Bu bir bu blog burada biter yazısı değil bu arada :) Hayatımda hiçbirşeye kolay başlamadım kolay da bırakmam sadece kimin ne kadar ilgilendiğini bilemesem de bu boşluğun nedenini açıklama gereği hissettim.  Her ne kadar benim desem de aslında blog sadece benim değil çünkü şu da bir gerçek ki bu blogu takip eden, destek veren, kendimi onlara karşı sorumlu hissettiğim insanlar var.
Velhasıl kelam dostlar böyle olmasını istesek de istemesek de bloglarımız bir köşemizden tutup bize ayna vazifesi görüyor ki ben nicedir böyle olmaması için bilinçli bir çaba içindeydim. Sonuçta herkesin sıkıntıları var ve bana kalırsa bunları paylaşmak çoğu zaman abesle iştigaldir.
Bunca yazıp futbola bağlamama şansım yok tabii. "X futbol için değer mi?" sorusu sorulduğunda yerine milyonlarca etiket koyulabilecek değişken her durumda saygıyı hak ediyor. Sosyal hayat, çevre, sevilenler, sevilmeyenler..an geliyor bir galibiyet siliyor kafamızdaki bütün saçmalıkları, en azından benim için öyle..
Hasta mıyım?
Belki de.
O zaman pazar günü kalpler bu kez Ankarada atacak, bir galibiyet herşeyi silsin diye!
 

Stumble Upon Toolbar

24 Mart 2009

Mevcut Psikoloji: Umutlu Ama Tedirgin


Ligde kalalım, ligde kalalım, ligde kalalım, ligde kalalım, ligde ka....

Stumble Upon Toolbar

22 Mart 2009

Yaz Ne Zaman?


İzmit'e alıştım alışmasına da bu havalar beni öldürecek. Ross'un İzmit'i neden sevdiği anlaşıldı. Britanya gibi mübarek her gün yağmur yağıyor. Bu yağmurlar ne zaman bitecek? Ne zaman gerçek anlamda güneş göreceğiz? Yoksa buraya hiç yaz gelmeyecek mi?
Yoksa ben mi bunalıma girdim, daha erken mi?

Stumble Upon Toolbar

Paramore - Decode


How can I decide what's right
When you're clouding up my mind?
I can't win your losing fight
All the time.

Nor can I ever own what's mine
When you're always taking sides
But you won't take away my pride.
No, not this time.
Not this time.

How did we get here?
When I used to know you so well.
But how did we get here?
Well, I think I know.

The truth is hiding in your eyes
And it's hanging on your tongue.
Just boiling in my blood.
But you think that I can't see
What kind of man that you are,
If you're a man at all.
Well, I will figure this one out
On my own.
(I'm screaming, "I love you so.")
On my own.
(My thoughts you can't decode)

How did we get here?
Well, I used to know you so well, yeah.
But how did we get here?
Well, I think I know.

Do you see what we've done?
We've gone and made such fools
Of ourselves.
Do you see what we've done?
We've gone and made such fools
Of ourselves.

Yeah. Yeah.

How did we get here?
Well, I used to know you so well, yeah, yeah.
How did we get here?
Well, I used to know you so well.
I think I know.
I think I know.

There is something I see in you.
It might kill me.
I want it to be true.

 

Stumble Upon Toolbar

Son Perdenin Bir Öncesi


İyi midir kötü mü bilemedim ama ilk defa bir maçı futbol oynamadan kazanmış olduk. Kaybettiğimiz maçlarda çok iyi oynadığımız olmuştu ki bunun en dramatik örneği 1-0 öne geçip hakem Özgüç Türkalp marifetiyle kaybettiğimiz Kayserispor maçıydı. Geçen hafta hem atmosfer hem güçlü bir ekibe karşı oynamış olmamız hem de futbol kalitesi anlamında üst düzey bir maç yaşamıştık. O maçtan sonra Ankaraspor maçının bizlere bir parça yavan geldiğini söyleyebilirim. Üstüne bir de hem biz hem de Ankaraspor ortaya futbol adına birşey koyamayınca süreçten çok sonuca odaklanmak zorunda kaldığımız bir maç izlemek durumunda kaldık ve mutluyuz ki sonuç istediğimiz gibi oldu.
Maçı "Dağ Tarafı Aile Çay Bahçesi" nde izledim. Bu benim lanetli dağ tarafına ilk gidişimdi. Stada diğer tribünlere oranla daha rahat girdik ve daha rahat çıktık ama maçı izlerken aynı rahatlığı yaşadığımızı söyleyemem. Burada da dile getirmişizdir. İsmet Paşa Stadı ile ilgili en ciddi sıkıntılardan biri dağ tarafının bir türlü doldurulamıyor olmasıdır. Eskişehirspor maçının ardından Ankaraspor maçında da -belki de ilk defa iki maç üst üste- bu bölüm de kısmen boşluklar olmasına rağmen doldu. Bu ilgide havanın güzel olmasının etkisi büyük mutlaka. Yeni edindiğim tecrübe ise dağ tarafı seyirci profili. Diğer bölümlerdeki hengameye karışmak istemeyen bayanlar, çocuklar ve yaşlılar bu bölümü tercih ediyorlar. Sonuçta herkesin maça gitme hakkı var ve o bölümün de kimler oturuyor olursa olsun dolması iyidir ama bizim gibi kanı kaynayanların o bölümden mümkün olduğunca uzak durmasında fayda var. Öyle ki gollerde bile layığıyla sevinemedik desem yeridir. Maçtan sonra neden sevinemediğimiz ile ilgili biz de Aykut Kocaman'ın yaptığı yorumu yaptık "Ne olduğunu anlamadık".
Çok anlatılası bir maç olduğunu söyleyemem. İlk yarım saat her iki takımın da saman alevi tadında atakları vardı ama hücumcuların beceriksizlikleri yüzünden eridi gitti. Skor tabelasına bakıldığında iki gol ve bir asistle iyi bir maç çıkarmış gibi görünen Taner geçtiğimiz haftadan çok çok üstün bir oyun sergilemedi. Bu maçta geçtiğimiz hafta kendisi için alınan önlemler de alınmamıştı. Üşenmedim, saydım, tam 6 kez son savunmacı ile karşı karşıya kaldı. Bu pozisyonların bazılarında topa vurmakta gecikti, bazılarında kendisine uygun şut pozisyonu hazırlayamadı, bazılarında da pas vermesi gerekirken şut çekti ve top savunmaya takıldı. İki gol atmış ve bir asist yapmış bir oyuncudan daha ne bekliyorsun sorusuna verebileceğim bir yanıt yok ama Taner'in bu sayıların çok üstüne çıkma şansı vardı ve değerlendiremedi.
Maçın kolay kırılmasını sağlayan olay gollerin çok kısa bir aralık içinde gelmiş olması. 32.dakikada 1-0 öne geçtiğimizde pozisyon kısırı bu maçın böyle bitmesinin olası olduğunu düşünmüştüm. Hemen iki dakika sonra ise yine geçtiğimiz hafta attığımız gole benzer olmayacak bir olay oldu ve Murat Hacıoğlu kafayla gol attı. İlk yarının sonunda büyük ölçüde Akeem'in azmi ile gelişen pozisyonu Taner'in tamamlaması ise maç sonucunun daha ilk yarıdan belirlenmesine neden oldu.
Maçın en korkutucu anı ise 35.dakikada Kılıç ile Muhammet Hanifi'nin çarpışmasıydı. Ortaya doğru gelen topu Kılıç yumruklamak istedi, yumrukladı ama yumruğun bir kısmı Muhammet'e geldi, üstüne bir de sert bir şekilde çarpıştılar. Bütün oyuncular yerde kalan iki oyuncunun başında toplandılar, bazıları kenara değişiklik işareti yaptı. O anda dikkatimi Taner çekti. Herkes tedirgindi ama Taner resmen ağlamaklı oldu. Muhammet'e çok ciddi birşey olabileceğinden endişe ettik. Zaten pozisyonun hemen ardından ambulansla hastaneye götürülmüş olması ciddi bir durum olduğunun göstergesiydi. Maçtan sonra öğrendiğimize göre köprücük kemiği kırılmış. Oyuncular yerdeyken maraton tribününün "Kılıç'a ne oldu bize söyleyin" tezahüratı ve Muhammet'in hem sedyeyle oyun dışına alınırken hem de ambulansla stadı terk ederken bütün stad tarafından alkışlanmış olması olayla ilgili iki güzel anektod.
Ankaraspor'un en büyük hatası İzmit'e beraberlik için gelmiş olmasıydı. Gerek savunmacıların hücuma destek olmayışından gerekse kullandıkları aut ve kornerleri fazlasıyla ağırdan almış olmalarından bu durumu anlayabiliyoruz.
İlk yarı 3-0 sonuçlanınca her iki takımın da ikinci yarıya farklı kimliklerle çıkacağını tahmin etmek zor değildi, öyle de oldu. Biz biraz daha skoru korumaya yönelik oynadık, Ankaraspor da haklı olarak daha fazla hücuma yöneldi. Hal böyle olunca oyuna biraz daha hareket biraz daha renk gelmiş oldu. Durumu 3-1 yaptıklarında oyun olarak bir parça düşmüş olmamızın da etkisiyle tedirgin olmadım desem yalan olur. Ankaraspor'un dakikalarca top çevirdiği ve müdahale edemediğimiz anlar oldu ama sonuca gitmeyi başaramadılar.
Sadıgov aynı standardını sürdürüyor. Zamanlama ve pozisyon alma konusunda gerçekten üst düzey bir oyuncu ama savunmadaki diğer 3 isim Muhammet Özdin, Ross ve özellikle Ergün Teber için aynı şeyi söyleyemem. Ross yine Fenerbahçe maçı havasındaydı. İlk günlerdeki hırsı ve akıllı oyununu aratıyor. Hücumu desteklediği zamanlarda etkili olmasına rağmen onun olduğu bölgeden çok fazla atak oldu. Bu durumda Adem'in veremediği desteğin payı da büyük. Ergün geldiği günden beri en kötü futbolunu oynadı. Ne kademeye girebildi, ne top kapabildi ne de attığı paslar yerini buldu. Erhan Altın'ın ikinci yarıya Ergün'ün yerine Hamza veya Cesar'la başlayabileceğini düşündüm ama Ergün o haliyle 90 dakikayı tamamladı.
Erhan Altın'ın bir başka hem günah hem sevabı olan durum ise Hasan Uğur'u oyuna almış olması. 3.gol sonrası dengesiz sevinen Levent Kartop'un kaburga kemikleri ezilmiş. İlk yarı sonunda yere yattı kaldı. İkinci yarıya ise onun yerine Hasan Uğur ile başladık. İlk oynadığı Hacettepe maçından sonra da yazdığım üzere çok panik bir futbolcu ve bana kalırsa bu lig için çok yetersiz. Oyunda kaldığı süre içinde üst üste birkaç kez saçmalayınca Erhan hoca ona 23 dakika sabredebildi. Hasan'ın yerine Hamza'yı oyuna aldı ve orta sahada biraz daha dayanıklı bir hal aldık. Bu dakikadan sonra başta Murat Hacıoğlu'nun altıpastan üstten auta attığı pozisyon olmak üzere çok ciddi birkaç pozisyon bulduk ama değerlendiremedik.
5 maçta 11 puan gerçekten çok güzel bir istatistik. İlk yarı boyunca yapması gereken hiçbirşeyi yapmayan bir futbolcu grubu, üstüne beceriksiz iki hoca, üstüne gelenler-gidenler derken hatırlamak istemediğimiz kötülükte bir dönem yaşadık. Artık sular duruldu hatta nehir ters yöne doğru akmaya başladı. İki hafta sonra Ankara'da Ankaragücü'nü de yenebilirsek rafting yapılabilecek kıvama gelecek. Mevcut puan durumunda 10.sıradaki Gençlerbirliği'nden daha az şansımız olduğunu artık kimse söyleyemez. Umalım ki bu güzel gidişat bozulmasın. Lig başında söylediğimiz ama alınan kötü sonuçlar ile yutmak zorunda kaldığımız sözümüzü tekrarlayalım.
Kocaelispor bu lige yakışıyor, hem de herşeyiyle.
 

Stumble Upon Toolbar

18 Mart 2009

Tanıl Bora: Amok Koşucusu Körfez


" Amok koşusu: Ölümü göze alarak düşman saflara atılan veya zamanımızda daha çok kullanılan anlamıyla, cinnet halinde kalabalığa dalan intihar saldırısı. Futbolun dramaturjisinde de yeri var Amok mecazının: Düştü gözüyle bakılan, kaybedecek şeyi kalmamış takımın cuşa gelmesi, içine cin girmiş gibi oynaması, olmadık maçları kazanması. Amok’un Amok olması için, yine de düşmesi lazım tabii sonunda; trajik kahramanlık öyle kemale eriyor ne yazık ki. Amok koşucularına, lig tarihinin şeref tablosunda bir sütun açmalıdır bana kalırsa. İlk akla gelen adaylar: Önceki sezonun Erciyesspor’u, 1998/99’un Sakaryaspor’u, 1997/98’in Şekerspor’u.
İşte, Kocaelispor da zamanımızın böyle bir kahramanı! Kadrosu kaç süzgecin artığı, göğüs reklamını bile maç başına bulabiliyor. Telaşsız ve sebatkar inadıyla, Saracoğlu’ndan da bir beraberlik sökmeyi başardı. Erhan Altın, nasıl da aydınlık bakışlı ve güleç bir ‘hoca’. Maço havalardan uzaklığıyla, sıcaklığıyla, gönlümüzü ferahlatıyor. Bu arada, Bener Onar beğenmiş ama o Celtic taklidi forma, Süperlig’in gardrobunu takdir ettiğim Körfez’in en sakil kıyafetiydi. "

Formaları sezon başında da beğenmemişti Tanıl Bey ama bu forma gerçekten "Körfez" değildi. Katıldım.

Yazının tamamı : Günah keçisi, kahraman ve amokçu...

Stumble Upon Toolbar

15 Mart 2009

Umut Yolu Yokuştur


İlk yarı sonunda hatta 4-0 kazandığımız Hacettepe maçından hemen önce bu duruma gelebileceğimiz söylense güler geçerdim. Futbolun gerçekleri kabul ettiğimiz bütün genel geçer önyargılarımızı yerle bir eden yeni bir gerçekle karşı karşıyayız. İlk yarıda 16 maçta 9 puan toplayabilmiştik buna karşılık sadece son 4 maçta 8 puan toplamayı başardık. Üstelik bu 4 maçın biri Ali Sami Yen'de biri Kadıköy'de biri de Bursa'da oynandı. İç sahada yendiğimiz Eskişehirspor ise yabana atılacak bir takım değil. Bu beklenmedik gelişim ligde kalma ümitlerimizin tavan yapmasına neden oldu. Zaten Eskişehirspor maçına girememiş olmamın ve Kadıköy'de Cuma günü 44 TL bilet fiyatına rağmen 1500 civarı taraftarımızın misafir takım tribününü doldurmuş olmasının başka bir izahı yok.
Stada girdiğimizde saat 18:00'di. Kapılar açılır açılmaz içeri dalan ilk Körfezliler olduk. Bizim için ayrılan iki tribün katından yukarıda olanı tercih etmemiz ikinci bir taşınma telaşı yaşamamızı engellemiş oldu çünkü aşağı tribünde oturanların hepsi daha sonra yukarı tribüne alındı. Kalabalık grup geldiğinde saat 19:00 civarıydı sanırım. Tribünlerin boş halini gördüğümde oranın tamamen dolacağına hiç ihtimal vermemiştim, tribünlerden aşağı bakıp gelenleri gördüğümde ise bu bölüm bize yetecek mi diye endişe duymaya başladım. Yaptığım hesaplara göre yaklaşık 1500 kişi vardık. Farklı sebeplerden dolayı Fenerbahçe tribünlerinde oturmayı tercih eden 100-200 Körfezli olabileceğini de düşünürsek Şükrü Saracoğlu'nda 1600-1700 kalbin Körfez için attığını söyleyebiliriz. "Orada ne kadar İzmitli varsa!" tezahüratı bu kişiler için geçerli değildi pek tabii ki. Sonuçta olayı farklı bir bakış açısı ile görebilecek ajanlara da ihtiyacımız var.
Sesimiz çok fazla çıkmaya başladığında müzik yayınının son ses açılması dışında İsmet Paşa'dan farklı bir atmosfer yoktu. Serdar Topraktepe'nin de bizim bulunduğumuz tribünlere gelip maçı Hodri Meydan ile izlemiş olması takım ile taraftarın ne kadar iç içe, ne kadar bütün olduğunun bir göstergesi oldu. Yine avazımız çıktığı kadar bağırdık, yine bütün futbolcularımızı tek tek çağırıp selamladık. Ross hariç hepsi geldi. O da Rosrosrosros sesine anlam veremediği ya da artık maçın başlamasına yakın sesimiz karşı tarafa ulaşmadığı için gelmedi ama ilk onbir sahaya çıkar çıkmaz içeriden aldığı istihbarat ile koşa koşa gelip bizi selamladı ve maça döndü.
Maç başlar başlamaz "Körfezim bak işte" ile başladık ama maalesef 2,5 dakika sonra Carlos'un golü geldi. Gole rağmen kolay teslim olmayacağımızdan emindik ama bu kadar erken bir gol yemeyi hiç beklemiyorduk. Neyse ki birkaç dakika içinde takım da toparlandı, biz de. Oyunun kontrolünü yavaş yavaş ele geçirmeyi başardığımızda Saracoğlu yine İsmet Paşa havasına büründü. Sahanın hakimi Kocaelispor, tribünlerin hakimi bizdik. 30.000 kişi birden bağırsa onları susturma şansımız olamazdı mutlaka ama Fenerbahçeliler neredeyse maçın tamamında Barcelona tribünleri tadında maçı oturdukları yerden izlemeyi tercih ettiler. En dikkat çekici hareketleri zaman geçirdiği için Volkan Babacan'ı ve oyundan çıkarken Kazım'ı ıslıklamaları oldu.
Açıkçası maçı dikkatle izlemiş olmama rağmen bir yandan da bağırmaktan ağrıyan boğazım ve başımla uğraştığım ve tabii ara arada zıplarken izlemek durumunda kaldığım için çok derin bir teknik analize giremeyeceğim. Zaten yayınlanan bir maç, herkes izledi.
Carlos'un golü futbol maçlarının anlık hatalar ile skor değiştirdiğinin bir kanıtı gibiydi. Bir anda bomboş kaldı ve cezayı kesti. O dakikadan sonra özellikle Uğur Boral'ın soldan bindirmeleri beni çok tedirgin etti. Fenerbahçe biraz da şanslıydı. Bizim ara toplarımız hep birilerine çarpıp nihayet bulurken Fenerbahçe'nin topları bir şekilde doğru adama ulaşmayı biliyordu. Sadıgov ve Muhammet Özdin'in günlerinde olmaları en büyük avantajlarımızdan biriydi. Sadıgov ilk defa forma giydiği Hacettepe maçından beri belli bir standardın altına düşmeden oynamayı sürdürüyor. Muhammet Özdin için ise ayrı bir parantez açmak lazım. Bu maçta geçtiğimiz sezondan kalan 4 oyuncu sahadaydı. Kılıçarslan, Taner, Adem ve Muhammet. Geçtiğimiz sezon Süper Lig'e çıkan takımda en dikkat çekici 4 ismi saymamı isteseler Muhammet'i ilk 4 içine koymazdım. Adem konusunu hiç açmıyorum, herkes gibi ben de nasıl olup da hala oynadığını çözebilmiş değilim. Sivas maçında dikkat çekici bir futbol ortaya koyan Muhammet geçtiğimiz yıldan bu yana kendisini çok geliştirdi. Geçtiğimiz yıl stoperin biri banko Ufuk Çam oluyordu. Yanındaki isim ise İskender ya da Muhammet. Yani Bank Asya'da bile banko oyuncu olmayı başaramamış bir isimden söz ediyoruz. Bugün geldiği noktaya saygı duymak gerek.
İlk 15 dakikadaki aslında çok da rahatsız edici olmayan Fenerbahçe baskısı bittiğinde sazı elimize aldık. Solda Hacıoğlu ve Ergün Teber çok iyi bir uyum içinde. Sağ taraf ise biraz daha pasif kalıyor. Her daim övgü ile söz ettiğim ama bu maçta girdiği birkaç kademe dışında dikkat çekici bir oyun sergileyemeyen Ross ile Adem özellikle hücumda pek etkili olamıyorlar. Akeem'in onlara yaklaşması gerekiyor, bu sefer de Taner ortada çok yalnız kalıyor.
Taner'e bu maçta daha önceki maçlardan alışkın olduğumuz ara paslarını ulaştırmayı başaramadık. Neredeyse bütün maçı Lugano'nun kucağında geçiren Taner bu tip paslar da alamayınca oldukça etkisiz göründü.
Bence en güçlü olduğumuz yer Levent Kartop ve N'Sumbu'nun bulunduğu orta sahanın ortası. Levent ilk transfer edildiğinde bu sezon yapılan diğer transferlerden bir farkı olmadığını düşünmüştüm ama görüyoruz ki hem hücum hem savunmada oldukça etkili bir oyun sergiliyor. Özellikle kondisyonuna şapka çıkartıyorum. Adam resmen yorulmuyor. Zaten bu maçta futbolcularımızda nasıl bir heves nasıl bir hırs vardı anlam veremedim. Her maç ilk devre sonunda kesilen Murat Hacıoğlu 70.dakikada depar attı. N'Sumbu bir de şut çekmeyi becerebilse değil Türkiye Avrupa'nın birçok üst düzey kulübünde rahatlıkla oynayabilir. Hem güçlü hem de akıllı bir oyuncu. Pasları çoğunlukla garanti yerlere atıyor. Bulunduğu mevki itibariyle top kaptırmasının çok riskli olacağının bilincinde. Bütün bu olumlu gerçekler birleşince de ortaya böyle bir başarı öyküsü çıkıyor ve sezon başına ettiğimiz isyan bir kat daha artıyor.
Attığımız gol de futbolun ilginç bir oyun olduğunun bir başka göstergesi. Ben bu golü "Bozuk bir saat bile en az günde iki kez doğru zamanı gösterir" sözü ile açıklıyorum. Adem Çalık sol ayağıyla orta yapacak, hem de doğru yere!!! 1.30 boyuyla Cesar -evet Cesar- kafa vuracak ve gol olacak...Hadi canım!!!

Stumble Upon Toolbar

14 Mart 2009

Mehmet Demirkol: Efsane Kocaeli!

" Dün akşamki maç Fenerbahçe’yi oynatmayan Kocaeli’nin sonucuna karar verdiği bir oyun oldu
Sezon başında, transferin son gününde 8-10 transfer yaparak lige son anda girebilen bir takım Kocaeli.
Devre arasında ücretlerini alamadıkları için takımın yarısı sözleşmelerini feshetti. Ardından ülkenin en garip oyuncu karmalarından birini oluşturdular. Şu ana kadar 40’ı aşkın oyuncu ligde Kocaeli forması giydi.
Bir sezon içinde birden fazla kez hocasından oyuncusuna, bu kadar değişmiş bir takımın bu kadar günün şartlarına uygun oynayabilmesini nasıl anlatacağız? Doğru yerleşim, doğru yardımlaşma, doğru enerji kullanımı ve sonuçta ligin şampiyonluk adayı ne kadar pozisyona giriyorsa, Kocaeli de o kadar pozisyona girmiş. Maçı birinci dakikasında Roberto Carlos’un golüyle geri düşmesine rağmen ayakta kalabilmeleri Galatasaray maçından sonra, bunu bir kez daha yapabilmeleri bunca sistemsizliğin içinde sistemli olabilmelerinin sonucu değil mi?
Dün akşamki maç Fenerbahçe’yi oynatmayan Kocaeli’nin sonucuna karar verdiği bir oyun oldu. İlk dakikada gelen gole rağmen Alex’le, Semih’in arasındaki bağlantıyı kesip, ikisini de derin bir yalnızlığa ittiler.
Burada sadece Aragones’in bir tercihi üzerinden bir Fenerbahçe eleştirisi yapmak mümkün olabilir. Deivid yoksa, Kazım mı yoksa Güiza’yla mı oynamak daha akıllıca olur. Hem de Kocaeli böylesi yıkıcı bir Semih-Alex bağlantı koparma eylemi içindeyken.
Yoksa dünkü oyun tamamen Kocaelispor üzerinden görülmeli. Bu takımın şampiyonluğa oynadığını da görmüştük, ama o zaman da ancak bu kadar etkileyiciydiler.
Şimdi tabii durup bir düşünmek gerekiyor. Bu kadar yönetim saçmalığından, bu kadar kaostan bu güzel iş nasıl çıkıyor? Onun da cevabı lig sıralamasında herhalde... "
Benim hikayem akşama kaldı, umarım...

Stumble Upon Toolbar

03 Mart 2009

Smyrna&Nicomedia



İzmir'i çok özlemişim. Yazı sıcak ama ayrı güzel kışı ayrı güzel. Biraz uzak kalınca kızının deniz, denizinin kız koktuğu daha iyi anlaşılıyor. Kalbi ikiye bölmek ne zor işmiş. Biraz İzmir biraz İzmit ama olsun her yerden birşeyler almış olmanın tadı da bir başka.
Araya giren eğitimle blogu aksattık. Aslında post girme imkanım olsa da bu yönden de biraz dinlenmek istedim. Hem hatalar azalır belki önümüzdeki günlerde :)
Bir yanda iş, eğitim, bir yanda giderilen hasretler, bir yanda bitmek bilmeyen gönül buhranları...
Hayat zor be...

Stumble Upon Toolbar

26 Şubat 2009

Ne Umdum, Ne Buldum?

Yok arkadaş, kesinlikle karar verdim ki google bizimle birşey geçiyor. Arama mantığını sevdiğim google'ı iyice saçmalamaya başladı. İşte bir vatandaşın araması ve çıkan sonuç :



Yorum yapma özürlü sistematik işte ne olacak. Terminatör klonu pis makineler, asla dünyayı elimizden alamayacaksınız! I, Robot'a sevgilerimle!



Stumble Upon Toolbar

Keyifsiz


Bundan sonra maç tercihim üst düzey iki takımın oynadığı maç olmayacak. Maçtaki güzel hareketler, estetik oyun önemli olsa da ben de herkes gibi gol görmeyi severim. Maçın adı Real-Liverpool olunca ne olacağı belli olmaz diye bu maçı izlemeyi tercih ettim. Diğer taraftan Sporting-Bayern maçının adı bu maça göre pek cezbedici değildi açıkçası. Gol görmek için 82 dakika beklemek zorunda kaldık. Golün dışında çoğu uzaktan şutlar ile olmak üzere birkaç görmeye değer pozisyon vardı. Bu pozisyonlardan en güzeli Xabi Alonso'nun ilk yarı biterken kendi yarı sahasından Casillas'ı avlamaya çalıştığı pozisyondu. Zaten maçla ilgili aklımda kalan iki olaydan biri bu şut bir diğeri de Guti'nin yarım çıkmış bıyıklarıydı. Dün oynanan Inter-Manu maçından daha keyifli bir maç olsa da Avrupa futbolunun estetik özürlülük sendromu bu maça da yansıdı.
Açıkçası artık maç izlemekten eskisi kadar keyif almıyorum. Maçlar sadece taktik savaşı haline geldi. Endüstriyel futboldan falan bahsedecek değilim. Arada güzel maçlar izlediğimiz de oluyor ama genel olarak herkes bir yerlerini kapatma peşinde, atak yapan oyuncular da azınlıkta. Sahada ne kadar kaliteli isimler olursa olsun toplar şişirilip duruyor ya da kaliteli kalecilerden çok güzel kurtarışlar izliyoruz, bununla yetiniyoruz.
Aslında maçtan önce baktığımızda ne kadar ilginç bir görüntü vardı. Bir İspanyol takımının karşısında İspanya mandasını kabul etmiş bir İngiliz takımı. Sahada İspanyollar, İtalyanlar, Hollandalılar, Portekizliler. Torres ezeli rekabetin en önemli figürlerinden biri olarak memleketine dönmüş. Ramos Tottenham'ı batırıp gelmiş, Real'i düzeltmiş. İngilizlere ben aslında buyum demek istiyor. Benitez ligde Manu'nun gerisinde kalmış olmalarını telafi etmek istiyor. Tüm bunların sahaya yansıması ise birkaç güzel hareket, o kadar.
Kısa birkaç not aktarmak gerekirse, Torres gerisinde bıraktığı Barnebau kariyerinden farklı olmayarak etkisizdi. Pepe bir pozisyon hariç nefes aldırmadı. Tribünlerden gelen tepkinin de etkisiyle sinirleri fazlasıyla gerildi. Sarı kartı da görünce Rafa daha fazla düşmesine engel oldu ve Babbel ile değiştirdi. Benayoun ve Kuyt'ın da çok etkili olduklarını söyleyemeyiz. Zaten iki takım da duran toplar hariç çok adamla hücum etmediler. Higuain, Raul'u besleyebilse çok farklı olurdu. Dünyada hücumda duracağı yeri en iyi bilen forvetlerden biri olan Raul her zaman olduğu gibi doğru noktalara yöneldi ama başta Higuain ardından Guti ve Robben onun koştuğu bölgelere topu aktarmayı başaramadılar.
Maçla ilgili en güzel olay ise 90.dakikada 5000 Liverpool taraftarının hep bir ağızdan söyleyip Barnebau'yu inlettikleri You'll Never Walk Alone.
İkinci maçlar öncesi ilk çeyrek finalist bu akşam belli oldu. Bayern 0-5 ile Sporting'i size ŞL ağır diyerek şimdiden uğurladı. Villareal'den 1-1 ile dönen Panathinaikos da gecenin avantaj sahibi takımlarından. Nihat 60.dakikada oyuna girdi. Chelsea Juve'yi kolay geçecek gibi bir görüntü var. Delle Alpi'nin kendine has havası sonucu değiştiremezse bir başka çeyrek finalist de onlar olacak.

Real Madrid 0-1 Liverpool
Villarreal 1-1 Panathinaikos
Chelsea 1-0 Juventus
Sporting Lisbon 0-5 Bayern München

Dün akşam demiştim ki :
"Bu arada Karagounis'in golü saçma sapan goller kategorisinin yeni bir örneği oldu. Geçen hafta Kopenhag'lı Christiansen'in yediği lüzumsuz golün ardından bunu da gördük. Diego Lopez'i kim dövecekse dövsün, Villareal taraftarı olsam onunla ilgili üzücü ithamlarda bulunurdum"



Bir daha da gece 24'den sonra yorgun kafayla post girersem ne olayım. Pozisyonu gördüğümde çizgiyi geçtiğine kanaat getirdim. Bu golü hakem vermediyse hakemi kim dövecekse dövsün diyorum. Bana da temiz bir sopa lazım, o da ayrı bir konu. Tanjue'ye teşekkürler, işte gerçek gol, dediği gibi gayet güzel bir gol.
Bu yazılanlar da aynen dursun, bana ders olsun.

Stumble Upon Toolbar

25 Şubat 2009

Jose'nin Çalışmadığı Yerden Çıktı


Giuseppe Meazza tribünleri Ronaldo için iyi bilenmiş. Top ayağına her geldiğinde ıslıklamaktan geri kalmadılar. Hele çalım deneyip başaramadığında yükselen alaycı ses bütünü, bir oyuncunun halet-i ruhiyesi nasıl alaşağı edilir dersi niteliğindeydi. Ronaldo pek etkilenmemiş olsa da maçı izleyip pozisyona tepki vermenin maç boyunca Forza Inter! diye bağırmaktan daha verimli olacağını bilen bir topluluk vardı.
İlk 10 dakikada savunmaların bir daha maç boyunca vermedikleri açıkları gördüğümde yaşasın bu maçta bol gol var diye düşündüm. Hücumcuların son pas ve son vuruşlardaki beceriksizliklerini gördüğümde ise eyvah bol pozisyon az gol var diye düşündüm. Savunmalar düzeldi, hücumcular da toparlandı, ikisi birden olunca sonuçta yine başladığım düşünceye döndüm, zaten maç da başladığı gibi bitti.
İki takımda da hocaları da dahil olmak üzere yıldız enflasyonu yaşanıyor olduğu için savunmalar kişilere indirgenmiş gibi görünmedi. İki istisnai ismi ayrı tutmak lazım. Top Ibrahimoviç'e geldiğinde Unitedlıların, top Ronaldo'ya geldiğinde ise Interlilerin kalp atışları biraz daha hızlandı ve bu hızlanma ayaklarına yansıdığı için daha tedbirli bir savunma anlayışı benimsediler, yine de bu anlayış abartılı değildi. Bu ikili için ayrı bir parantez açarsak Ronaldo'nun bir adım daha öne geçtiğini söyleyebiliriz. Mevki farkının da etkisiyle Ronaldo daha fazla topla oynama şansı buldu, çoğu uzaktan olmak üzere şansını daha fazla denedi. Ibrahimoviç'in sonuca yönelmekten uzak ama aslında etkili diyebileceğimiz oyununu törpüleyenler ise hücum hattında ona ihanet eden arkadaşları oldu. Adriano oyundan çıkıncaya kadar oldukça etkisizdi. Muntari maç boyu ne yaptı hiç anlam veremedim. Stankoviç ne pas ne şut anlamında beklenen etkinliği gösteremedi. Ronaldo korkusundan Santon da soldan bindirme yapmayınca hücumda çoğalma yükünü Maicon ve Zanetti sırtlamak zorunda kaldı. Maicon bile bildiğimiz Maicon'un son hareket kalitesini yansıtamadı keza Zanetti de öyle. Interli oyuncular yeterince iyi değildiler derken sanki karşılarında boş bir takım varmış gibi de davranmayalım. Kuşkusuz bu kadar etkisiz olmaları Ferguson'un Enigma misali şifrelediği kilit sisteminden kaynaklanıyordu.
Birbirine telepatik şekilde bağlı gibi oynayan O'Shea, Evans, Ferdinand, Evra dörtlü savunmasının önünde iki süpürge operatörü Carrick ve Fletcher görev yapıyordu. Van der Sar'ı da dahil edersek toplam 7 üst düzey savunmacıyı geçmek dünyadaki herhangi bir takım için basit bir olay değil, hatta hücum ikiliniz Adriano ve Ibrahimoviç olsa bile kolay değil. Yine dünyadaki herhangi bir takım için sadece 4 hücumcu ile atak yapmak da kolay değil ama bu 4 isim Ronaldo, Giggs, Berbatov ve diğerlerine uyma gayreti takdir edilebilecek Park olunca hadiseyi sayılarla ifade etmek pek anlamlı olmuyor. Örneğin Ronaldo'nun kullandığı serbest vuruşların neredeyse hepsi çok etkili şutlardı. Kalede açı kapatma makinesi Cesar olmasaydı sonuç çok farklı olabilirdi. Futbolun ilginçliği işte 1>2 hatta nadiren 1>11 sonucu bile çıkabiliyor ortaya. Her maçın matematiği kendisine özel şekilleniyor.
Cesar'ın gerek Ronaldo'nun serbest vuruşlarında gerek yine Ronaldo'nun kafa vuruşunda gerekse Giggs'in çaprazdan gelip ona nişanladığı toptaki refleks ve pozisyon alma becerisi olabilecek en üst seviyedeydi. Taner Gülleri'nin Finishing ve Off The Ball değerleri 20 ise Cesar'ın da Reflexes ve Positioning değerleri 20, tartışmasız. Inter gibi bir takımı hem de kendi sahasında kurtaran isim Cesar oluyorsa Mourinho'nun çalışacağı çok konu var demektir. Bu maçta da hem bir türlü açılamayan Manu savunma kilidi hem de büyük çoğunluğu Cesar ve biraz da şans yardımıyla kotarılan Manu hücumlarını düşünürsek Jose'nin doğru kombinasyonu belirleyemediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Sadece Toldo'nun yedek kulübesinde sarı kart gördüğü pozisyonda gergin ve heyecanlı halini gördüğümüz Mourinho'yu İngiltere'de ukala bir gazeteci topluluğu ve tamamen dolu tribünleri ile Old Trafford stadı bekliyor olacak. Rövanşa kadar olan süreç içinde ondan duymaya alışkın olduğumuz megaloman açıklamalarından okumazsak şaşırmam. Kendini beğenmiş, iddialı, olayları abartmayı seven biri olabilir ama asla aptal değil.
Ferguson'a gelirsek, onun bir derdi yok, sakız çiğniyor. Bu kadar rahat olmasının bir nedeni de yedek kulübesini paylaştığı oyuncular. Rooney, Scholes, Nani, Tevez, Fabio, Gibson ve Foster. Özellikle ilk dördünü yedek kulübesinde yanında bırakma lüksü olan bir hocanın Yoga yapmaya ihtiyacı yok, ortam yeterince huzurlu.
İkinci maçın geçtiğimiz yıl Scholes'un füzesi ile hatırladığımız Manu-Barcelona maçının bir kopyası olması muhtemel. Ferguson macera aramayacaktır. Yine kontrollü ama biraz daha gole yönelik bir oyun görebiliriz. Sonucu ise Mourinho'nun tercihleri belirleyecek. Chelsea ile kazanamadığı Şampiyonlar Ligi'ni Inter ile kazanmak istiyorsa bu sınavdan geçmek zorunda. Vizesi çok iyi değil, finalde konu sayısı da fazla ama Mourinho azmi ile bilinen bir adam. Bakalım Old Trafford'un zemini Jose'nin azmi ile deldiği betonlar kategorisine girebilecek mi??

INTER (4-3-1-2): Julio Cesar; Maicon, Rivas (dal 1’ s.t. Cordoba), Chivu, Santon; Zanetti, Cambiasso, Muntari (dal 21’ s.t. Cruz); Stankovic; Adriano (dal 21’ s.t. Balotelli), Ibrahimovic. (Toldo, Maxwell, Burdisso, Figo). All. Mourinho.

MANCHESTER UTD (4-2-3-1): Van der Sar; O’Shea, Evans, Ferdinand, Evra; Fletcher, Carrick; C. Ronaldo, Giggs, Park (dal 38’ s.t. Rooney); Berbatov. (Foster, Fabio, Gibson, Nani, Scholes, Tevez). All. Ferguson.

ARBITRO: Medina Cantalejo (Spa) (assistenti Galdamuro-F. Miranda).

Stumble Upon Toolbar

24 Şubat 2009

Gazanfer Özcan

Blog dediğimiz meret zaman bulduğumuz ölçüde güncel tutmaya çalıştığımız bir mekanizmadan çok yaşayan bir organizmaya benziyor. Yazdıkça yazıyoruz. Dünya döndükçe biz yazıyoruz, biz yazıyoruz dünya dönmeye devam ediyor. Gelenler oluyor, gidenler oluyor. Bloga yazdığım süre içinde, paylaşmayı unuttuklarım haricinde -ki bu post da geç kalmış bir posttur- şahsım adına dördüncü önemli kayıptır Gazanfer Özcan.
Ne kadar önemli olduğu tartışmaya açık bir çok konuda sinir ve stres dolu, acımasız, hakaretlere varan düşüncelerimiz, yazılarımız, sözlerimiz var ama hayatta istisnasız herkes için geçerli gerçek çok sık olmasa da tüm bunların anlamsızlığını yüzümüze tokat gibi çarpıyor.
İnsan beyninin kapasitesi çok tartışılan bir konu. Bana sorarsanız bu kadar önemli bir gerçeği bile günlük hayatının bir parçası haline getirememiş insanoğlunun beynini kullanma konusunda alacağı daha çook yol var. Her an ölümü düşünelim, her dakika bunalımda olalım demiyorum ama öleceğimizin bilincinde olursak hem insan ilişkilerimiz hem de zamanımızı verimli kullanma alışkanlıklarımız buna göre şekillenir diyorum.
Ne dersem diyeyim, uzun ince yol bazen hızlı bazen yavaş ama asla durmadan arkamda kalmaya devam ediyor, sizler için olduğu gibi.
Mekanın cennet olsun Gazanfer Özcan...

Kazım Kanat
Hasan Doğan
Bahri Beyat

Stumble Upon Toolbar
Related Posts with Thumbnails