EPL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EPL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

07 Haziran 2010

Alan Shearer


Onunla ilgili yazılabilecek yüzlerce anektod var ama biyografisini yazmak niyetinde değilim. Onu, Dünya Kupası havasında aklıma getiren hem çok seviyor olmam hem de bu kadar başarılı bir oyuncuyken Dünya Kupaları tarihinde önemli bir iz bırakamamış olması.
İlk kez 1992 yılında 22 yaşındayken milli oldu. Chris Waddle, Peter Beardsley, John Barnes ve efsane Gary Lineker'lı İtalya 90 kadrosunda yer almak için fazla gençti. Barnes'ın 26 diğerlerinin 29 yaşında olduğu forvet hattının yanı sıra takımın geri kalanı da tecrübeli oyunculardan kuruluydu. 40 yaşındaki kaleci Peter Shilton kadronun en yaşlı adamıydı. Capello'nun 2010 Dünya Kupası kadrosunu yaşlı bulanlar olduğu gibi başarının tecrübe ile doğru orantılı olacağını düşünenler de var. Görüldüğü üzere şaşılacak bir durum yok, Michael Owen misali istisnalar sayılmazsa bu seçim İngilizler için bir geleneğin devamı niteliği taşıyor.
İlk kez A takım seviyesinde Milli olduğu maçtan 4 ay sonra Euro 92 kadrosunda yer aldı, sadece Fransa'ya karşı forma giydi. 1994 Dünya Kupası eleme gruplarında İngiltere'ye 4-0 yenildiğimiz maçta gollerin biri ondan gelmişti. Grubu Norveç ve Hollanda'nın ardından 3. tamamlayan İngiltere, Amerika kıtasına gidemiyor ve Shearer 4 yıl daha beklemek zorunda kalıyordu.
Kendi ülkelerinde düzenlenen Euro 96'da 5 golle verimli bir turnuva geçiren "Big Al" nihayet 1998 yılında kariyerinin ilk ve tek Dünya Kupası'nda oynayabildi. Gruplarda Tunus'a, 2.turda da Beckham'ın kırmızı kart gördüğü ve penaltılar sonucu kaybettikleri meşhur maçta Arjantin'e bir gol atan Shearer, Premier Lig'de, Avrupa Kupaları'nda, Avrupa Şampiyonaları'nda harikalar yaratmış Dünya çapında bir forvet olarak, Dünya Kupası kariyerini sadece 2 golle tamamladı.
Euro 2000'i de 2 golle geçip bu turnuva ile milli takımı bıraktı. Euro 92'de forvet hattını paylaştığı isim Lineker, Euro 2000'de Michael Owen'dı ve İngiltere Futbol Tarihi'nde yer etmiş bu iki önemli isimle birden oynayan tek forvet oyuncusu oldu.
Bugünkü İngiltere'ye baktığımızda; 32 yaşındaki Emile Heskey Liverpool günlerinde önemli bir forvetti, Crouch, söz konusu Dünya Kupası olunca soru işaretlerini giderebilecek kalitede değil, kaliteli oyuncular olsalar da Bent ve Jermaine Defoe da aynı şekilde güven vermiyor. İngiltere forvet hattının Güney Afrika'da "Dünya" klasında kabul edilebilecek tek ismi Rooney ve işbu nedenle İngilizler Lineker'ı, Fowler'ı, eski Owen'ı, Barnes'ı, Sheringham'ı ve pek tabii Shearer'ı daha bir özlemle anıyorlar.
Biz tarafsız futbolseverler de bu saygın adamı yukarıdaki gol sevinciyle hatırlamaya devam ediyoruz.

25 Eylül 2009

Welcome to Manchester!


Maç geçeli çok olmuş olsa da kare çok güzel ve blogger bağlantısızlığından dolayı günlerdir draft olarak yatıyor.
İngiltere gibi tribünlerin saha içi ile can ciğer kuzu sarması olduğu bir ligde ezeli rekabetin figürlerinden biri haline gelmiş olmak özenilecek bir durum değil. En yeni örneğimiz Tevez. Arjantin'deki eş dost hısım akrabasının kulakları pek bir çınlamış olsa gerek.

13 Şubat 2009

Kardeşimsin Abram!

Scolari'nin kovulması ve Aragones'in F.Bahçe'deki kötü gidişi Milli Takım hocasından kulüp hocası olmaz düşüncesini bir kez daha ön plana çıkardı. Haklılık payı yok değil çünkü tarihte çok sayıda örneği mevcut. Bu örneklerden kanımca en dikkat çekici olanı Maradona'lı Arjantin ile 1986 yılında Dünya Kupası'nı kazanan, İtalya 90'da da final oynatan Carlos Bilardo.
Arjantin'in teknik direktörü olduğu dönemde çok başarılı olan, ya da öyle görünen Carlos Bilardo aynı başarıyı başka bir takımda yaşayamadı. 1986 yılında Maradona'nın başını çektiği kadroda Valdano, Burruchaga, Passarella gibi efsane isimler yer alıyordu. Bu kadro ile başarılı günler geçiren Bilardo Arjantin Milli Takımı'ndan ayrılmasının ardından 1992-1993 sezonunda Sevilla'yı çalıştırdı ama Maradona'yı da beraberinde götürmüş olmasına rağmen işler yolunda gitmedi. 3 yıl aranın ardından 1996 yılında yine bir sezon süren  Boca macerası, ardından yine bir 3 yıl ara ve 1999-2000 sezonunda Kaddafi'yi kanka belleyip Libya Milli Takımı çalıştırıcılığı ile sürekli geri giden kariyerine yeni bir halka daha ekledi. Son olarak 2003-2004 sezonunda Estudiantes'i çalıştırmayı denedi ama sonuç yine hüsran oldu. 1990 sonrası teknik direktörlüğü bahtsız bedevi moduna giren Bilardo daha fazla kasmadı ve 2004 yılından beri herhangi bir takım çalıştırmıyor. Şu anda ise eski kader arkadaşı Maradona'nın yanında Arjantin Milli Takımı Genel Menejerliği görevini üstleniyor. Boynuz kulağı geçti tabii ki, patron rolleri değişti ama görünüşe göre herkes hayatından memnun. Maradona'nın Bilardo'dan her zaman övgüyle söz ettiğinin de altını çizelim.
Bu tartışmaya yeni bir boyut kazandıracak en güncel isim ise Chelsea ile anlaşan Guus Hiddink. Daha önec Avustralya Milli Takımı ile PSV Eindhoven'ı aynı anda çalıştırdığı için bu çalışma tipine alışkın olduğunu söyleyen Hiddink'in ne durumda olduğunu zaman içinde daha iyi anlayacağız. Milli Takım çalıştırmanın bütün inceliklerini kavramış ve hangi takımı çalıştırıyor olursa olsun potansiyelinin üstüne çıkarmayı başarmış bir hoca ama Chelsea gibi bütün dünyanın gözü önünde yaşayan bir kulüpte işler zannettiğinden biraz daha karmaşık olabilir.
Hiddink yaptığı açıklamada "Eğer Chelsea değil başka bir kulüp teklifte bulunsaydı yanıtım hayır olurdu ama Chelsea farklı çünkü Abramoviç ile aramızda iyi bir bağ var. Bu yüzden Chelsea'ye içinde bulunduğu durumdan kurtulması için yardımcı olmak istiyorum"  demişti. Bu açıklamaları okuyunca vay be insanlık ölmemiş, helal olsun, ne yiğitler var gibi yorumlar yapabilirdik şayet Hiddink'in Rus Milli Takımı Teknik Direktörlüğü maaşını Abramoviç'ten aldığını ve Chelsea ile yaptığı anlaşmada 4 ay için 2,5 Milyon Pound alacağını bilmiyor olsaydık.
Hiddink'in Chelsea'de geçireceği dönem Chelsea'ye uzun vadede ne kazandırır tartışılır. Zaten Abramoviç'in uzun vadeli bir planı varmış gibi de görünmüyor. Sezonun geri kalanında takımın en azından kağıt üstündeki potansiyelini yakalayıp Manu ve Liverpool ile baş edebilmesini umuyor. Chelsea'nin bu sezon oynadığı futbola bakarsak geçen yılki Şampiyonlar Ligi finali de bu yıl için hayal olarak kalacak. Finale çıkılsa bile Barça bütün adamlarının bütün değerleri 100 olan bir PES takımı havasında olduğu için Chelsea'nin de diğer birçok takım gibi kupayı alma düşüncesinde olduğunu sanmıyorum. Yine de Barça'yı hem La Liga hem Şampiyonlar Ligi Şampiyonu ilan etmediğimin altını çizmeliyim, this is football.
Yaşanan bu gelişme Abramoviç'in Rusya'daki etkinliğinin de bir kanıtı aynı zamanda. Artık endüstriyel futbolun sözlük karşılığı olarak görülmeye başlanan Abramoviç Rus Milli Takımı gibi aslında bütün Rusya'yı ilgilendiren bir kurumdan bu hoca bana lazım diyerek teknik direktörünü koparabiliyor. Maaşını da ben veriyorum kardeşim gelsin buraya 4 ay bir maaş ikramiye deyip para var huzur var söyleminin canlı kanıtı olmaya devam ediyor. CSKA Moskova'yı da beklenenin çok üstünde bir noktaya taşımayı başaran Abramoviç koca bir ülkenin futbolunda en yetkin söz sahibi olmaya devam ediyor böylece. Bu örnekten yola çıkarak meşhur atasözümüzü parayla saadet kısmen de olsa olur şeklinde değiştirebiliriz.
Arshavin'in Arsenal'e transferi de Hiddink ile hemen hemen çakıştı. Arshavin Arsenal'de henüz düzenli olarak oynamaya başlamamış olsa da Hiddink'in bütün özelliklerini bildiği yetenekli bir oyuncuya karşı nasıl önlem alacağı merak konusu olacak. Bu duruma benzer bir örneği 1994 Dünya Kupası'nda oynanan Bulgaristan-Almanya maçında hatırlıyorum. O yıl Hamburg forması giymekte olan Bulgar oyuncu Yordan Letchkov, Alman oyuncuları ve Alman oyun sistemini yakından tanıyor olduğu için maç taktiğinin belirlenmesi konusunda teknik direktörüne yardım ettiğini maçtan sonra açıklamıştı.
Hiddink ile ilgili ilginç bir ayrıntı da babasının bir 2.Dünya Savaşı kahramanı olması hatta Varsseveld'de ailesinin adını taşıyan bir köprü bulunuyor. General Eisenhower komutasındaki birlikte görev yapan baba Gert Hiddink 1940 yılında Amerikalı müttefik askerlerin bölgeden kaçmalarına yardım etmiş. Uçakları düştüğü için paraşütle atlamak zorunda kalan Amerikalı pilotlar için yaptıklarından da hala övgüyle bahsedilirmiş. Yaptığı bir başka iyilik ise Nazilerden kaçmayı başaran Yahudilere evini açmak olmuş. Varsseveld, Almanya sınırına sadece 10 km uzaklıkta olduğu için bu sayede birçok insanı soykırımdan kurtarmayı başarmış.

04 Şubat 2009

Arsheavinal


Bu formayı Arshavin'e tek yakıştıramayan benim sanırım. Wenger, Fabregas ve Rosicky'nin yokluğunu çok yetenekli bir oyuncu olmasına rağmen artık genç diyemeyeceğimiz, daha önce ülkesinden hiç çıkmamış bir Rus ile doldurmaya karar verdi. Euro 2008 ve Şampiyonlar Ligi maçlarındaki performansını yoğun bir tempo ile süregiden EPL'de uzun vadeye yayabilirse çok başka bir oyuncu olup çıkabilir ama Pavlyuchenko'dan da hatırladığımız üzere Ruslar'ın EPL'deki ilk dönemleri oldukça sancılı geçiyor. Bu sancılı dönem bittiğinde de artık Arshavin'e ihtiyaç kalmayacak olması muhtemel.
En azından estetik bir futbolcu, o yüzden onu izleme fırsatını çok fazla bulamadığımız Rus Ligi'nden biraz daha gözümüzün önüne gelmiş olması güzel. Kim bilir, belki 10 yıl sonra bize de uğrar. Hepimiz bayılırız 35 yaş üstü starlara. Yine çıkar birileri adı yeter, serbest vuruş kullansın yeter der. Bizim gençler de kumda oynamaya devam eder.

03 Şubat 2009

Seferi Krampon



Ian Rush, John Barnes, John Aldridge gibi Liverpool efsanelerinin posterleri gölgesinde büyüdüğünü söyleyen Keane, Liverpool'u kariyerinde 6.sıraya yazmıştı. Halbuki henüz 15 yaşında Güney Dublin'de sokaklarda fink atan tıfıl bir velet iken kapısını çalan iki kulüpten biriydi Liverpool. O dönemki akıl hocalarından orası sana büyük gelir, oynayamayacağın kulüpte çürüme evladım öğüdünü alıp oynayabileceği bir kulübe Wolverhampton'a giden Keane basamakları çıkmaya Championship'ten başlıyordu. En üst kata gelmeyi, hayallerini gerçekleştirmeyi başardı ama en son anladığı şey, aşağıdan yukarıya bakmak ile yukarıdan aşağıya bakmanın aynı olmadığıydı.

Robbie Keane'in bir macerası daha hayal kırıklığıyla sona erdi. Anelka ile benzerlik gösteren kariyeri hem kulüp hem Milli Takım bazında bir türlü en üst noktaya çıkamadı böylece. En üst nokta derken uluslararası alanda ya da EPL'de kazanabileceği şampiyonluklardan bahsediyorum ki bunu İrlanda Milli Takımı ile başarma şansı çok düşük. En üst noktaya çıkamadı diyorum, peki bu çıkamayacağı anlamına mı geliyor? Aslında evet çünkü bir dönem dünya futboluna damgasını vurması beklenen Keane artık 29 yaşında ve Tottenham'la 4 yıllık sözleşme imzaladı. 6 ay süren Liverpool serüveni ilginçliğinde başka bir transfer yapmaz ise bundan sonraki futbol hayatı Tottenham'da sürecek diyebiliriz.
Liverpool'da Benitez'in deyimi ile aşı neden tutmadı? Bu yanıtlanması çok kolay bir soru değil. Sonuçta çok başarılı değildi tabii ki ama ilk dönemlerinde alışma süreci yaşayan, son dönemlerinde de yeterince oynama şansı verilmeyen kendisini kanıtlamış bir oyuncuyu bu kadar kolay karalamak pek mantıklı değil. Taktiksel bir uyumsuzluk yazılıp çiziliyor ama maddi olarak yükünü kaldırabileceğiniz bu kalitede bir oyuncunun takıma katacağı kadro derinliği küçümsenemez. Aynı özelliklerde olmasalar da dünya üzerinde Kuyt ve Torres'in plasesi görevini yerine en iyi getirebilecek oyunculardan biridir. Yedek kalması ortaya bir huzursuzluk çıkarabilirdi ya da bu tip bir huzursuzluğu kapalı kapılar ardında çıkardı, akla gelen bir başka senaryo. Oynama sürelerinin dağılımını en adil şekilde gerçekleştirmesi ile nam salmış bir hocanın bir oyuncuya karşı ondan umudunu kesmiş gibi davranması Liverpool'da görmeye pek alışkın olunan bir hadise değil. Hal böyle olunca olayın maddi boyutunun Liverpool sahipleri Hicks&Gillet'i görünenden daha fazla üzmüş olabileceği de akla gelen bir başka varsayım. Küresel krizin de etkisi ile nakite sıkışmış olması muhtemel bu ikili Benitez'den, ilk onbirde düşünmediği bir oyuncuyu henüz ederini kaybetmemişken satmasını istemiş olabilirler. Üstelik Hicks'in kendi hisselerini satmak için bir süredir Dubai'li bazı işadamları ile görüştüğü de biliniyor.
Keane, Britanya Adası dışında sadece bir başka yarımadaya İtalya'ya turistik bir gezi yapmıştı. Orada yazgısını paylaştığı isimlerden biri Hakan Şükür'dü. Keane'e Hakan kadar bile sabredilmedi. Leeds'e kiralandı, Hakan da bir yıl sonra Parma'nın yolunu tuttu. Yükselme eğilimine giren kariyeri Tottenham'da tavan yaptı ve Celtic ile birlikte gönül birliği olan kulübe Liverpool'a gitmeyi başardı.
Her ne nedenle olursa olsun Robbie, küçüklüğünden beri desteklediğini, hayallerini süslediğini söylediği Liverpool'da bir kısa dönem askerlik süresinden daha fazla kalamadı. Yeni görevi sezon başına göre çok daha iyi durumda olsa da hala kritik bölgeden uzaklaşmayı başaramayan Tottenham'a yardımcı olmak. Porstmouth'tan geri alınan Defoe ve Sunderland'den röntgen sonuçları karışmış, bir yanlışlık olmuş denip geri çağırılan Pascal Chimbonda da eski ve yeni kader ortakları olacaklar.

02 Şubat 2009

Stamford Bridge


Kuş bakışı Chelsea antrenmanı.

Emirates

Lampard Kırmızı Gerrard Sarı



*Chelsea'nin maç boyunca kaleyi bulan şut sayısı da kullandığı korner sayısı da yalnızca "1".
*Sadece Torres'in maç boyu kaleyi bulan şut sayısı 6, maç boyunca toplam şut sayısı 25 (yazıyla yirmibeş).
*Frank Lampard Premier Lig kariyeri boyunca 3.kırmızı kartını gördü.
*Bosingwa 90.dakika civarında köşe gönderinde zaman geçirme gayretindeki Benayoun'un beline 10 adet krampon çivisi izi bıraktı, önümüzdeki günlerde bu hareketi ile ilgili bir ceza alması mümkün olabilir.
*Bu sonuçla Liverpool 51 puana geldi, bir Fulham maçı eksiği olan Manu ile aralarında 2 puan var, hemen altındaki Chelsea ile de 3 puan. 6 puanlık maç diye buna deniyor sanırım.


Maçı izlemeye ancak 65.dakikada, Lampard atıldıktan 5 dakika sonra başlayabildim. İzlediğim bölümde 10 kişi kalmasının da etkisiyle sahada Chelsea diye bir takım yoktu. Ayağına gelen topları iki pasta kaleye ulaştırmaya çalışan, ileride tek kalan Anelka, oyuna girdikten sonra da Drogba ile gol bulmayı ümit eden ama Liverpool savunmasını aşmayı doğal olarak başaramayan bir Chelsea vardı sahada. Chelsea'nin kaleyi bulan tek şutu 10 kişi kaldıkları bölümde Kalou'nun kendilerine göre sağ çaprazdan Reina'ya teslim ettiği şut oldu ki net bir pozisyon da değildi, ya tutarsa demişti Kalou. Bu durumda Lampard'ın oynadığı dönemde de sahada Liverpool'u üzecek bir Chelsea takımı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kırmızı kartın bir parça tartışmaya açık olduğunu söyleyebilecek olsak da Lampard sütten çıkmış ak kaşık değil. Scolari maçtan sonra yaptığı açıklamada maçın hakemi Mike Riley'i suçlamış. "Ben karara anlam veremedim. Riley görüntüleri maçtan sonra izlerse hatasını anlayacaktır. Belki kırmızı kart kararını raporunda değiştirebilir ve böylece Lampard önümüzdeki maç oynayabilir" buyurmuş maçın ardından. Bu sezon Benitez'in başını çektiği teknik adam ağlamaları EPL'de moda haline geldi zaten. Biri hakemlerde şikayet ediyor bir diğeri Ferguson adam da biz değil miyiz diyor.
Benayoun'un oyuna girdiği 73.dakikaya kadar dengeli hücum prensibiyle hareket eden Liverpool bu dakikadan sonra ya istiklal ya ölüm mantığı ile hücum etmeye başladı. Hatta kazanalım da nasıl olursa olsun düşüncesine giren Gerrard 70.dakikada göbekten daldığı bir pozisyonda buradan bir faul alsak topu kaleye Cech'le birlikte sokarım dediği bir noktada kendini yere bıraktı. 10 dakika önce Lampard'ı atmış olan Riley, babam olsa atarım, acımam karakterini bu pozisyonda da gösterdi ve Gerrard'ı sarı kart ile uyardı. Sağdan, soldan, ortadan boş buldukları her yerden gelen Liverpool'lu oyuncular 88.dakikaya kadar başta Alex ve tabii ki kalede Cech olmak üzere karşılarında kaliteli bir savunma buldular. 88.dakikada Aurelio'yu sol kanatta boş bırakan Chelsea'liler bunun bedelini Torres'in golü ile ödediler. Gole kadar gayet başarılı bir oyun çıkaran Alex hamle yapmakta gecikince El Nino ön direkte buluştuğu topu kaleye yönlendirmekte zorlanmadı. 90+4.dakikada konsantrasyonel yıkım yaşayan Ashley Cole Benayoun'un süratini ve hırsını küçümsedi. Topu oynamayı bilene ver diyen Benayoun'un araya girdiğinde tek yapması gereken Torres'i görmekti, o Torres'i gördü, Torres de kaleyi.
Essien'in yerini dolduramayan Chelsea Abramovich'in uykularını kaçırmaya devam ediyor. Bu sezon Big Four maçlarında bir tane bile galibiyetleri yok, geçen yılki Sivasspor tadında devam ediyorlar yollarına. Derbi kazanmadan şampiyon olunmaz söylemi onlar için de geçerli olacak mı? Bunu da sezon sonu göreceğiz.

Chelsea'nin Manu, Liverpool ve Arsenal ile bu sezon oynadığı maçlar ise şu şekilde:
21.09.2008 Chelsea 1 - 1 Manchester Utd.
26.10.2008 Chelsea 0 - 1 Liverpool
30.11.2008 Chelsea 1 - 2 Arsenal
11.01.2009 Manchester Utd. 3 - 0 Chelsea
01.02.2009 Liverpool 2 - 0 Chelsea
09.05.2009 Arsenal - Chelsea....O zamana kadar dananın kuyruğu kopmuş olur.

31 Ocak 2009

Futbol Katili


Böyle adamlar yüzünden maçlar 0-0 bitiyor. Arkadaşım bir çıkardın, iki çıkardın, uzatma dakikalarında daha önce 50 tane top çıkarıp yorulmuşken bu refleks de neyin nesi? Bir yere kadar kurtaracaksın, bir yerden sonra bırakacaksın artık, gol olunca da savunmaya ellerini açıp daha ne yapayım, Süpermen miyim ulan! diyeceksin. Hem senin klasın sarsılmayacak hem de biz gol görmüş olacağız.
Bir daha olmasın Brad Jones, gözüm üstünde Avustralyalı! 
(Middlesbrough 0 Blackburn 0)

29 Ocak 2009

Çılgın Rafa ve Kakasız City





"Maçın ikinci yarısı çılgıncaydı. Maç çılgınca olduğunda bazı şeyleri kontrol edemezsiniz. Neden çılgıncaydı? Çünkü çılgıncaydı."


Benitez, 84.dakikada Mido'nun golüyle 1-1 biten Wigan-Liverpool maçını yorumluyor. Ya yorulmuş ya da ana dilinin İngilizce olmayışının sıkıntılarını yaşamaya hala devam ediyor.

"Kaka, wherever you may be
Have you heard of Man City?
Never go there,
It'll end in tears,
They haven't won a trophy in 33 years."


Manu taraftarlarının ilk kez söylediği rivayet edilen ve yine Wigan-Man City maçında Wigan tribünlerinden City taraftarına hitaben söylenen vecize. Çok paranız da olsa alay konusu olabiliyorsunuz işte. Tezahüratın videosu şimdilik yok ama şu melodi eşliğinde söyleniyor.


20 Ocak 2009

Vurdum Başımı Kop'a Doğru



*Everton'ın hiç oyuncu değişikliği yapmadığı maçta, Anfield tribünleri kronometreler 90:33'ü gösterdiğinde kalabalığa kalmayalım birader moduna girmişlerdi.
*Zaman zaman birinin varlığı rakipleri anksiyete krizine sokacak üç isim; Kuyt, Torres ve Keane sahaya ilk onbirde çıktılar. 1+1+1=3 etmeyince Keane ve Torres 66 ve 84.dakikalarda oyundan alındılar. Hesapladım yine 3 etmedi.
*Reina büyük kaleci, İspanyol olduğu ve Casillas'ın gölgesinde kalmaya mahkum olduğu için otursun ağlasın.

*Bu sonuçla Liverpool puanını 47 yaptı ve Manu ile eşitlendi ama bir maçı fazla. Everton ise 36 puanla 6.sırada. Yukarıya 5 aşağıya 5 puan uzaklıkta. Bu yılki Everton EPL'nin Kayserisporu. Hem sıralama hem oyun olarak.

Liverpool ve Everton biri ligde biri FA Cup'ta olmak üzere bir haftada iki kez karşı karşıya gelecekti ve bu maçların lig ayağı, 209.derbi maçı 1-1'lik sonuçla tamamlandı. İlk yarıyı izleyemedim ama özet görüntülerden gördüğümüz üzere ikinci yarı gibi dengeli bir mücadele olmuş, Torres ise dikkat çeken isimlerin başında gelmiş. Maçtan önce Everton'ın kolay teslim olmayacağı zaten öngörülüyordu ama sonuca dengeyi getirmeyi ancak 86.dakikada başarabildiler. Liverpool adına skora giden isim her zamanki gibi Steven Gerrard oldu. Anlam veremiyorum, bir oyuncunun bu kadar istikrarlı şut atabiliyor olması gerçekten her türlü övgüye değer ama ya ona her maçta bu fırsatları veren savunmacılara ne demeli? Liverpool kalabalık geldiği zaman, Torres, Keane, Babel, Benayoun, Kuyt, Riera, Xabi Alonso gibi isimlerden bir ya da birkaçı illa ki boşta kalıyor olabilir ama bu saydığım isimlerden tutulacak adam tercihi yapılacak olsa ve top kaleye 25-30 metre uzaklıktaysa bir numaraya Gerrard, iki numaraya Alonso konur. Gerrard ve Lampard'ın sürekli övülmelerini ve mevkilerinin en iyilerinden ikisi olarak gösterilmelerini haklı kılan en önemli unsurlardan biri efektivitesi çok yüksek şut tercihleri. Öyle de düzgün ve sert vuruyorlar ki aklıma Commodore 64 zamanında oynadığımız E.Hughes Soccer oyunu geliyor. Günümüz oyunlarında bu tip goller atmak kolay değil. Neden değil? Çünkü gerçekçi değil. Atabilen 4-5 isim var, belki onlarla deneyince oluyordur, hiç denemedim, bilemiyorum. Liverpool, bu gol gelinceye kadar biri ilk yarıda Torres'in direkten dışarı çıkan topu olmak üzere birçok tehlikeli pozisyon bulmayı başardı ama Moyes'in savunmacıları biraz da şansları yardımıyla bu atakları geçiştirmeyi başardılar. Everton da boş durmadı. Kart cezalısı Fellaini'nin eksikliğinde Pienaar, Arteta, Tim Cahill, Leon Osman ve Phil Neville'den kurulu beşli orta saha hücumda tek başına koşuşturan Anichebe'yi destekleme gayretindeydi. Zaman zaman etkili de oldular. Özellikle Reina'nın çelmeyi başardığı Cahill'in kafa vuruşu gerçekten görülmeye değer iki hareketti. Pienaar biraz daha ileriye dönük oynadı ama Liverpool kanatlara vize vermediği için istediği kadar etkili olamadı.
Mikel Arteta'nın sert kestiği topa kafasını koyan, hava topu uzmanı Cahill Liverpool'un umutlarını suya düşüren isim oldu. Bu pozisyonda Arteta'nın kestiği topun kalitesi kadar Cahill'in pozisyon alma yeteneğine de dikkatinizi çekerim. Cahill adam adama markaj altında iken bir anda Skrtel'den ayrılıyor ve orada bulunduğu anda atış yapılsa ofsayt pozisyonuna düşeceği bir bölgeye kaçıyor. Belki de bu yüzden Skrtel gaflet uykusuna yatınca da tekrar geriye doğru çıkıp demarke vaziyetin kralını yakalıyor ve geriye sadece solundan gelen topun açısını değiştirmek kalıyor. Zaten sempatik bulduğum bir isimdi, yeniden takdir ettim. Bravo Tim, devam koçum.

Liverpool: Reina, Aurelio, Hyypia, Skrtel, Carragher, Riera, Gerrard (captain), Alonso, Kuyt, Torres, Keane. Subs - Benayoun, Babel, Leiva, Dossena, Cavalieri, Arbeloa, Mascherano

Everton: Howard, Baines, Lescott, Jagielka, Hibbert, Pienaar, Cahill, Neville (captain), Arteta, Osman, Anichebe. Subs - Van der Meyde, Rodwell, Castillo, Nash, Jutkiewicz, Kissock, Gosling

Referee:
Howard Webb

08 Ocak 2009

Zenginin Malı...


Four Four Two'dan EPL'de oynayan en zengin futbolcular listesi. Tek istisna Beckham'ın medya ekibi "Bir adam nasıl pazarlanır?" dersi veriyor resmen. 5-10 yıl sonra üniversitelerde ders olarak okutulmaya başlanırsa şaşırmayın. Hakkında yazılan birçok tez olduğuna adım gibi eminim. Sayılar Pound dilinden.

David Beckham

LA Galaxy 125


Michael Owen

Newcastle United 40


Wayne Rooney

Manchester United 35


Rio Ferdinand

Manchester United 28


Robbie Fowler

unattached 28


Sol Campbell

Portsmouth 28


Ryan Giggs

Manchester United 23


Michael Ballack

Chelsea 20


Frank Lampard

Chelsea 20


Steven Gerrard

Liverpool 19


Cristiano Ronaldo

Manchester United 18


John Terry

Chelsea 17


Didier Drogba

Chelsea 15


Nicolas Anelka

Chelsea 14


Damien Duff

Newcastle United 14


Dimitar Berbatov

Manchester United 13


Ashley and Cheryl Cole

Chelsea 13


Fernando Torres

Liverpool 13


Emile Heskey

Wigan Athletic 12


Gary Neville

Manchester United 11.75



07 Ocak 2009

Akşam Pazarı, Walcott=450.000 €


Mirror kaynaklı habere göre Arsenal Walcott'ı sadece 450.000 € karşılığında kaybedebilir. FIFA'nın yetiştirme bedeli kuralına göre yıllık yaklaşık 85.000 € bedel ödeyen herhangi bir kulüp yasal olarak Walcott'ı transfer etme hakkına sahip oluyor. 2010 yılı sonuna kadar sözleşmesi bulunan 19 yaşındaki Theo'nun bedeli toplamda 450.000 € civarına karşılık geliyor. Aslında 2006 yılında Arsenal'e transfer olduğu kulübü Southampton da aynı risk ile karşı karşıyaydı. Southampton Başkanı Rupert Lowe "Walcott gibi adam satılır mı, şaşırdın mı bey amca?" sorularına bu kurala gönderme yaparak yanıt veriyordu. Walcott transfer olduğunda 16 yaşındaydı ve profesyonel kontratı yoktu. O dönem ki kontratı gereği yine 450.000 € karşılığında serbest kalabilirdi. Başkan Rupert Lowe da "Eğer Arsenal'e satmasaydık böyle bir risk ile karşı karşıya kalacaktık, bazen iş bitirici olmak gerek" diyerek yanıt veriyordu sorulara. Adam da haklı, tam profesyonel sözleşmesi olmayan 16 yaşındaki bir oyuncuyu 5 milyon pound peşin, Milli olma vs. gibi gerekli şartlar oluşunca da toplamda 12 milyon pound karşılığında satmış olmak bir yönetici başarısı olarak kabul edilebilir. O dönem yaptığı sözleşmeyi yaşı dolduktan sonra gerektiği şekilde yenilemeyen Arsenal, böyle bir yasal boşluk bırakarak başta Real Madrid, Chelsea ve Manchester City olmak üzere birçok üst düzey kulübün iştahını kabartmış oldu. Walcott'ın çekip gideceği pek ihtimal dahili değil mutlaka ama hayat ve futbol nelere gebe değil ki?

Denilson


Betis'e dünyanın en pahalı futbolcusu sıfatıyla transfer olmuştu. Bir dönem hakkını da verdi aslında. Brezilya Milli Takımı'nda da yedek kaldığı zamanlar çoğunlukta olsa da yer buluyordu ve faydalıydı. Hatta o oyuna girerken güzel birşeyler göreceğiz diye sevindiğim zamanları hatırlıyorum. Sonra çöküş dönemi başladı. NTV'de onunla ilgili bir program izlemiştim. Betis'ten ayrılış hikayesini anlatıyordu, pişmandı ve bir daha eskisi gibi olamadı. Bordeaux günleri bir iyi bir kötü gittiği için uzun sürmedi. BAE'ne Al-Nasr kulübüne gitti. Gözden de gönülden de uzaklaştı, oradan da FC Dallas'a geçti, Beckham kadar ses getirmedi tabii ama MLS için en azından isim olarak çok önemli bir transferdi. Son olarak da Ronaldo misali ülkesine, Palmeiras'a döndü. Geçtiğimiz yıl Luxemburgo yönetimindeki Palmeiras'ta 27 maçta 3 gol atmayı başardı. Bize de yabancı değil, adı bir dönem Manisaspor'la, son olarak da Trabzonspor'la anıldı. Geçmişte yaptıklarının kredisi hala tam anlamıyla tükenmemiş olacak ki bu kez bir EPL kulübü çaldı kapısını. Bolton menejeri Gary Megson gel bir bakalım eskilerden eser var mı demiş ve kendisini denemek üzere İngiltere'ye davet etmiş. 31 yaşında eskisi gibi olması zor olsa da kalbimizde yeri olan oyunculardan biridir, bir Yusuf Şimşek vakası haberi de oradan gelirse şaşırmamak gerek.

06 Ocak 2009

Aynı Dil Değil ama Aynı Duygular


Nemanja Vidic'in Alex Ferguson ile ilgili açıklamalarını okuyunca aklıma Mevlana'nın "Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir" sözü geldi. Bizim de özellikle Milli Takımımızla ilgili ciddi bir tartışma konusudur yıllardır. Bizim oyuncularımız duygusaldır, bundan dolayı Milli Takımda yabancı hoca olmamalıdır, olursa aşı tutmaz. Hiddink nereye gitse başarılı olur, burada olamaz. Mourinho'yu getirsen yemez, Terim gibi çakmak çakmak bakmadıktan, koçlarım, aslanlarım demedikten sonra neyleyim ben öyle hocayı.
Özellikle EPL gibi pasaportların ikinci planda kaldığı liglerde resmi dil tarzanca olabiliyor. İngiltere bu konuda diğer ülkelere oranla biraz daha şanslı mutlaka ama anlıyoruz ki orada da zaman zaman bir aksan problemi yaşanabiliyor. Sırp stoper Nemanja Vidic'in de Ferguson'un İskoç aksanı ile başı dertte. Aslında dertte demek yanlış olur, Vidic'in açıklaması şu şekilde;
"Fergie çok fazla konuşmuyor. Bize rakibe karşı üstünlüklerimizi ve kusurlarımızı gösteriyor, onları yenebilmemiz için neler yapmamız gerektiğini söylüyor. Bu açıklamayı kısa ve öz yapıyor ve ana fikri vurguluyor. Sezon içinde çok fazla maç oynuyoruz ve uzun konuşmalar veya analizler için yeterli zamanımız yok. O büyük bir usta ve oyuncuları nasıl motive edeceğini çok iyi biliyor. Bu nedenle başarılı oluyoruz. Başlarda onu anlama konusunda ciddi sıkıntılarım vardı. O çok uzun yıllardır burada görev yapıyor ama İskoç aksanını korumayı başarmış. Onun ne dediğini başta yabancı oyuncular olmak üzere çoğu kişi anlamıyor ama sonuç olarak mesajı karşı tarafa iletmeyi başarıyor."

05 Ocak 2009

Gol Yemem, Sörf...Tabii ki Yerim

Futbolcuların reklamlarda yaptığı türlü maymunluklar diye bir post girilebilir hatta seri bile yapılır. Adamlar oyuncu değil ki kardeşim, ne yapacaklarını bilememekte çok haklılar ama yine de dikkatli seçimler yapmaları gerek, parayı alayım yeter dememek lazım bazen. En az gol yiyen kalecilerle ilgili bir post girmeye yeltenince başlığı da Rüştü yazmış oldu. Aşağıdaki listeler transfermarkt.de'den 6 ligdeki en az gol yiyen kalecilerin listeleri. Futbol gibi içinde yüzlerce öğe barındıran bir oyunda en çok gol atan futbolcu, en az gol yiyen kaleci gibi istatistiklere pek itibar etmem aslında. Kuşkusuz bir kalecinin az gol yemiş olması onun iyi bir kaleci olduğunu gösterir ama en az gol yiyen kaleci en iyi kalecidir demek mantıklı değil. Aynı şey golcüler için de geçerli. Çok gol atan futbolcu golcüdür ama Bursaspor'da gol kralı olan Okan Yılmaz'ın golcülüğü puan durumunun en üst 4 sırasında duran takımların forvetlerinin golcülüğünden çok daha değerlidir benim gözümde. Dolayısıyla liste her ligdeki en iyi kalecileri gösteriyor demek doğru olmaz ama eğer futbol bir takım oyunuysa savunması en sağlam takımları gösteriyor diyebiliriz. Sıralamalar kalecilerin gol yemeden bitirdikleri maçlar esas alınarak yapılmış yani maç içinde hiç top gelmemiş olsa bile değişen birşey yok.
TSL'yi listenin sonuna sakladım. Özellikle dikkat etmenizi istediğim ayrıntı sıralamalardaki yabancı kaleciler. Bakalım bu konuda hangi lig nasıl bir karakter ortaya koymuş ve bu durum Milli Takımlara nasıl yansımış?

Bundesliga


Başı yaşlı kurt Lehmann çekiyor. Buradaki kaleciler Oliver Kahn futbolu bırakmış olduğu için çok şanslılar. Rensing başka bir takımda oynuyor olsaydı ilk 100'e bile giremezdi. Euro 2008'de Semih'in kafa vuruşunu içeri çelen, diğer maçlarda da pek dikkat çekmeyen, en azından benim gözüme giremeyen İsviçreli kaleci Benaglio 6 numarada. Bu listeye özel 12 kaleci var çünkü 11. ve 12. sıradakiler bizim de tanıdığımız isimler. 2010 Dünya Kupası elemelerinde Alman Milli Takımı'nın kalesinde yer alan Enke listede yok, Adler ise 4.sırada. Alman kalecilerin sayısı az değil.

EPL


Tipik bir EPL görüntüsü. City'li Joe Hart dışında İngiliz kaleci yok. İki ABD'li var, Friedel ve Howard. Seaman'dan beri sağlam bir kaleci bulamayan İngilizler özellikle Peter Shilton'ı özlemle anıyorlar. En son İtalya 90 Dünya Kupası'nda forma giyen Shilton toplamda 125 kez Milli oldu ve en çok Milli olan 10 İngiliz oyuncu içinde başka kaleci yok. Bu durum da İngilizlerin kaleci istikrarsızlığının bir göstergesi. Grup maçlarına çağırılan üç kaleci David James, Paul Robinson ve Scott Carson. Kötü kaleciler değiller ama çok güvenilir oldukları da söylenemez.

La Liga

İspanyollar kaleleri esir almayı başarmışlar. Kameni ve Renan dışında yabancı kaleci ihtiyacı yok. Liste başlarını da hep tecrübeliler zaptediyor, burada da 35 lik Palop var. Casillas ve Reina'nın olduğu İspanyol Milli Takımı kalesi Avrupa'nın en sorunsuz kalelerinden biri.

Ligue 1

Burada da bir Fransız egemenliği hakim. Listenin tamamı Fransız kalecilerden oluşuyor. 19 Kasım tarihinde Uruguay'a karşı oynanan hazırlık maçına çağırılan üç kaleciden ikisi Mandanda ve Lloris listedeki iki milli kaleci.

Serie A


Buffon'suz listedeki üç Brezilyalı-İtalyan Cesar, Rubinho ve Doni ilk göze çarpan isimler. Buffon yerini Manninger'e bırakmış, o da ustası yerine 10 numaradaki yerini almış. Listede 4 safkan İtalyan var ve İspanya örneğinde olduğu gibi Buffon olan İtalya kalesi pek sorunlu sayılmaz. Zaten İtalyanların oldum olası bir kaleci sorunu yaşadıklarını hatırlamam.

TSL


Bizim listemize girebilen Türk kaleci sayımız sadece 3, onlar da Milli Takım kalecilerimiz. Bir diğer Milli Takım kalecimiz -bu kez Kocaelispor adına iyelik kipi kullanıyorum- bizim kalecimiz Serdar Kulbilge, o bu sezon böyle bir listeye giremez maalesef. Bu listeyi TSL'den bihaber bir yabancı görmüş olsa bu ligde yabancı sayısı serbest olsa gerek diye düşünür. Maalesef o kadar kaleci yetiştirme özürlü bir ülkeyiz ki ihtiyaç hep ithalat yoluyla çözülebiliyor. Genç kalecilere yeterince şans verilmiyor oluşu mutlaka bir etken ama şans bulanların ne kadar yeterli olduklarına, ellerine geçen şansı nasıl kullandıklarına bakınca onların da kendilerini sorgulamaları gerektiği gerçeği çıkıyor ortaya. Bunun son örneği Trabzonspor kalecisi Tolga. Kaleye geçme şansını yakaladı ama Ersun Yanal'ın gözüne girmeyi başaramadı. Bütün Trabzonspor maçlarını 90 dakika izlemediğim için çok net birşey söyleyemiyorum ama Tolga Sylva'yı aratmayacak olsa Ersun Yanal yabancı hakkını kaleden yana kullanmazdı gibi geliyor. Listeye giren kalecilerimizin de birinin emektar birinin dengesiz olduğunu düşünürsek bel bağlayabileceğimiz tek isim olarak Serkan Kırıntılı kalıyor geriye. Umarım kendisini biraz daha geliştirir ve 2002 yılındaki Rüştü ayarında bir kaleci haline gelir yoksa bir kaç yıl içinde böyle bir listeye baktığımızda tek bir Türk kaleci bile göremeyebiliriz.



Kontratlar Biterken

Aceto'nun postuna ekleyerek devam edelim. Listelerde Serie A dışındaki diğer 4 büyük ligde 2009 yazında sözleşmesi bitecek oyuncular var. Sözleşmesi bitecek oyuncu sayısı daha fazla mutlaka, La Gazzetta dello Sport bu listelerde 15 dikkat çekici isim belirtmiş. İtalya'da 62, İngiltere'de 108, İspanya'da 79, Almanya'da 89 ve Fransa'da 150 futbolcu sezon sonu Bosman'a hayır duası edecekler.

EPL

Tevez ve Owen -şimdilik- hakkında en çok transfer dedikodusu çıkan isimler. Burada da yaşı kemale ermiş isimlerin çokluğu dikkat çekiyor. Obi Mikel, Eboue ve Kalou zengin takımların iştahını kabartabilecek isimler ama oynadıkları kulüplerde pek fakir sayılmaz, kopmaları sürpriz olur.

La Liga

La Liga'nın sözleşmesi bitecek oyuncuları bizim kulüplerin ilgisini çekecek cinsten. Çoğunun geçmişi çok parlak ama bugünlerde eski günleri mumla arar hale geldiler. Morientes'in bir Türk takımı ile dedikodusu çıkmazsa hatırım kalır, hatta çıkmıştı galiba, hatırlayamadım. Espanyol kalecisi Kameni listedeki en genç isim. Bu yılın sonunda buradan -bonservissiz- bir bomba transfer çıkmayacak belli ki.

Bundesliga

Burada da durum aynı. Yaşlı oyuncularla uzun süreli kontratlar imzalanmıyor oluşu bu tip listeler ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu listedeki isimler de kaliteli olsalar da artık çoğunun miadı doldu.
Bundesliga'ya bir ekleme transfermarkt.de'den hakkında en çok transfer dedikodusu çıkan oyuncuların listesi. Liste başı Pantelic ve tabii ki Podolski.



Ligue 1


Listedeki dikkat çekici isimlerden biri Fred. Bir süre önce Lyon'da mutsuz olduğunu, ayrılmak istediğini açıklamıştı hatta Ocak ayı transfer döneminde ayrılayım gideyim demişti. Sözleşmesini tamamlamadan gitmesi de mümkün olabilir, olmazsa sezon sonu kesin yolcu.

28 Aralık 2008

2008'in En İyi Onbir(ler)i

Ben demiyorum. L'equipe diyor. Daha doğrusu ilk resimdeki onbiri L'equipe yazarları, ikinci resimdeki onbiri ise gazetenin sitesine girip oy kullanan ve doğal olarak çoğu Fransızlardan oluşan futbol meraklıları diyor.

L'Equipe Yazarları Kadrosu


İnternet Oylaması Kadrosu

Kadrolara bakınca ilk aklıma gelen isim Maicon oldu. Onun dışında Agüero, Senna ve Iniesta kafamdaki ampulü anında yakan diğer üç isim. Takıma Fransız oyuncu almaya kendilerinin bile eli gitmemiş. Ribery'ye lafımız olmaz da Evra biraz torpilli gibi sanki. Besbelli ki Kaka artık "sahada olsun yeter" futbolcularından. Casillas özellikle Euro 2008'in ardından Buffon'u unutturmuş. Ronaldo da adının kullanım hakkını Brezilyalı'dan tamamen almış gibi görünüyor, orta sahanın ilerisinde bir yere sıkıştırılıyor illa ki. Bir de Vidic-Terry değişikliği dikkat çekiyor. Pek sürpriz bir kadro sayılmaz. İspanya, Barça ve Manu damgalı Sezar'ın hakkı Sezar'a kadroları.
UEFA'nın en iyi onbir oylaması ise henüz sonuçlanmadı. Milli Takım'ın Euro 2008 başarısının artçı şokları sürüyor. Oylamada Hamit, Aurelio ve Fatih Terim de adaylar arasında yer bulmuş. Aşağıdaki de benim 2008 yılı onbirim.

Beynimdeki değil gönlümdeki dream team olduğunun farkındayım. Zhirkov'a biraz kıyak yaptım. Hamit ve Aurelio torpilli, Fatih Terim değil. Hamit için Ronaldo'yu, Aurelio için Xavi'yi kestim, iyi ettim. Lampard'ın yerine Arshavin olabilir, saygı duyarım. Ribery olmazsa olmaz. Messi'yi yazmaya gerek yok. Del Piero bu yaşında bu listede yer buluyorsa kadroya almamak hem ayıp hem günahtır. Sir Ferguson'un yeri ayrıdır, en azından Terim'den daha fazla sempati beslediğimi söyleyebilirim. Bu oylama da ocak ayında nihayete erecek.
Bu arada günün birinde aklı evvelin biri karşınıza geçip "Futbolda dün var mıdır?" diye sorarsa ona 2001 yılının Team of the Year kadrosunu gösterin, Cosmin Contra'yı kadroda gördüğünde aklı başına gelecektir. Hey gidi Alaves...


2002 yılını yad etmeden geçmek olmaz. Ülkemizde hala bir Allah'ın kuluna yaranamayan iki isim bütün dünyadaki futbolseverlere "Turk" kelimesini kullandırmaya devam ediyor.

Goalkeeper&Coach


20 Aralık 2008

Süt İçtim Dilim Yandı


Şampiyonlar Ligi 2.Tur kuraları çekildi. Aceto veya SC'dan detaylı yorumlara ulaşabilirsiniz. Tartışmasız en ilginç eşleşme Manu-Inter arasında. Burnunu kaşısa olay olan sosyopat insan Mourinho geçmişe nazaran biraz daha uslanmışa benziyor. Rakip güçlü, takım dengesiz, elde başta Ibrahimoviç olmak üzere kaliteli oyunculardan kurulu bir kadro olsa da havamı almışlar bari kalan ile idare edelim diyor Mourinho. Bu kez yoğurdu yemek için ikinci maçın 90+10.dakikasına kadar bekleyecek sanırım. Tabii Ferguson yoğurdu ikram ederse.

"Ben memnunum. En iyi olmak istiyordum ve şimdi rakibimiz 2 gün içinde Dünya Şampiyonu olma ihtimali olan bir Avrupa Şampiyonu. Muhteşem atmosfere sahip bir stadyumu, Alex Ferguson gibi harika bir teknik direktörü ve bu yılın Altın Top Ödülünü alan oyuncuya sahip bir takım. Manchester'a unutulmaz bir dönüş olacak. Bazıları Alex Ferguson'a karşı başarılı sonuçlarım olduğunu söylüyor ama bu başarı benim değil, Chelsea'nin."

Kendisi için fazla mütevazi bir yorum olduğu için inanmakta zorlansak da Jose Mourinho.

"Jose ile tekrar karşılaşmak ilginç olacak. O iyi bir karaktere sahip iyi bir kişilik ve onunla aramız her zaman iyiydi. Porto'da iken bizi turnuvanın dışına itmişti, umarım bu sefer biz daha şanslı oluruz. Büyük takımlarla oynadığımız maçlarda daha iyi bir odaklanma ve daha iyi bir konsantrasyon ile oynuyoruz, bunu geçtiğimiz sezon oynadığımız Barcelona maçlarında da gösterdik. Bu eşleşmede bizim için en önemli şeyin konsantrasyon olduğunu biliyorduk ve iki maçtaki konsantrasyonumuz da müthişti. San Siro harika bir stadyum. Orada Milan'a karşı iki yarı final kaybettik ama bu sefer daha iyisini yapmak istiyoruz. Bu, turnuvaya devam edebilmek için bir aşama ve bence tüm İngiliz takımları şanslı. Bu eşleşmeden dolayı mutluyum."

Yaşlı, başlı adamım bir de Mourinho'nun saha dışı polemikleri ile uğraşamam düşüncesinde olduğu için ılımlı bir açıklama yapan ama bence yeri geldiğinde alayını cebinden çıkarabilecek kapasiteye fazlasıyla sahip insan Sir Alex Ferguson.

Chelsea FC (ENG) v Juventus (ITA)
Villarreal CF (ESP) v Panathinaikos FC (GRE)
Sporting Clube de Portugal (POR) v FC Bayern München (GER)
Club Atlético de Madrid (ESP) v FC Porto (POR)
Olympique Lyonnais (FRA) v FC Barcelona (ESP)
Real Madrid CF (ESP) v Liverpool FC (ENG)
Arsenal FC (ENG) v AS Roma (ITA)
FC Internazionale Milano (ITA) v Manchester United FC (ENG)

08 Aralık 2008

Emirates


Emirates Stadyumu gece görünümü. Seka Park'a şöyle bir stad diksek fena mı olur? Darısı başımıza diyesim var ama gerçekçi olursak torunum belki görür, belki o da göremez garibim.

04 Aralık 2008

Kalp Kalbe Karşıdır


Özellikle bizim gibi insanların duygusal yönlerinin ağır bastığı ülkelerde bir gelenektir. Bir oyuncu bir takıma transfer olur, dakika bir gol bir, ilk açıklama gelir. "Vallahi öyle mutluyum ki yani zaten ben sıfır yaşından beri Beşiktaşlıydım, hep bu hayalle yandım tutuştum, falandı, filandı". Hepsi de açıklamayı yapmak için o takıma transfer olmayı beklerler, yersek. Hatta Tümer örneğinde olduğu gibi "Burası Beşiktaş alayına gider, uğraşma bizimle ....... Fener" diye tempo tutup Fenerbahçe'ye yatay geçiş yapan futbolcularımız da yok değildir. Avrupa'da da bu tip örnekler vardır mutlaka. Yakından takip ettiğimiz güncel isimlerden Torres'i örnek verebiliriz. Atletico Madrid'de gencecik yaşında kaptanlığı aldığında bir Real Sociedad maçında kaptanlık bandı düşmüş ve altından you'll never walk alone yazısı görünüvermişti. Gerçekten Liverpool'u severdi de o yüzden mi yazmıştı yoksa Liverpool'a transfer olayı gizliden bitmişti de şöyle bir jest havası vereyim, namım yürüsün diye mi düşündü bilemiyorum ya da belki bu bantlar bu yazı ile satılıyordur, tersini takayım magazine düşmeyelim demiştir, bant düşünce de kıvırıp ah bak nasıl da yakaladınız havası vermiştir, onu da bilemem. Sonuçta bildiğim şudur ki bu gibi durumlarda sözlere güvenmek  pek mümkün değil, açıkçası zaten çok önemli de değil. Yılmaz hoca göreve ilk başladığında yıllardan beri Kocaelispor'u çalıştırma fikrinin aklında olduğunu ama bir türlü istenen şartların sağlanamadığını söylemişti. Bu açıklama bende olumlu ya da olumsuz bir etki bırakmadı, ne yapalım yani? Takımı topla bana yeter.
Asıl paylaşmak istediğim açıklama bir parça negatiflik içeriyor. Rio Ferdinand yaptığı açıklamada vakt-i zamanında Manu'dan hiç haz etmediğini söylemiş ama onun açıklamasında da "Ulan zamanında Bowyer'a Manu'ya 1-2 bi de benimki demiştim, yumurtlamış mıdır acaba birilerine?" psikolojisi seziyorum. Aşırı şüpheci komplo teorisyeni havam da bana kalsın. Rio, "21-22 yaşındayken United'a tahammül bile edemiyordum çünkü herşeyi kazanıyorlardı. Bir keresinde bir United taraftarı bana geldi ve "bahse girerim United'da oynamaya can atıyorsun" dedi, ben de ona "oraya asla gitmeyeceğim" diye yanıt verdim ama itiraf etmeliyim ki geldiğim zaman çok heyecanlandım" buyurmuş. United taraftarları da aynı samimiyet (olumlu/olumsuz) ile yanıt vermiş:
-Takma be Ferdi, valla bize gelmeden önce biz de senden çok nefret ediyorduk.

Related Posts with Thumbnails