Analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2010

Öz Yurdunda Garipsin, Öz Vatanında Parya!


Yoğun iş temposu içinde maçı izlemek için kahvehane aradığım yer Uzuntarla'ydı. Bilmeyenler için söyleyeyim; İzmit-Adapazarı arasında, içlerine doğru gidildikçe doğal güzellikler barındıran ama yol üstü olması dışında hiç de popüler olduğu söylenemeyecek bir beldemizdir.
Bu maç için iş kaderinin beni Adapazarı'na doğru sürüklemesi de tuhaf bir anı olarak kalacak aklımda ama yine de şükür, ya stada yakın bir yerlerde çalışmak zorunda kalsaydım? Aksilikler üst üste gelmeseydi maça da gidecektim tabii ki ama iş diye bir hayat gerçeğimiz var, bu satırları yazabilmek için de elektrik ve internet ücretini ödemek gerekiyor.
Konuyla bağlantılı ilk edeceğim kelam, lafa gelince futbola olan-olmayan ilgiden yakınan, sözüm ona futbolun yaygınlaşması ve stadların dolması için çaba sarf eden ama yaptıklarıyla aslında hiçbir şeyi bizim kadar bile umursamadığını anladığımız federasyona olacak. 2010 yılında ülke futbolu 5.şampiyonunu çıkarmışken hala daha diğer şehirlere ve alt liglere olan bu ilgisizlik nedendir?? Gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum.
Bre gafiller! Bu ülkede ligi, statüsü, dini, imanı olmayan, takımların içinde bulundukları durum ne olursa olsun hatta herhangi bir iddiaları olsun ya da olmasın hayati derecede önem taşıyan maçlar vardır!
Karşıyaka-Göztepe gibi, Adanaspor-Adanademirspor gibi, Kocaelispor-Sakaryaspor gibi.
Hiç mi umursamazsınız? Hiç mi kulağınıza çalınmaz? Bu maçı hafta içi, hem de bir de gündüz oynatmak nasıl bir zekanın ürünüdür? Ya da bu nasıl bir aymazlık, nasıl bir umursamazlıktır?
Ama bizde de suç yok değil, insan bazen iğneyi kendisine batırıp çuvaldızı ikram etmeli. Evet haksız olduğumuz bir yanımız var.
Çarşamba günü, yaklaşık 5 derece soğukluğunda ve 13:30'da oynanan bir Spor Toto 2.Lig Kırmızı Grup maçına 13.000 kişi giderse, adamlar da seni önemsemez.
Üstelik takımının başkanı, yönetimi yok iken, üstelik futbolcuların aylardır para almadan oynuyor iken, takımın yaş ortalaması birkaç futbolcu hariç 20 iken, 6 puanın silinmişken, Vali'den başka takımın yüzüne bakan bir şehir büyüğü yokken, o da olmasa takımın deplasmana bile gidemeyecekken, kulüp personeli açken ve hatta Allah rahmet eylesin ikisi intihar etmişken, kulübe gelen haciz memurlarını taraftar temsilcileri ikna ediyorken, milyonlarca lira borcun Azrail gibi tepende beklerken...ken..ken...ken...
Yazarken yorulduğum bunca olumsuzluğa rağmen üzerinden ölü toprağını atan futbol aşığı bir kent var. Burada, Türkiye'nin para merkezinde! Deyimi doğru bir şekilde kullanmış olmayacağım ama "Tok evin aç kedisi" diye asıl buna derler. Şehri yöneten kişiler şehrin gerçeklerine nasıl bu kadar uzak olabilirler? İşte bu da bir Türkiye gerçeğidir. Gelişmiş hiç bir ülkede böyle bir manzara ile karşılaşamazsınız. Ya Kuzey Kore'de olur ya da Pakistan'da, Sudan'da, Bangladeş'te ya da Türkiye'nin merkezine 45 dk uzaklıkta, burada!
Maçtan bahsetmek bile istemiyorum aslında ama iki kelam edeyim, adet yerini bulsun. İlk yarı daha dengeli bir maç olmuş olsa da yine biz daha iyiydik, ikinci yarı ise özellikle 54:54'de attığımız ilk golün ardından kontrol tamamen bizdeydi, kontraları değerlendirebilsek 5-6 bile olurdu. Aradaki en belirgin fark reklamsız yeşil formalıların yüreği vardı, ruhu vardı!
Maçtan sonra yaşananlar ise Brave Heart'ın finalinden bile daha etkileyiciydi. Zaten kahraman olan ama bonus olarak da maçın kahramanı olan Kaptan Serdar'ın eline mikrofonu alıp, ilk defa bu kadar dolu gördüğümüz protokol tribününe ithafen yaptığı "Bu takıma sahip çıkın!" konuşması, Bilal'in elinde bayrakla sahayı turlaması, santraya dikilen "Efsaneler Ölmez!" bayrağı ve kendinden geçmiş 13.000 Körfez sevdalısı futbolun ne menem birşey olduğu konusunda tekrar filozof etti bizleri. Tabii ben tüm bunları üstünden bir süre geçtikten sonra yazabiliyorum, o sırada "Zafer Sarhoşluğu" deyiminin canlı örneği olmakla meşguldüm.
Körfez bu kez üst liglerdeki başarılarıyla değil, takımına sahip çıkmasıyla, karşılıksız sevgi besleyen taraftarıyla, hoca-futbolcu-taraftar bütünlüğüyle tarih yazıyor.
Pek muhterem kent büyükleri! Şimdilik bizi izlememeye devam edin. Nasıl olsa eninde sonunda mecbur kalacaksınız!



Başlıkla ilintili;
Necip Fazıl'ın Sakarya Türküsü şiirinin bir yanıyla bizi anlatıyor olması ayrı bir ironidir. Kuşkusuz şiir çok daha ulvi anlamlar taşıyor, çok daha ciddi bir ifadesi var ama iki satır alıntıyı alt alta yazınca günümüz Sakarya'sına da uydurabiliriz.
Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya,
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!


05 Aralık 2010

Borcundan Büyük Yüreği Olanlar


Kaybetmeden geçilen 12 maç, içinde bulunduğumuz şartlar itibariyle muhteşem bir istatistik olsa da biz insanoğlu güzele çok kolay alışan bir yapıya sahip olduğumuz için artık beraberliklere üzülür olduk.
İlk yarıdaki ayağa pas oynayan, rakibi oynatmayan, istekli, hırslı takım ikinci yarı yerini eski, kötü günlerdeki takıma bırakmamış olsaydı maçı kazanmamız işten bile değildi. Hele attığımız goldeki serbest vuruş organizasyonu gerçekten görmeye değerdi. Hatta diyebilirim ki Süper Lig'de oynadığımız dönem de dahil yaptığımız en güzel duran top organizasyonuydu.
Bu takımı izlemenin en keyifli yanı, hepsi için geçerli olmasa da bazı oyuncularımızın zaman içinde gösterdiği gelişmeyi yakından takip edebiliyor olmak. Bu oyuncular içinde Gökhan Meral'i farklı bir yere koyuyorum. Henüz her maç aynı performansı gösterecek kadar istikrarlı olamamış olsa da hem sürati, hem günden güne gelişen top hakimiyeti, pas, orta tercihleriyle bölgesinde başka bir alternatif aratmayacak duruma gelmiş olması çok sevindirici.
Genç bir takım olmanın en zor yanı bu tutarsızlık olsa gerek. İlk yarı gayet sakin, kontrollü, mümkün olduğunca risksiz oynayan takımımız bunun sonucunda da hem golü buldu hem ciddi bir pozisyon vermedi hem de genel anlamda maçın kontrolünü elinde tuttu. İlk golden sonra bulduğumuz bir pozisyonda Serdar biraz daha dikkatli hareket etseydi, ikinci golü bulup maçı tutabilirdik ama olamadı.
İkinci yarı başladığında ise henüz 50.dakikada zeminin küçük çaplı bir havuz haline gelmesinin azizliğine uğrayan Ercan'ın ayağının kaymasıyla pozisyona giren Yaşar golü buldu. Zaten ne olduysa o dakikadan sonra oldu. Golle birlikte moral bulan bir Tokatspor ve bir anda sahada ne yapacağını bilmez halde hareket eden bir Kocaelispor çıktı ortaya. Özellikle Metin Erol'un kaleden çıkıp, üstüne bir de çalım yediği ama Tokatspor'un gol yapamadığı pozisyon tam bir korku filmi sahnesi gibiydi.
İkinci yarı oyun kimliğimizi kaybettiğimizden bahsederken Tokatspor'un da hakkını yemeyelim. Geçen haftaki Elazığspor'dan çok daha kaliteli bir oyun sergilediler. Özellikle 29 numaralı formasıyla Jan Koller çakması Yaşar'ı hayranlıkla izledik. Tam olarak bilmemekle birlikte 2 metre civarındaki boyuna rağmen üst düzey diyebileceğim ayak hakimiyeti ve vücudunu yerinde kullanıp arkadaşlarına pozisyon hazırlamakta gösterdiği ustalık en azından Bank Asya'da çok rahat oynayabilecek kapasitede olduğunu gösteriyor ve belki hatta doğru bir takımda doğru kullanılırsa Süper Lig'de bile oynayabilir. Tabii tüm bunları tek bir maç ışığında düşündüğümü de unutmamak lazım.
Başta dediğim gibi bu şartlar altında alınan bir puana sevinmek gerekiyor olsa da namağlup geçilen 12 maçın gazıyla en azından iç sahadaki maçları kazanıp -6 puana rağmen playoff hayali kurmaya başlamak istiyoruz. Son 12 maçın 5 tanesinden galip ayrılmış bir takımdan, hele bu şartlarda çok fazla şey istiyoruz ama bizi de onlar alıştırdı.
Bence en güzel pankartlar, en güzel sloganlar en zor zamanlarda ortaya çıkıyor ve bu fedakar kadro için en güzelini fotodaki pankart söylüyor;
"Paranız ödenir, hakkınız asla!"

11 Ekim 2010

Sesimi Duyan var mı?


Bu ahval ve şerait içinde bile olsa, insan galibiyet bekliyor desteklediği takımdan. O takım o armayla o sahaya çıktığında herşey unutuluyor, hatta rakip bile. Daha 2 sene önce Ali Sami Yen'de Galatasaray'ı 5-2 yenen, Şükrü Saraçoğlu'nda Fenerbahçe'yi elinden kaçıran takım, şimdi Eyüpspor'a karşı mahkum oynuyor. En iyi oyuncu kaleci Metin Erol oluyor. Bunu hazmetmek gerçekten çok zor ama gerçeklerle yüzleşeli çok oldu. Bir puan bir puandır diyoruz maçtan sonra ve puanımız sıfıra "yükseliyor". Sonunda sayı doğrusunun sol tarafından kurtulduk, ortaya geldik, bu koşullarda fena da gitmiyoruz hani, belki haftaya sağını da görürüz.
İyi gitmeye başladık derken bile bir parça kendimizi kandırmaya devam ediyoruz aslında çünkü 31 Ekim tarihine kadar Süper Lig'de transfer ettiğimiz Sırpların parasını ödemezsek küme düşürüleceğiz. O zamana kadar bu problem nasıl çözülecek hiçbir fikrim yok ama nasıl bir plan-program yapıldıysa 8 Kasım tarihinde de kongre olacak. Küme düşürülürsek o kongre neye derman olacak bilmiyorum. Muammer Çelik yaptığı onca muhteşem kavgaya rağmen artık taraftarın gözünden düştü. Bizim sorunlarımız baya ağır siklet sorunlar, Çelik Başkan ise sorunlar karşısında artık tüy siklet kaldı. Her seferinde ringe dönüp "şimdi sıçtım ağzına" tavrı yürekli ve iyi niyetli bir insan olduğunu gösteriyor olsa da, dışarıdan bakıp helal olsun dememizi sağlasa da sonuç belli ve ne boş yere kürek çekmenin, ne de kendisini daha fazla yıpratmasının anlamı yok gibi görünüyor ama işin çok daha kötü bir tarafı var, o da bu tüy siklet cengaver ringden çekilirse, bizim formamızı giyip ringe çıkacak bir kişi daha bulamayabiliriz ya da bulduklarımız çok daha kötü olabilir.
Dört ucu boklu bijon anahtarı haline geldik kısacası.
Kulüp kapanmadan bir çare bulunması şimdilik hiç hesapta olmayan mucizevi bir olaya bağlı gibi görünüyor. Yaşanan Fuat Donay olayının da can alıcı noktası bu zaten. Tüm çarelerin tükendiği, umutsuzluğun dibe vurduğu bir anda elinde bir çanta dolusu parayla adamın biri çıkageliyor. Dolandırıcı olma ihtimali her zaman mümkün olsa da şartlar o kadar kötü ki akla gelen ilk olasılık kesinlikle o değil ama hayat da o kadar adil ya da cömert değil.
Son iki yıldır o kadar kötü günler geçirdik ki bir deyim dilime pelesenk oldu.
"Sinekten yağ çıkarmak"
Ve ben yine sinekten yağ çıkartıp sıfır puana yükselmiş, lige yeni başlıyor oluşumuzun keyfini sürmeye çalışıyorum.
Malum, Kasım ayı geldiğinde Eyüp'ten 1 puan aldığımız için sevineceğimiz bir takımımız bile olmayabilir.


11 Haziran 2010

Arjantin


Dünya Kupası saati de hesaba katarsak bugün başlıyor. Kupadan önce kupayı oynatıp şampiyonu belirliyorum.
A Grubu
En tuhaf grup burası. Herkes herkesi yener, herşey olur. Bence Güney Afrika ev sahibi gazıyla ve Parreira etkisiyle bir şekilde 2. bitirir grubu. Liderlik için hiç güvenmesem de en azından adı olan Fransa veya Meksika çekişir. Gönlüm Meksika'dan yana olduğu için diyorum ki Lider Meksika, 2.Güney Afrika.
B Grubu
Bu grup kolay. Arjantin kolayca lider bitirir. Ardından Nijerya gelir. Güney Kore umutsuz, Yunanistan kapanır kapanır bir yerde açılır. Euro 2008'deki gibi rezil olurlar, dönerler. Lider Arjantin, 2.Nijerya.
C Grubu
Cezayir fena takım olmasa da Afrika Kupası'ndaki gibi oynarsa rezaletin son perdesini kapatıp döner evine. Slovenya gelişim gösteren bir ülke olsa da tecrübesiz ve diğerlerine göre zayıf. İngiltere zaten düzenli katılamıyor büyük organizasyonlara, ne yapar eder lider bitirir grubu. ABD sürpriz adaylarımdan biri, 2. olur.
D Grubu
Burası da bir acayip grup. Almanya kim oynarsa oynasın, o turnuva takımı sıfatını bırakmaz, lider olur geçer. İkincilik için Sırbistan favorim, Avustralya'dan da sürpriz beklenebilir ama ben beklemem. Gana birşey yaparsa 2002 Senegal etkisi olur. Afrika takımları diğer kupalara oranla bir adım önde olacaklar, en azından psikolojik olarak ama olsun, bu işin şakası yok. Lider Almanya, 2.Sırbistan.
E Grubu
Hollanda rahat lider bitirir. Kamerun da ikinci olur, Eto'o coşar, maçlardan sonra Milla'ya laf sokar. Danimarka direnir o kadar. Japonya'da bütün yediği golleri kendi kalesine atar. Lider Hollanda, 2.Kamerun.
F Grubu
İtalya bir şekilde lider bitirir. Paraguay ikinci olur. Slovakya debelenir, Yeni Zelanda anca haka dansı yapar.
G Grubu
Brezilya-Portekiz maçının sonucuna göre lider belirlenir. Fildişi fena değil ama Drogba da olmazsa pek bir numaraları olmaz. Bu ayakta biraz sürpriz oynuyorum. Portekiz lider olur, Brezilya ikinci. Kuzey Kore de gönüllerin şampiyonu olur.
H Grubu
İspanya zorlanmadan lider olur, hatta 9 puanı çakar. Ardından Şili gelir. Bu İsviçre'den cacık olmaz. Honduras gittiğine pişman olur. Lider İspanya, 2.Şili.

2.Tur
Meksika-Nijerya
Zor maç olur. Her horoz kendi çöplüğünde öter diyecek olan Nijerya uzatmalar falan derken çaktırmadan çeyrek finale çıkıverir.

Arjantin-Güney Afrika
Arjantin duman eder. Güney Afrikalılar takımlarını alkışlarlar herşeye rağmen. Bizim Japonya maçı gibi olur aynı.

İngiltere-Sırbistan
Hırvatistan'dan ağzı yanan İngiltere işini şansa bırakmaz, geçiverir.

ABD-Almanya
Güzel maç. İki süper güç 2.Dünya Savaşı'nın rövanşını yaparlar. Bu sefer saldıran Almanlar, savunan ABD'liler olur. Saldıran kazanır.

Hollanda-Paraguay
Paraguay'a bu kadarı yeter. Hollanda geçer, affetmez.

Kamerun-İtalya
İşte bu eşleşme ilginç olur. Kamerun dengesiz, düzensiz bir takım, İtalya ise tam tersine. Ben yine kıta torpili işler diyorum ve ikinci sürpriz hakkımı kullanıp Kamerun'un çeyrek finalinin hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum. Kamerun geçer.

Portekiz-Şili
Portekiz geçer, kısa ve net.

Brezilya-İspanya
Tam bir erken final. Brezilya ikinci olduğuna çok pişman olur. İspanyol gençler bu jenerasyonun "en" verimli olduğu bu son döneme bir kupa daha sıkıştırmak için iman gücüyle saldırırlar. Maçtan bir hafta sonra Dunga kovulur. İspanya geçer.

Çeyrek Final
Hollanda-Portekiz
Hollanda bu gibi durumların gediklisi, yeri geldiğinde ters bir takım. Portekiz güçlü olmakla birlikte Hollanda'ya ancak direnebilir ama devamı gelmez. Portakallar yarı finalde.

Nijerya-İngiltere
Nijerya burada da bir sürpriz yapsa şaşırmam ama İngilizler iyi bilendiler bu sefer, yarı finali hak etti köftehorlar.

Arjantin-Almanya
Çok zor maç olur. Arjantin allem eder kallem eder geçer turu ama yıpranır iyice.

Kamerun-İspanya
Kamerun için rüyanın sonu olur, İspanya geçer.

Yarı Final
Hollanda-İngiltere
Zaten bu taraftan gelen takım finalde yenileceği için çok da önemli değil ama Hollanda, İngiltere'yi de geçer. İngilizler yine hüsrana uğrar ama bu sefer yarı finalde, eh fena değil.

Arjantin-İspanya
Buradan gelecek takım kupayı alır. O yüzden bu maç oldukça çetin bir maç olur. İki takım da buraya gelinceye kadar oldukça yıpranmış olacağı için kadro derinliği devreye girer. Diğer mevkiler tartışılır ama forvet hattındaki zenginliği ile Arjantin bir adım öteye geçip İspanyolları 3.lük maçına gönderir.

3.lük Maçı
İspanya kendini burada avutur. İngilizler gol atamayabilir.

Final
Hollanda-Arjantin
Zevkli maç olur. Nadir görüldüğü üzere finalde, final standartlarının üstünde açık futbol oynanır. Üst biter. Arjantin kazanır, Maradona ağlar ve kolundaki "Benjamin" dövmesini gösterir havalara atılırken.
Şampiyon işte bu şekilde Arjantin olur. Hayırlı uğurlu olsun. Maradona'ya laf eden de taş olur. Oynatır Maradona, adı yeter...

07 Haziran 2010

Alan Shearer


Onunla ilgili yazılabilecek yüzlerce anektod var ama biyografisini yazmak niyetinde değilim. Onu, Dünya Kupası havasında aklıma getiren hem çok seviyor olmam hem de bu kadar başarılı bir oyuncuyken Dünya Kupaları tarihinde önemli bir iz bırakamamış olması.
İlk kez 1992 yılında 22 yaşındayken milli oldu. Chris Waddle, Peter Beardsley, John Barnes ve efsane Gary Lineker'lı İtalya 90 kadrosunda yer almak için fazla gençti. Barnes'ın 26 diğerlerinin 29 yaşında olduğu forvet hattının yanı sıra takımın geri kalanı da tecrübeli oyunculardan kuruluydu. 40 yaşındaki kaleci Peter Shilton kadronun en yaşlı adamıydı. Capello'nun 2010 Dünya Kupası kadrosunu yaşlı bulanlar olduğu gibi başarının tecrübe ile doğru orantılı olacağını düşünenler de var. Görüldüğü üzere şaşılacak bir durum yok, Michael Owen misali istisnalar sayılmazsa bu seçim İngilizler için bir geleneğin devamı niteliği taşıyor.
İlk kez A takım seviyesinde Milli olduğu maçtan 4 ay sonra Euro 92 kadrosunda yer aldı, sadece Fransa'ya karşı forma giydi. 1994 Dünya Kupası eleme gruplarında İngiltere'ye 4-0 yenildiğimiz maçta gollerin biri ondan gelmişti. Grubu Norveç ve Hollanda'nın ardından 3. tamamlayan İngiltere, Amerika kıtasına gidemiyor ve Shearer 4 yıl daha beklemek zorunda kalıyordu.
Kendi ülkelerinde düzenlenen Euro 96'da 5 golle verimli bir turnuva geçiren "Big Al" nihayet 1998 yılında kariyerinin ilk ve tek Dünya Kupası'nda oynayabildi. Gruplarda Tunus'a, 2.turda da Beckham'ın kırmızı kart gördüğü ve penaltılar sonucu kaybettikleri meşhur maçta Arjantin'e bir gol atan Shearer, Premier Lig'de, Avrupa Kupaları'nda, Avrupa Şampiyonaları'nda harikalar yaratmış Dünya çapında bir forvet olarak, Dünya Kupası kariyerini sadece 2 golle tamamladı.
Euro 2000'i de 2 golle geçip bu turnuva ile milli takımı bıraktı. Euro 92'de forvet hattını paylaştığı isim Lineker, Euro 2000'de Michael Owen'dı ve İngiltere Futbol Tarihi'nde yer etmiş bu iki önemli isimle birden oynayan tek forvet oyuncusu oldu.
Bugünkü İngiltere'ye baktığımızda; 32 yaşındaki Emile Heskey Liverpool günlerinde önemli bir forvetti, Crouch, söz konusu Dünya Kupası olunca soru işaretlerini giderebilecek kalitede değil, kaliteli oyuncular olsalar da Bent ve Jermaine Defoe da aynı şekilde güven vermiyor. İngiltere forvet hattının Güney Afrika'da "Dünya" klasında kabul edilebilecek tek ismi Rooney ve işbu nedenle İngilizler Lineker'ı, Fowler'ı, eski Owen'ı, Barnes'ı, Sheringham'ı ve pek tabii Shearer'ı daha bir özlemle anıyorlar.
Biz tarafsız futbolseverler de bu saygın adamı yukarıdaki gol sevinciyle hatırlamaya devam ediyoruz.

06 Haziran 2010

Dünya Kupası Orta Vadeli Bahis; Ben Yaptım Oldu

Uzun vadeli bahisler oynanabilir olmakla birlikte riskli. Betsson sağolsun o kadar çok alternatif sunmuş ki insanın iştahı kendiliğinden kabarıyor ama tabi bahis mantığı hakim. Örneğin tüm grup liderlerini bilirim arkadaş deyip hepsini birden aynı kupona koyma şansımız yok. Hal böyle olunca güzel oranlar tek başına bir anlam ifade etmiyor. Bunun yerine farklı uzun vadeli bahislerden kombine yapma şansı var. Bir gruptan grup liderini, diğer gruptan üst tura çıkacak takımı, yanına şampiyon tahminini ekleyip bir acayip kupon yapılabiliyor ama pek tabi o da riskli.
Biz de oturduk, düşündük, taşındık. Hazır oranlar yerle yeksan olmamışken grup maçlarına bir dalalım, garanti olanları bir araya toplayalım dedik. Bu kupon risksiz mi oldu? Pek tabii ki değil. Örneğin Arjantin'in grubu 9 puanla bitireceğini öngördük. İlk iki maçını kazanan Arjantin son maçta Yunanistan'ı da al aşağı eder dedik ama 6 puanlı Arjantin kendisini fazla üzmeyebilir de mutlaka. Buna rağmen bizim aklımıza yattı ve Dünya Kupası bahislerine böyle bir giriş yaptık.
İncelemeyle vakit kaybetmek istemeyenlere tavsiye niteliğinde.

Oranlar Betsson oranları, İddaa'da ne var ne yok haberim yok.

18 Mayıs 2010

Başkalık


Son iki posttan da görüldüğü üzere bu yıl en çok takdir ettiğim iki takım Bursaspor ve Bucaspor. Biri inanılmaz bir iş başararak Süper Lig Şampiyonu oldu, bir diğeri ise kısıtlı imkanlarıyla Süper Lig'e yükselmeyi başardı, dolayısıyla çok ilginç bir takdir durumu olmadığının farkındayım ama bizim içinde bulunduğumuz ahval ve şerait içinde bize yol gösterebilecek çok güzel iki örnek oldular.
Bu iki takımı da yakından takip etme şansım olmadı ama ilk fırsat bulduğumda iki takımın da bu noktalara gelinceye kadar yaşadıkları süreci irdelemek niyetindeyim.
Buca'da 10 yıl yaşadığım için Bucaspor'un altyapıya verdiği öneme, yaptığı yatırımlara ve nasıl bir temel üzerine inşa edildiğine biraz daha yakından şahit olma şansım oldu ama bir yerde yaşamak, bulunduğunuz yerle ilgilenmeyince çok da fazla anlam ifade etmiyor.
Bu iki takımı diğer takımlardan ayırıp başarılı kılan nüansları bazı haberlerde, kulüplerle ilgili kişilerin yaptıkları açıklamalarda yakalamak mümkün.
İlk örneğim Bucaspor Başkanı Dr.Mehmet Bektur.
Biz Türk futbolseverler olarak genelde "bir şekilde" parayı bulmuş, %90'ı bu paranın varlığı ile ilgili bir sosyal çevreye sahip, külhanbeyi tipli başkanlara alışkın olduğumuz için "Dr." sıfatı çok ilginç görünüyor. Bektur yaptıklarıyla da doktorluk sıfatının hakkını sonuna kadar veriyor. Mehmet Batdal'a yaptıkları 2 yıllık sözleşme uzatma teklifi ile ilgili açıklaması belki de bir Türk futbolcuya hitaben yapılan en ince, en insani açıklama.
Bu açıklamayı okuyunca aklıma Tugay Kerimoğlu'nun Glasgow Rangers'a transferi geldi. Tugay "Transfer teklifini neden kabul ettin?" sorusuna "Beni İstanbul'dan almak için özel bir uçakla geldiler. Oraya gittiğimde de bana gösterilen ilgi ve değer beni çok etkiledi" demişti.
Tüm dinamikleriyle Türk Futbolu olarak bu noktaya gelmemiz çok zor görünüyor olsa da buna benzer örneklerin yaşanmaya başlamış olması buruk bir umut doğuruyor insanın içinde.
"Büyük" takımların ve onların mantığını benimsemiş takımların (Bkz.Diyarbakırspor) başkanlarına, yöneticilerine, teknik direktörlerine (Bkz.Bülent Uygun, Tolunay Kafkas, Yılmaz Vural), onların yaptıkları açıklamalara, genel olarak hayata ve futbola bakış açılarına bir bakın, bir düşünün ve ardından aşağıdaki açıklamayı okuyun.

"Galatasaray'a transferi gündemde olan Mehmet Batdal ile görüşen sarı-lacivertli kulübün yöneticileri, genç futbolcuya 1 yılı opsiyonlu 2 yıllık sözleşme teklif etti.

Kulüp başkanı Dr. Mehmet Bektur, oyuncuya çarşamba akşamına kadar süre verdiklerini belirterek, ''Mehmet Batdal'ın kulübümüzde kalmasından yanayız. Yaptığımız ücret teklifi ile Galatasaray'ın önerdiği rakamın arasında çok büyük bir fark bulunmadığını o da gördü. Bizden bugün tedavisini sürdürmek ve bazı temaslarda bulunmak üzere İstanbul'a gitmek için izin istedi. Bu ince davranışı için teşekkür ediyoruz. Mehmet Batdal iki gün içinde son kararını verecek'' dedi."

Futbol alemimizin geneli bu mantıkta olsa, kulüpler bu şekilde yönetilse, Arap kültüründen en azından futbolda kurtulsak ne olur?
Evet, bence de çok sıkıcı olur, deplasmanlar olaysız geçtikten, yolda adam dövemedikten, rakibe ana avrat sövmedikten, sahaya elimize ne geçerse atmadıktan, deplasman otobüsünü taşlamadıktan sonra futbolun ne anlamı var ki?
Tüm bunları yazarken iğneyi kendime batırmayacak da değilim, hatta bazen hassas olduğum konularda (özellikle Körfezimize haksızlık yapıldığına inandığımda) ben de kantarın topuzunu fena halde kaçırıyorum ama kendim için de dahil olmak üzere "değişim" inancımı koruyorum ve şu an ütopya gibi görünüyor olsa da böyle bir Türk Futbol Alemi hayal ediyorum.
Bir gün gelir de biz model olarak İtalyalıktan kurtulup Almanyalığa doğru gider miyiz?
İşte onu bilmiyorum.


05 Mayıs 2010

Buca Büyürken...


Bir zamanlar Dardanel'in desteğiyle Çanakkale Dardanelspor'un yaptığı gibi basamakları birer birer çıkan Bucaspor son haftalarda aldığı kötü sonuçlardan dolayı işini bir parça zora sokmuş durumda. Futbol kültürü kendisinden kat be kat fazla olan Adanaspor belki de bunun etkisiyle Buca ile aynı hizaya geldi. Bu arada adı geçen Dardanelspor da geçtiğimiz hafta bizim gibi Bank Asya'ya el salladı. Altay, Konya ve Karşıyaka'nın play-off'u garantilediği ligde son hafta Buca'da battı çıktı derdi olmayan Erciyes ile oynayacak Bucaspor veya Adana'da bir puan alıp ligi plaka koduyla bitirmek isteyen Karabükspor ile oynayacak olan Adanaspor direk çıkacak, diğer takım da çok daha meşakkatli bir sürece daha dahil olacak. O yüzden bana kalırsa bu haftanın en banko maçı Bucaspor, Adanaspor da son mermisini kullanacağı için Karabük'ün bu fanteziyi önümüzdeki yıllarda bir kez daha denemesi gerekebilir.
Bu yıl play-off sistemi ilk kez tek devrelik lig usülü oynanacak. Hem şans faktörünün azalmış olması hem de göreceli olarak ligi üst sırada bitiren takımın avantajına olması açısından mantıklı bir uygulama. Play-off maçlarının nerede oynanacağı ise henüz açıklanmadı, en azından ben duymadım. Maçların burada, İzmit'te oynanacağına dair söylentiler dolaşıyor olsa da "Cenaze evinde düğün olmaz" vecizesinden hareketle pek tavsiye etmiyorum. Kimseyle uğraşacak halimiz kalmamış olsa da özellikle Karşıyaka'nın maçlarında sıkıntı yaşanabilir.
Bizimle birlikte bir alt lige gelecek üçüncü takım da bu haftaki maçlardan sonra belli olacak. Adaylardan biri Rize ile oynayacağız ve bir türlü alamadığımız Büyükşehir Belediyesi desteğine sahada cevap vermek için Rize'yi yenip küme düşürmek istiyoruz nitekim B.B.Başkanı Karaosmanoğlu aslen Rizeli. Karaosmanoğlu'nun AKP temsilcisi olmasından dolayı oluşan Başbakan antipatisi de bir başka etken. Bunlar genel kanı tabii ki, biz düştükten sonra kim gitmiş kim kalmış şahsen benim hiç umrumda değil.
Düşme yolundaki diğer adaylar ise Süper Lig'den beraber geldiğimiz ve serbest düşüş konusunda rekor denemesinde bulunduğumuz Hacettepe ve yine bir dönem Kürşat Tüzmen'in desteği ile gündeme gelen Mersin.
Asıl gelmek istediğim konu ise daha önce uzun uzadıya anlattığımız ve altyapı çalışmaları ile dikkat çekip bugün geldiği noktayı daha ilerilere taşıması sürpriz olmayacak olan Bucaspor.
Yılların efsaneleri Karşıyaka, Altay ve hatta bir türlü belini doğrultamamış olsa da Göztepe'nin arasında sıyrılıp Süper Lig'in gişelerini görmeyi başaran Bucaspor'un U-15 takımı Danimarka'da Nike sponsorluğunda düzenlenen Manchester United Premier Cup'ta finalde Porto'yu penaltılarla yenip Avrupa Şampiyonu olmayı başardı.
Her ne kadar turnuvaya katılan takımlar arasında PSV ve Porto dışında üst düzey bir kulüp olmasa da bahsettiğimiz takımın imkanları diğerlerine oranla çok daha sınırlı olan Bucaspor olduğunu unutmayalım. Ayrıca alt yapısından tarihleri boyunca kayda değer oyuncular yetiştiren Kızılyıldız, Slavia Prag, Dinamo Zagreb ve İskandinav takımlarını da sayarsak bu yetenekli gençlerin başarısı daha net anlaşılabilir.
Bu hızla ve bu başarıyla devam ederlerse Bucaspor'un da bu takımlardan pek farkı kalmayabilir nitekim Bucaspor'u Bank Asya'ya çıkaran önemli isimlerden biri olan Ozan İpek'in Bursaspor'da yaptıklarını bu yıl net bir şekilde izleme imkanı bulduk.
Turnuvaya katılan tüm takımların listesi ve turnuva sonunda oluşan sıralama ise şu şekilde;
1. Bucaspor
2. FC Do Porto
3. FC Bravo
4. Brøndby IF
5. FC Zurich
6. Rommen SK
7. AGF
8. Vasas Academy
9. Red Star Belgrade
10. PSV Eindhoven
11. Slavia Prag
12. Brommapojkarne
13. NK Dinamo
14. Legia Warzawa
15. Konoplev YP
16. Tubruk Netanva
17. Sint-Truiden VV
18. FC Nitra
19. Academy Tyrol
20. HJK Helsinki
Belki de uzun zamandır görmediğim ve için için haset duyduğumdan, akıllı işler yapan, akıllı ve dürüst yönetilen kulüpleri seviyorum. Tarihe baktığımızda çok daha üstün göründüğümüz Bucaspor bunları yaparken biz hala altyapıdaki oyuncuların çoğunun torpilli olduğundan bahsediyoruz. Bu da kötü yönetimlerin bir kulübü ne kadar batırabileceğini, ne kadar çürüdüğümüzü ve küllerimizden doğmaya ne kadar ihtiyacımız olduğunu bir kez daha gözümüze sokuyor.
Bucalı gençlere tebrikler, umarım bizden de birileri bu durumdan haberdar olur ve -inanmadan söylüyor olsam da- feyz almayı başarır.

12 Mart 2010

ŞL ve AL ya da Bir Bahisçinin Haftalığı


Kocaelisporumuzun vermiş olduğu "geçmeyici" hezeyan dönemi nedeniyle ne blogun blogluğu kaldı ne de bizim futbol aşkımız ama tüm olanlara rağmen paraya olan bağımlılığımızı esas alarak devam ettiğimiz iddaa (daha doğrusu bir başka para tuzağı web sitesi) tahminlerimizden yola çıkarak bu hafta Avrupa'da oynanan maçları en azından veryansın etmek amacıyla yorumlayabileceğimizi düşünüyorum.

Şampiyonlar Ligi
Söze Şampiyonlar Ligi'nden elenen gafil Real Madrid ile başlamak istiyorum. 2010 Şampiyonlar Ligi Finali'nin oynanacağı Santiago Bernabeu'da, 100 küsür bin kişi önünde, kelimenin tam anlamıyla kendi saha ve seyirci avantajını kullanma fırsatını son 6 yılda olduğu gibi bir başka bahara bırakan Real Madrid biz bahis severlere adrenalin dolu dakikalar yaşatmaya devam ediyor.
Hafta sonu 0-2 yenik duruma düştükleri maçta başta Casillas olmak üzere tüm oyuncularının sol kulakları çınlama rekorları kıran Real, evinde Lyon gibi kendisinden yaşça küçük bir takıma mağlup olunca yine küfür yemekten kurtulamadı. Sürekli 1,5 üstü maç arayan ve garanti olsun diye 10 TL basıp 20 TL kazanmayı başarı sayan "simitçi bahisçileri" haricinde kimseyi memnun etmeyen 1-1'lik skor bir çok kuponun yatmasına neden oldu. Son dakikalarda bir gol atar da en azından prestiji yerle bir olmaz dediğimiz Real'in skor 1-1 iken kalesinde gördüğü iki net gol pozisyonu bahis severler tarafından sadece "Ulan Allah belanızı versin be!" şeklinde yorumlanabildi.
Bir gece öncesine dönelim. İlk maçta Fabregas'ın kendisinden bekleneni veremeyişi, bu yetmezmiş gibi maçtan sonra takım arkadaşlarını aşağılar nitelikte "Başkaları kadar koşmuyoruz, mücadele etmiyoruz, böyle olmaz!" açıklaması yapması Arsene Wenger'in sinirlerini bir hayli germişti. İkinci maçta Fabregas'tan kurtulmanın tek yolunun onu sakatlamak olduğu kanısına varan Wenger, antrenmanda "Paslandık be, biraz da ben oynayayım" diye yol yaparak çift kale maça dahil oldu ve Fabregas'ın aşil tendonuna basarak muradına erdi. Takım arkadaşlarının feci şekilde uyuz olduğu Fabregas'ın oynamadığı maçta alınacak skorun ona da kapak olacağını bilen Arsenal'li futbolcular bir yerine iki kişilik koşup işin bokunu çıkardılar ve maç 5-0 gibi tuhaf bir skorla nihayete erdi.
Şampiyonlar Ligi terbiyesini en iyi bilen kulüplerden biri olan Porto için yapılan ve taa Jardel zamanlarından beri süregelen "Porto ters takım hacı" söylemi de bu sonuçla tarihe karışmış oldu. Bu maça "Ev sahibi takım 4,5 üstü gol atar" bahisi oynayan 2 bahis sever şike iddiası ile göz altına alındı ama ekipler "Bendtner hat-trick yapar" bahisini oynayan başka bir bahis severin peşine düştükleri için kaçmayı başardılar. Bendtner'e oynayan bahis sever yakalandı ama Bendtner'in kız arkadaşı olduğunu belgelemesi nedeniyle serbest bırakıldı.
İlk maçı ofsayttan attıkları gol ile kazanan Bayern'liler maça "Allah yardımcımız olsun" duasıyla başladılar. Artemio Franchi tribünlerinin hınca hınç dolu olmasının gazıyla Fiorentina deli gibi saldırdı durdu. Genelde 1,5 veya 2,5 üstü bahislerinin yüksek oranda oynandığı maçta perdeyi açan isim Vargas oldu. Jovetic'in gününde olması hatta Gilardino'nun asist yapmış olması bir mucizeye işaret edecekti ki Van Bommel ceza sahası dışından yaptığı plaseyle gerilimi arttırdı. Yine Jovetic'in Bayern savunmasını elleriyle al aşağı ederek attığı golün ardından Robben sahneye çıktı. Attığı golle adeta bir sonraki gün elenecek olan Real'e gönderme yapan Robben Bayern'in turu geçmesini sağladı. Bayern'de 29.dakikada yerini Klose'ye bırakan Mario Gomes'in Euro 2008 sendromunu üstünden atamadığı gözlerden kaçmadı.
Manu'nun ilk maçı kazanmış olduğu için ikinci maça pek de asılmayacağı öngörülüyordu. Tamam kazanabilirdi ama tura yetecek sonuca ulaştıktan sonra saldırmanın ne anlamı vardı ki? Üstelik rakip kadro zenginliğini yitirmiş olsa da Serie A'da hala liderliğe oynayan AC Milan. Maç başabaş başlamış olsa da Rooney'in başı senaryonun yine Milan aleyhine gelişeceğinin habercisi oldu. İtalya'da "Forvet diye Huntelaar'ı oynatan bir takım ne kadar başarılı olabilir?" yazısı haftanın yazısı seçildi. Arsenal'in ardından Manu'nun da rakibini çok rahat bir şekilde ve farklı bir skorla yenmesini İngiltere'deki tribünlerin sahaya bitişik olmasına bağlayan Selçuk Yula cam bölme olmasaydı Fiorentina'nın da turu çoktan geçmiş olacağını iddia etti. İlk maçın etkisinden dolayı bu maça 1 oynamaya cesaret edemeyen bahis severlerin 1,5 ve 2,5 gol üstü oynadıkları kuponları tuttu. Halk arasında "bombalı" olarak nitelendirilen 0 ve 2 tercihleri ise hayalden öteye geçemedi.
Maçla ilgili bir başka anektod da tabii ki Beckham. Maça girerken alkışlanan, maç içinde ise bir kesim tarafından alkışlanan, bir kesim tarafından ise yuhalanan Beckham maçtan sonra yaptığı açıklamada "Bir adam gördüm hem alkışlıyordu hem yuhalıyordu. Sanırım benimle ta.ak geçtiler" dedi.

Avrupa Ligi
Düz mantıkları nedeniyle tüm Avrupa Ligi maçlarına üst oynayan bahis severler bilyoner.com tarafından gümüş tepsi ile ödüllendirildiler.
Gecenin bahis severleri çileden çıkaran sonuçları Lille, Standard Liege ve A.Madrid'den geldi.
Liverpool'u 1-0 mağlup eden Lille hem o maça 1 oynamayan herkesi yatırdı (%80), hem 1,5 ve 2,5 üstü oynayan herkesi yatırdı (%90), hem de 2 oynayan herkesi yatırdı (%47). Bahis severler Liverpool'un pek de iyi olmadığını bildikleri halde Fenerbahçe karşısında izledikleri Lille'den böyle bir sonuç beklemiyorlardı. Böylece bir tur önce Fenerbahçe'lilerin küfürlerine maruz kalan Lille oyuncuları bu kez tüm dünyadan bahis severlerin küfürlerine maruz kaldılar. Bu durumun takımın genel aurasını negatif yönde etkilediğini düşünen teknik direktör Rudi Garcia, Eyfel Kulesi'nin en üstüne ve Louvre Müzesi girişine takım halinde gidip dilek mendili bağlayacaklarını açıkladı.
"Panathinaikos Avrupa maçlarında çok farklı oynuyor" geyiği Avrupa ligi grubunda zaten al aşağı edilen Pana kendi beş para etmez liginde 7.sırada bulunan Standard Liege'e evinde yenilerek Türk bahis severlerin Yunan düşmanlığına düşmanlık kattı. Maçın üst(1-3) bitmiş olması gönüllere bir nebze de olsa su serpmiş olsa da banko olarak görülen bu maçın bahis severler üzerinde bırakmış olduğu travma kolay kolay geçeceğe benzemiyor.
Aguero, Forlan, Reyes ve Sabrosa'nın atacağı goller üzerinde algoritmik hesaplar yapan bahis severlerden ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği Örgün Öğretim öğrencisi bir genç canına kıymak üzereyken son anda engellendi. Polisler tarafından yakalandıktan sonra "Bütün sorun eğitim sistemimizde" diyen genç bir daha bahis yapmaması şartıyla serbest bırakıldı.
Bu maçta 31.dakikada 10, 89.dakikada 9 kişi kalan Lizbon'un yakın zaman önce Porto'yu yenmiş olduğunu hatırlatan ukala bir bahis severin üst oynadığı kupon yatan kuponlar arasındaki yerini aldı.
Hamburg Anderlecht'i, Juve de Fulham'ı 3-1 ile geçti ve adlarını lekelemediler. Rubin Kazan-Wolfsburg, Benfica-Marsilya ve Valencia-Werder maçları tam da beklendiği gibi 1-1 bitti ama bahis severler bu kez de "Futbolda bu kadar da düz mantık olmaz" söylemine yenik düşüp geceyi beş parasız noktaladılar.
Rubin Kazan'da Hasan Kabze ve Gökdeniz ilk 11'de yer aldılar. Hatta başarılı oldukları bile söylenebilir ama maçın geceye damga vuran olayı Misimoviç'in golüydü.
 

31 Ocak 2010

Ders Niteliğinde


Geçen hafta oynanan Hacettepe maçından yediğimiz gol pozisyonun başlangıcı, daha doğrusu sonu çünkü burada pası alan Hacettepe'li Mehmet devam edip golü yapıyor.
Gol Euro 96'da Hırvatistan'dan yediğimiz golün bir benzeri. Lisansların çıkmasıyla umutlanan ve artık her maçın kazanılmasını uman bir camia. Ankara'yı İzmit'e çevirmiş bir taraftar topluluğu ve bir çoğu tecrübeli olsa da ilk defa bir arada oynayan bir oyuncu grubu. Tüm bu etkenler bir araya gelince maçı kazanmak için herşeyi yapan takım dakika 84 olduğunda maaile karşı kaleye hücum ediyor. Hal böyle olunca savunmada açık veriliyor ve bir kontra atak golüyle herşey heba oluyor.
Resimdeki 1 numaralı isim Bilal, takımımızı hala tam olarak tanıyamadığımız için 2 numaralı ismi bilmiyorum. Bilal sol bek soldan kaçan oyuncuyu tutuyor olduğu için göbekten gelen adama yöneliyor ama tecrübesizliğinin kurbanı olup bize göre sağdan kaçan adamı görmüyor. Hal böyle olunca hem ofsaytı bozuyor hem de oyuncuya müdahale edemiyor. 2 numaradaki arkaşımız da Mehmet'e yetişemeyince kaderimize razı oluyoruz.

Yediğimiz bu golden de anladığımız üzere en ciddi sorunlarımızdan biri savunmada hatta direk stoper mevkisinde. Muhtemelen bu yüzden bu hafta içinde iki stoper transfer edildi. Biri Strasbourg'dan Kamerunlu N'Djama, bir diğeri İsveç GIF Sundsvall'dan Erkan Sağlık. Erkan 1.87, N'Djama 1.82 boyunda. Pek bilgimiz yok ama CV'lerine bakınca umutlanılabilecek iki transfer olduklarını söyleyebiliriz. Ne menem birşeyse lisansları yine yetişmemiş, o yüzden bugün oynanacak Boluspor maçında yoklar.
Bize de bu maç için bu hatanın tekrarlanmamasını umut etmekten başka birşey kalmıyor.

30 Ocak 2010

Pedro Hacıoğlu


Pedro Munitis ve Murat Hacıoğlu. Hem fiziksel özellikleri, hem mevkileri hem de kariyerleri anlamında birbirine gereksiz derecede çok benzeyen iki isim.
* İkisi de sol açık, ihtiyaç anında cam kırılırsa forvet.
* Munitis de 35, Hacıoğlu da 31 yaşında (zorla güzellik olur).
* Birinin boyu 1.67, bir diğerinin 1.69.
* İkisi de klasik 10 numara değil ama an itibariyle ikisinin de forma numarası 10.
* Yine an itibariyle ikisi de yeşil-siyah forma giyiyor hatta Hacıoğlu artık takım değiştirse bile başka renk forma giymiyor.
* Munitis'in kariyerinde 3 yıl süren ama ilk onbirde düzenli yer bulamadığı için nihayete eren bir Real macerası var. Hacıoğlu'nun ise 2 yıl süren ve aynı nedenden dolayı sona eren bir Fenerbahçe macerası var. İkisi de bu takımlarda kontratları sürerken birer yıllarını farklı bir kulüpte kiralık olarak geçirmiş. Bu takımlarda ikisi de birer şampiyonluk görmüş. Artı olarak Munitis bir Süper Kupa bir de Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu görmüş.
İlki bir şekilde oldu da ikincisini bir Türk futbolcusunun görmesi zaten pek olası değil, Hacıoğlu da görmeyiversin.
* Munitis 21 kez, Hacıoğlu Ümit Milli Takım da dahil olmak üzere 23 kez Milli olmuş.
* Munitis 5, Hacıoğlu 7 takım gezmiş.
* Hacıoğlu orta saha çizgisinden aut çizgisine koşuncaya kadar Munitis kanadın tamamında 4 kere gider gelir.
* Munitis hakkındaki bilgilere ulaşmak Hacıoğlu ile ilgili bilgilere ulaşmaktan daha kolay halbuki ben Türk'üm.

* Hiçbiri olmasa Munitis'i görünce Hacıoğlu, Hacıoğlu'nu görünce Munitis akla geliyor ya da bu posttan sonra muhtemelen gelecek.


15 Ocak 2010

Alan Yoksa Satanı Seveyim


Vakt-i zamanında konu ile ilgili düşüncelerimi ayrıntılarıyla belirttiğim bir yazı yazmıştım.
O günden bugüne herhangi birşey değişmediği için aynı şekilde düşünmeye devam ediyorum. Yayın ihale ücreti ile TSL Avrupa'nın en pahalı 5.ligi olmuş. Havuz olmayan Serie A'yı geride bıraktık gibi bir izlenim var sanki ama işin aslı pek tabii ki öyle değil. Durum ile ilgili en gerçekçi açıklamayı gidişatı en yakından ve tabii ki en rasyonel yöntemlerle takip edenlerden biri olan Digiturk Genel Müdürü Ertem Özertan yapmış; "Bu ürünün karşılığı şu an bu rakamlar değil. Açıkçası eğer futbol kalitesi artmazsa, tribünlere gelen seyirci sayısının artması için yollar bulunmazsa, Türk futbolu bu sürecin sonunda çöker, bir daha da bu rakamların üzerine hiçbir şirket çıkmaz" demiş. Türk futbolunun halihazırda bir ederi var ama mevcut gidişat ile bu eder daha ne kadar korunabilir? Asıl sorulması gereken soru bu olmalı. Bu yıl biraz daha renkli olmakla birlikte rekabet olmayan, hiçbir konuda hakkaniyetli uygulamalar geliştiremeyen bir lig daha ne kadar ayakta kalabilir? Üstelik Milli Takım bazında da dibe doğru ilerlerken.
TFF'nin attığı zafer çığlıklarının elle tutulur bir yanı yok. Sanki modeli geçmiş bir otomobili kek bir müşteri bulup kakalamışlar gibi bir ifadeleri var ama alıcılar da aptal değil ki telafuz edilen rakamlar da Türkiye gibi ekonomisi balçık kıvamında olan bir ülke için normal değil. İnsanların çoğunun kıt kanaat geçindiği bir ülkede 321 Milyon DOLARlık bir ihaleden söz ediyoruz. İnsanın o para muhtaç insanlara yardım için kullanılsın da varsın futbol da olmasın lig de diyesi geliyor.
Olayı lanet olası kapitalist gözlüklerimizi takıp yorumlarsak ihale sonucunun altyapı ve tecrübe farkından kaynaklandığını söyleyebiliriz. DIGITURK uzun zamandır sahip olduğu oyuncağı pek tabii ki kaybetmek niyetinde değil. Sattıkları decoder sayısını biliyorlar, potansiyel alıcı sayıları belli, gelir belli gider belli. Karşılarındaki TT ise henüz bu yayınları yapacak altyapıyı hazırlamış değil. TT bu yayınları IP TV hizmeti ile müşterilerine ulaştırmayı planlıyor ama diğer yazıda da bahsettiğim üzere bu hizmetin tam anlamıyla yaygınlaşması için biraz daha zamana ihtiyacı var. Kaldı ki bu hizmet yaygınlaşsa bile yüksek ihtimal yine şifreli olacak yayınların ne kadar benimseneceği, kaç kişiye satılacağı hatta hizmet fiyatı bile değil. Dolayısıyla pazarlama stratejisini tam anlamıyla oturtmamış bir şirket için çıktıkları 320 Milyon Dolar fiyatı bile çok büyük bir kumar anlamına geliyor.
Tüm bunları göz önüne alırsak 4 yıl sonra IP TV hizmetinin altyapısını tamamlamış ve yaygınlaştırmayı başarmış bir TT'un ihaleye çok daha iddialı gireceğini söyleyebiliriz. Lig sponsorluğunun devam etmesi halinde TURKCELL Süper Lig'i TT'un yayınlayacak olması da ayrı bir tuhaflık olur. Kapital düzenin çöktüğü noktalar da var işte, ister istemez rakibinin reklamını yapmak zorunda kalırsın.
Bir sonraki ihale kuvvetle muhtemel daha çekişmeli olacak olsa da futbolumuz hala daha o kadar para eder mi? Bu ivmesiz-ya da eksi yönde ivmeli- gidişat hala daha uçuk rakamlara pazarlanabilir mi? Onu da zaman gösterecek ama açıkçası benim hiç umudum yok.
Bizim duruşumuz bellidir. Ekonomiye can verin reklamlarındaki gibi Anadolu Futbolu kazanırsa Türk Futbolu kazanır. Yoksa  yine aynı adaletsizlik sürer, yine aynı kollama düzeni sürer, yine aynı "Muhteşem Üçlü ve Diğerleri" tiyatrosu devam ederse bu gemi batar.
Gemi batınca da kaptan da aynı yere, tayfa da, fareler de...

13 Ocak 2010

Angola'dan Futbol


Maçları yarım yamalak da olsa izliyoruz ama değinemedik bir türlü. Afrika Uluslar Kupası Togo Sendromunu kısmen de olsa atlatmış bir şekilde devam ediyor.
İlk gün oynanan ve ancak amatör ya da genç takımlar seviyesinde normal kabul edilebilecek 4-4lük Angola-Mali maçının ardından ikinci kayda değer skor Malavi'den geldi. Bu tip turnuvaların gediklilerinden Cezayir'i 3-0 skoru ile geçip tarihlerindeki en büyük başarıya imza attılar. Hem bugüne kadar "yapamadıkları" hem de oyun karakterlerine bakınca Malavi için Afrika'nın Moldova'sı ya da Arnavutluk'u diyebiliriz. Hani puan durumuna her baktığınızda rezalet bir görüntü verirler de ne zaman maç yapacak olsanız başınıza bela olurlar ya, Malavi de aynen öyle bir takım. 2010 Dünya Kupası eleme gruplarında da kepaze bir performans göstermişler. Hazırlık maçlarında Mısır ve Gana ile berabere kalmış olmaları birer sinyal olabilir ama yine de oyun anlamında kat etmeleri gereken çok yol var. Cezayir bu kadar berbat olmasaydı ve kalede ikinci kaleci Fawzi Chaouchi olmasaydı maç muhtemelen 0-0 biterdi. Kendimle çelişerek yine de akıllı oynadılar diyebilirim.
Bu arada Malavi'de evlilik hazırlıkları yapan bir gay çift yakalanmış ve mahkemeye çıkarılmışlar. Malawi kanunlarına göre homoseksüel olmak 14 yıl ile cezalandırılıyormuş. Araştırırken böyle tuhaf şeyler de çıkabiliyor. Evet saçma ama olsun en azından hocaları çıkıp gereksiz bir takımımızda eşcinsel oyuncular var açıklaması yapmayacaktır, malum hepsinin başı yanar.
Malavi'de 10 numaralı Joseph Kamwendo'yu beğendiğimi söyleyebilirim. 1986 doğumlu, Güney Afrika'da Orlando Pirates forması giyermiş. 2006'da kısa süren bir FC Nordsjaelland macerası olmuş. Danimarka soğuk gelince Afrika'ya geri dönmüş ama orada tutunamamış olması kötü bir oyuncuolduğu anlamına gelmez, bir maç iyi oynaması da iyi bir oyuncu olduğu anlamına gelmez pek tabii.
Togo turnuvadan çekildiği için Gana'nın bay geçtiği B grubunda Fildişi Sahili-Burkina Faso maçı 0-0 bitti. İzlediğim bölümde Fildişi Sahili çok daha etkiliydi ama Okay Karacan deyimiyle Drogba ve arkadaşları gol atmayı beceremediler.

C grubu maçları da dün oynandı. Yine bir bölümünü izleyebildiğim maçta Mısır Nijerya'yı 3-1 yendi. Mısır'ın 2.golü çoktan unutmuş olsa da Körfez kokusu taşıyan adam Ahmed Hassan'dan geldi. Balık esanslı bir goldü açıkçası. Bildiğiniz üzere Mısır özellikle Afrika'da yapılan turnuvalarda çok başarılı. Bu başarılarını bu turnuvada da tekrarlayacak gibi görünüyorlar. Maç 1-1 iken ve sonra 2-1 iken gol pozisyonlarını değerlendiremeyen Nijerya bir anlamda kendi kaderini kendisi çizdi ve maçın sonlarına doğru yedikleri kontra-atak golü ile kaderlerine razı oldular. Dünya Kupasına katılma hakkı kazanan Nijerya'nın katılamayan Mısır'a yenilmiş olması da ayrı bir ironi.
Mısır ile ilgili başka bir anektod da turnuvaya katılmaya güç bela karar vermiş olmaları. 2010 Dünya Kupası elemelerinde Cezayir ile Mısır aynı grupta yer almıştı. Hem puan hem averajları eşit olduğu için tarafsız saha olarak seçilen Sudan'da bir maç daha yaptılar ve Cezayir Mısır'ı 1-0 yenerek Dünya Kupası'na katılma hakkı elde etti. Maçtan sonra çıkan olaylarda Cezayir'li taraftarlar maçı kazandıkları yetmiyormuş gibi bir de Mısır'lı taraftarları dövdüler. Mısır'lılar ise Cezayir Milli Takımı'nın otobüsünü taşladılar. Araya Kaddafi'nin girip arabuluculuk üstlenmesine kadar varan olaylardan dolayı iki ülke arasında ciddi bir husumet var ve bu olayda haklarının yendiğini, Cezayir'e hak ettiği cezanın verilmediğini düşünen Mısır'lılar bir ara mızıkçılık yapmayı ciddi ciddi düşündüler ama sonunda turnuvaya katılma kararı aldılar.
Grubun diğer maçında ise Mozambik ile Benin 2-2 berabere kaldılar. İzlemedim, bilmiyorum hatta Benin deyince aklıma sadece 2002 Dünya Kupası'nda bizim bir maçımıza atanan hakem geliyor o kadar. Dolayısıyla ne desem yalan olur.
Turnuvaya bugün D grubu maçları ile devam edilecek. 18:00'de Kamerun-Gabon, 20:30'da Zambiya-Tunus maçları var ve Eurosport'tan yayınlanıyor.
Maç izleme fırsatımız olursa umarım kaldığımız yerden devam ederiz.
Top Cambazı Haber / Luanda

21 Aralık 2009

İlk Yarı Biter Biz Yeni Başlarken


















İlk yarıyı Çaykur Rizespor beraberliği ile kapattık. Seyircisiz oynadığımız Mersin maçını kazandıktan sonra görece güçlü kabul edeceğimiz bir takımdan, üstelik deplasmanda bir puan almış olmamız sevindirici. Tabii bu durumun sevindirici olduğunu yazmak hiç sevindirici değil hatta bendeniz için bir zul ama bu ahval ve şerait içinde sinekten yağ çıkarmamız gerekiyor maalesef.
Maçı izleyemediğimiz için herhangi birşey yazma şansımız yok. Rivayete göre gençlerimiz gayet iyi oynamışlar ve galibiyeti kaçıran taraf bizmişiz. Muhtemelen Kayseri Erciyes maçının bir kopyası olmuştur ki malumunuz gençlerimiz geçen bunca zamana rağmen özellikle son vuruş konusunda bir arpa boyu yol alabilmiş değiller. Bazen acaba haksızlık mı yapıyorum diye düşündüğüm oluyor ama Kaptan Serdar'ın performansını görünce diğerlerinden biraz daha fazlasını beklemek haksızlık olmamalı. Tecrübe kuşkusuz çok önemli bir faktör ama tek geçerli faktör değil ve bir genç oyuncu gençliğin vermesinin gerekli olduğu enerjiden bile mahrumsa daha başarılı olacağı başka sektörlerde şansını denemeye başlayabilir.
2.Yarı siyahtan beyaza dönmemiz biraz zor olsa da en azından grinin açık tonlarına geçiş yapacağız. Gerek Muammer Çelik'in başkan seçilmesiyle umutlanan camia, gerekse lisansların çıkıp daha iyi oyuncuların transfer edilecek olması bir ışık görmemiz için yeterli sebepler. Bazılarımız play-off hayalleri kurmaya başlamış olsa da ve gönlümüzden geçen pek tabii ki bu olsa da bir parça gerçekçi olursak bu yılı bir sonraki yıla Bank Asya Ligi'nde kalmış olarak devretmek yeterli olacak. Sonuçta Osman Bey Efendi başkan olarak devam etseydi bir değil iki yıl kaybetmiş olacaktık ki o da düşer düşmez çıkarsak.
Kötü günler geride kaldığına -en azından öyle olduğuna inandığımıza- göre artık çözülecek lisans sorunlarına ve ikinci yarı toplayacağımız puanlara konsantre olmaya başlayabiliriz. Kara göründü diye bağırasım geldi şimdi :)
Gençlere karşı yaptığım negatif eleştirileri bir de istatistikle destekleyeyim. Attığımız 12 golün 7'si Kaptan Serdar'dan, 2 tanesi Onur Alkan, 1 gol Uğur Daşdemir, 1 gol Gökhan Meral, 1 golde Harun Eren'den. Özellikle Gökhan Meral'in bu sayıyı çok yukarılara taşıma şansı vardı ama beceremedi. İlk günlerdeki toyluklarına hak veriyorum, 17 maç profesyonel bir futbolcu olmak yeterli bir zaman olmayabilir de ama bu fırsatı yakalamışsanız ve kendinizi göstermek için en fazla 34, bir ihtimal 17 maç hakkınız varsa yükselen bir ivme göstermek zorundasınız yoksa şu andan itibaren yüksek ihtimalle olacağı gibi kuru bir teşekkür, bir miktar da cep harçlığı ile uğurlanırsınız.
Gidişat nasıl olacak merakla bekliyoruz. Sonuçta genç oyunculardan işimize yarar denip kalacaklar da olacak ve onlar hakkındaki en sağlıklı kararı teknik ekip verecek. Umuyorum en doğru kararı verirler. İkinci yarı bir de teknik adam hataları ile uğraşmayız. Eldeki imkansızlıklar nedeniyle ne kadar ekmek o kadar köfte edebiyatı yapmak zorunda kaldığımız için Cihat Arslan'ın varlığı hiç sorgulanmadı ama önümüzdeki günlerde onun da sorumluluğu bir kat daha artmış olacak. Umarım biz de dahil herkes elinden geleni yapar ve kayıp yıl dediğimiz bu yılı en azından bir sonraki yıl oynayacak takımın şablonu oturmuş şekilde tamamlarız. 2011 yılına da çok farklı hayallerle "Efsane geri döndü korksun herkes" diyerek devam ederiz.
Bunların gerçekleşmesi için gerekli olan tek malzeme iyi niyetli ve zeki insanlardan oluşan bir yönetim ve arkalarında kale gibi sağlam duracak bir camia.
Kısacası an itibariyle herşey mevcut. Biraz zamanı da kattık mı biz bu "Yeşil Dev"i geri döndürürüz.
Çoktan başlamıştı ama şimdi daha gerçekçi olarak ve yüksek sesle söyleyebiliriz ki Kurtuluş Savaşı başlamıştır.
Gazamız mübarek ola!

21 Ekim 2009

K.Erciyes 2-2 Kocaelispor


Maçtan önce formaların, kramponların sezon başı alınıp hiç oynamadan Denizlispor'a dönen İsmail Konuk'un avukatları tarafından haczedilmek istenmesi, yönetici istifaları, hala sonuca ulaşamayan borçların tespiti ve ödeme planının yapılanamaması, zaten asli sorun olarak karşımızda duran lisansların çıkarılamaması vs vs..Sorun yumağı tanımına cuk oturan takımımız sadece romantik bir söylem olsun diye değil gerçekten onur mücadelesine devam ediyor. Serdar'ı çıkarın yaş ortalaması 20, belki 20 bile değil ama azıcık kulaklarını çekmek gerekse de üstündeki sorumluluğu ellerinden geldiğince sırtlamaya çalışan saygıdeğer, genç bir oyuncu grubu yavaş yavaş kavga etmeyi öğreniyor ve biz taraftarlar da bu süreci tedirgin bir şekilde izlemeye devam ediyoruz.
Neresinden başlayacağımı bilemeyeceğim derecede dolu, keyifli bir maçtı. Geçen hafta Gaziantep B.B.'yi yenen takım kendine güvenmeyi öğrenmiş, artık 9.hafta maçlarına çıktığı için henüz tam olarak pişmiş olmasa da alttan ısıtan alevi hissetmeye başlamış genç oyuncular biraz daha "futbol" oynar olmuştu.
Beklentimiz yüksekti desem yalan olur ki açık konuşmam gerekirse Körfezimiz beklentilerin üstünde bir futbol sergiledi. Maçın başında yediğimiz gol moralleri bozmuş olsa da genç takım toparlanmayı başardı. Golü yediğimiz anda Kayseri Erciyesspor'la ilgili kötü anılarımız canlanmadı değil. Süper Lig'e çıktığımız sezon Kayseri'den 6-1'lik bir mağlubiyetle dönmüş ve bu mağlubiyet teknik direktör Fuat Yaman'ın sonu olmuştu. Onun yerine gelen Kayhan Çubuklu ise Kocaelispor'u Süper Lig'e taşımayı başarmıştı (Evet Kayhan Çubuklu, Engin İpekoğlu değil). Bizim için neyin hayır neyin şer olduğunu bilemediğimiz üzere çok hayırlı bir rezalet mağlubiyetti yani.
Golü yedikten sonra gaflet uykusundan uyanan oyuncularımız maçı biraz daha ister oldular. Bunun karşılığı da atılan 2 gol ile alındı. Zaten maçın gidişatı bir futbol maçından çok basketbol maçı gibiydi. İki takım oyunun belli bölümlerinde üstünlük kurdular ve set hücumu yapar gibi rakiplerini rahatsız ettiler. Kontra ataklar da fast break tadındaydı ki kontra atak şeklinde gelişen iki atağımızda ilk yarıda Gökhan Meral'in kaleciyle karşı karşıya auta vurduğu top ve ikinci yarı Serdar'ın direkten dönen topu ile iki golü göz göre göre heba ettik. Emirhan'ın Yunus'un kullandığı kornere altıpas üzerinden yaptığı kafa vuruşunu da sayarsak 5-1'e getirebileceğimiz maçı yediğimiz ikinci korner golü ile 2-2 bitirmek zorunda kaldık.
Yine de süreci gelişim olarak nitelendirebileceğimiz için mutluyum. Futbol sonuç oyunu olsa da oynanan futbol geliştikçe meyveler toplanacaktır. Ligin ilk haftasındaki Bucaspor maçını düşündüğümüzde bugün gelinen nokta ciddi anlamda ilerleme kaydettiğimizi gösteriyor.
Gençlerimiz heyecanlarını yenmeyi ve kondisyonlarını ekonomik kullanmayı da öğrendiklerinde biz bu ligde kalırız ve en azından umutlu olduğumuz gelecek günlerde temizlememiz gereken tek şey borçlar olur. Ocak ayında lisansların çıkacak olduğunu varsayıyor olsak da gün geçtikçe gelişen takımı bozmamak da tercihler arasındaki yerini alabilir, tabii gelişme sürecinin devam etmesi kaydıyla.
Haftaya Ç.Dardanelspor'la İsmetpaşa'da karşılaşacağız. Bir adım daha atmak demek kesinlikle içeride 3 puanı almak demek. Sonuca odaklanmak istemiyor olsak da iyi oyun puan toplamaya yetmiyor ama şahsi fikrim çocuklar onlara olan güvenimizi zedelemesinler, yine ciğerleri yokmuş gibi koşsunlar, tekmeye kafa soksunlar yeter. Gerisi Allah Kerim...

04 Ekim 2009

Bugün Seka Park’a Dev Ekran Kuralım!


Benim artık elim, beynim varmıyor. Özgür Kocaeli gazetesi yazarı İsmet Çiğit mevcut durumu çok güzel özetlemiş. "Kocaelispor neden bu halde olmamalı?" sorusunun bütün yanıtları bu yazıda gizli. Körfez'e sırtını dönmesine rağmen tekrar seçilen bir Belediye Başkanı, şehrin içine sıçıp değerleriyle hiçbir şekilde ilgilenmeyen patroncuklar ve bitkisel hayata doğru yol alan çoluk çocuğun elinde maskara olmuş bir kulüp.
Yazasım yok ama bugünkü maçta Altay'a da 1-0 mağlup olduk. Maç içinde 9 kişi kaldık ki kırmızı kartlardan bir tanesi hafta içi 300 YTL primi ödenmediği için antrenmana çıkmayan (Bkz.Cin olmadan adam çarpmak) Emirhan Önder tarafından görüldü. Paranoyak olmakla ilgisi yok böyle bir kırmızı kart görmek için ya kötü niyetli olmak ya da zihinsel özürlü olmak lazım.
Kısacası Titanik benzetmesi bu kez tam anlamıyla oturuyor. Çünkü bir kez daha düşersek bu şartlarda yükselmek mümkün olmayacak.
Bank Asya'ya şükreder olduk. Hayır değil, hiç değil...

Bugün Seka Park’a dev ekran kuralım

Tarih, 11 Mayıs 2008 Pazar…
Pırıl pırıl bir gündü... Üstelik çok heyecanlıydık. Büyük tesadüfler olmuş, dualarımız kabul edilmiş, Kocaelispor Bank Asya Liginde son haftaya lider olarak girmişti.
Son maçımızı İzmir’de Altay ile oynayacaktık. Kazanırsak, başka hiçbir maçın sonucuna bakmadan şampiyon olacaktık. 5 yıllık özlem bitecekti. Bu garip, bu unutulmuş, ihmal edilmiş, kendi yerlileri dışlanmış kent, yeniden onurunu kazanacaktı.
Büyükşehir Belediyesi, bir iyilik, güzellik yaptı. O gün, Seka Park’ta Uçurtma Tepesi yakınlarına dev ekran bir televizyon koydu. Binlerce kişi, açık havada büyük bir heyecanla İzmit Atatürk Stadındaki Altay-Kocaeli maçını izledi.
Taner Gülleri golünü attı. Kocaelispor şampiyon oldu. Seka Park’taki büyük coşku, dalga dalga kente yayıldı. İzmit Lisesi’nin önünde, Fethiye Caddesi’nde, İnönü Caddesi’nde bayraklar sallanıyor, gençler, yaşlılar, kadınlar erkekler şampiyonluğu kutluyordu.
Dev ekranda kupa töreni vardı. Serhan Gürkan ile İbrahim Karaosmanoğlu, şampiyonluk kupasını Kaptan Serdar Topraktepe’nin elinden almış, futbolculara bile vermiyorlardı.
Güzel gündü. Anılarda kalan, çok güzel bir gün.
………
Şimdi bugün, Kocaelispor takımı yine İzmir’de. Yine Altay ile oynuyor. Maç bu kez Alsancak Stadında. Büyükşehir Belediyesi’nden bir hizmet bekliyorum.
Bugün, Seka Park’a, Uçurtma Tepesi’ne yine dev ekranlı bir televizyon kursunlar.
Hatta sabah erken kalkıp, hızlı hareket edebilirlerse, öğleden önce televizyon ekranını yerleştirsinler. Halk gelsin, önce AKP’nin Ankara’daki kurultayını izlesin.
Katılmadığım görüşleri, beğenmediğim icraat ve tavırları olmasına rağmen, ben Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Türkiye için düzgün bir lider olduğuna inananlardanım. Pek çok konuda cesaretle doğruyu yaptığına inanıyorum. AKP’nin bugünkü kongresi de görkemli olacak, eminim Başbakan çok önemli mesajlar verecektir.
Seka Park’ta oturup, seyredelim. Güzel sözlerinde Başbakan’ı alkışlayalım.
………
Ama asıl olay, akşama. Saat 19.00’da Altay-Kocaeli maçı başlayacak. D Smart canlı yayınlayacak.
11 Mayıs 2008’de Kocaelispor, İzmir’de Altay önüne ligin lideri olarak çıkmıştı. Bu akşam aynı Kocaelispor, aynı ligin sonuncusu olarak Altay önüne çıkacak.
Futbol otoritesi değilim. Ama bir öngörümü paylaşmak istiyorum. Bu akşam Altay, Kocaelispor ile kedi-fare misali oynayacak. Bizim takımın formasını taşıyan 17-18 yaşındaki isimsiz çocuklar çok koşacaklar, çok çalışacaklar, ellerinden geleni yapacaklar. Dilemiyorum, bir mucizenin yaşanmasını, aksinin olmasını çok isterim. Ama futbolun gerçekleri var.
Bu akşam Altay bize 3 atacak, bir sayacaktır. Maçı izlerken ezileceğiz, utanacağız. Bu kent, bu kentin takımı neden bu hale geldi diye kahredeceğiz. Bakın, İddaa diye bir oyun var. Bahis oyunu. Bu akşamki maçta, Altay’ın galibiyetine 1.20 veriyor. Bu çok düşük bir oran. Altay’ın Kocaelispor’a karşı çok favori olduğunu gösteriyor. Aynı İddaa’da Kocaelispor’un galibiyetine verilen olan 7.50. Bu bahis oyununu hazırlayanlar, Kocaelispor’un bu akşam Altay’ı yenmesine mucize gözüyle bakıyor.
11 Mayıs 2008’de, yine bir İzmir’de Altay maçının ardından, şampiyonluk coşkusunu yaşamış, Seka Park’tan, şarkılar, türkülerle şehre yayılmıştık. Bu akşam çok büyük olasılıkla, takımımızın çaresizliğini, güçsüzlüğünü görecek, ağır bir yenilginin acısıyla evlerimize dağılacağız.
……..
Ama olsun… Bunu da birlikte yaşayalım. Birlikte paylaşalım. Seka Park’ta uçurtma tepesine kocaman bir dev ekran kuralım.
En ön tarafa, büyük adamlar için, popolarını hiç acıtmayacak, 90 dakika onları hiç rahatsız etmeyecek, lüks, yumuşak koltukları dizelim. Sayısı da hayli fazla olsun.
Kurultayın sonucu nasıl olsa belli. Kurultaya katılacak ilimizin AKP’li büyükleri, saat 15.00 gibi Ankara’dan yola çıksınlar. 19.00’daki maça yetişirler.
En ön koltukta, orta sırada Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu ile, Sanayi ve Ticaret Bakanımız Sayın Nihat Ergün otursunlar.
Yanlarına Vali Bey’i oturtalım. Sonra bu üçlü heyetin iki yanına, sakallı yeni imajıyla Mustafa Koç’u (Tüpraş ve Ford Otosan’ın patronudur), kardeşi Ali Koç’u (O da Tüpraş ve Ford Otosan’ın ikinci patronu ve Fenerbahçe sevdalısıdır) yerleştirelim.
Ön sıra koltuklara konulacak daha çok adam var. Yeniköy’ü parselleyen Hayat Kimya’nın sahibi Kiğılı kardeşleri koyalım. Alikahya’yı bitiren Kibar Holding’in sahibi baba-oğulu çağıralım.
Sabahtan bir mesaj gönderip, Dubai Port’un sahibi Arap Şeyhini davet edelim. Helikopterle Seka Park’a insin. Ya da Cengiz Topel’den, Büyükşehir’in denize inen uçağı ile alalım, Seka Park’a getirelim.
Ford’un Amerikalı patronunu, Pirelli’nin İtalyan patronunu çağıralım. Hynudai’nin Koreli ortağı gelsin. Bunların hepsi, dünyanın dev takımlarına oluk gibi para akıtan sponsor firmaların temsilcileridir.
Mutlaka Güler Sabancı da gelsin. Bu kentteki en büyük fabrikaların sahibidir.
Sonra, ön sıradaki koltukların bir ucuna Sefa Sirmen’i, öbür ucuna Hikmet Erenkaya’yı koyalım (Uzak otursunlar ki, maç izlerken tatsızlık olsun, kavga çıksın istemem).
Serhan Gürkan gelsin, vali ile başkanın ayaklarının dibine, çimenlerin üzerine otursun.
Sanayi Odası Başkanı gelsin. O Yeniköy’de sahili doldurup, üzerine tersaneler kurduran, yan tarafındaki arazide liman yapan Sanayi Odası Başkanı. Hatta limandaki İzmirli ortağı Lusian Arkas’ı da davet etsin.
Ön sıraları, bu muhterem zevat doldursun. Arkaya vatandaş yerleşsin. Yenidoğan, Serdar, M.Alipaşa, Derince, Bekirdere’den taraftarlar. Hodri Meydan liderlerini, siyasetçiler biraz görsün. Hodri Meydan da “En büyük Başkan bizim başkan” diye arkadan bağırsın.
Görelim Kocaelispor markası ne hale gelmiş. Bu büyük kentin, bu zengin kentin takımı ne hallere düşmüş. Düşünelim; bu Kocaeli kenti nasıl bu kadar sahipsiz, bu kadar onursuz bırakılmış.
Dev ekran kurulursa, ben de Seka Park’a gelirim. Ama sakın bana önlerden yer ayırmayın. Rıhtım kenarında, ya da uzun iskelenin en ucunda olurum. Nasıl olsa ekran büyük, görürüm. Yakarım sigaramı, efkardan kurarım bir de çilingir soframı. Tabii, Seka Park’ta bulamazsınız. Biramı yanımda getiririm. Benim yüreğim, beynim Kocaelispor’un bu onursuzluğunu, sahipsizliğini kaldırmıyor. Maçın sonlarına doğru kalkarım yerimden, gelirim dev ekran televizyon ile en ön sıradaki koltukların arasına…
Ağlayarak bağırırım:
“-Eserinizi gördünüz mü? Siz koca adamlar, Kocaeli kentine bu onursuzluğu yakıştırıyorsanız, hepinize yazıklar olsun” diye bağırırım.
Sonra, önlerinde yere tükürür, çekip giderim.
Ama koyun. Bugün mutlaka Seka Park’a dev ekran kurun. Önce AKP ne kadar büyük onu izleyelim. Sonra Kocaelispor ne kadar küçük, bunu görelim.
Kimbilir belki utanan birileri çıkar.

İsmet ÇİĞİT

Yazının aslı.

18 Eylül 2009

Çocuklar İnanın, İnanın Çocuklar!


Yaşanan onca saçmalıktan sonra sezonu Adanaspor maçı ile açtık. Yeni yönetim iyi niyetli gibi görünse de feleğin çemberinden geçmiş durumda olan bizler için hala soru işaretleri ile dolu. Yoğurdu üfleyerek yememiz gerektiği için bizlere yaranmaları biraz zaman alacak ki ellerinde olan veya olmayan nedenlerle lisans ücretlerini yetiştirememiş olmaları ilk intibanın olumsuz olmasına neden oldu bile.
Serdar Topraktepe ve Cem Sinan Vergül dışında sahada görmeye alışkın olmadığımız isimlerden kurulu takımımızı izlemek içimizi burmadı değil. 91 kim? 33 kim? Harun..Harun kim? Şeklinde devam eden sohbetler, sahada 11 tane gencecik futbolcu var, üstlerinde de Kocaelispor forması var, dahasını neyleyim? diyerek son buldu.
Açıkçası savunmanın göbeğinde Cem Sinan ile birlikte görev yapan ve daha önce bir kaç maç tecrübesi de olan Emirhan, yine geçtiğimiz sezon bir kaç maçta görev yaptığı için bildiğimiz sağ açığımız Uğur Daşdemir, yine geçtiğimiz sezon sadece Hacettepe maçında görev yaptığını hatırladığım kalecimiz Metin Erol ve geçtiğimiz yıllardaki görüntüsünü mumla aratan Hamza dışında hiçbir gencimiz hakkında bilgi sahibi değilim. Saydığım isimler dışında herhangi bir ismin ön plana çıktığını da söyleyemeyeceğim. PAF Ligini 14.sırada bitiren bir takımın oyuncularına direk Bank Asya'da forma verilince sudan çıkmış balığa dönmeleri de gayet doğal ki rakiplerine uyum sağlamaları gibi bir beklentimiz de yok.
Buna rağmen bacaklarına kramp girinceye kadar mücadele etmeleri iyi niyetlerinin ve ellerine geçen bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeye çalıştıklarının en önemli göstergesi. Hiç alışkın olmadığımız şekilde iç sahada bile beraberliğe oynayan bir takım haline gelmiş olmamız bizler için çok üzücü olsa da şimdilik ne kadar ekmek o kadar köfte edebiyatı ile yetinmek durumundayız.
4 maçta toplanan 3 puan bu kadro için başarı bile sayılabilir. Tam acemilik dönemlerine denk gelen ve sadece tek devresine katlanabildiğim Bucaspor maçını saymazsak Hacettepe ve Adanaspor'dan puan almak, hele ligin kalburüstü takımlarından Boluspor'dan Bolu'dan puan ile dönmek sevindirici sayılabilir. Alınan bu puanlar gençlerimizin kendilerine olan güvenlerini kazanmalarına da yardımcı oluyor.
Ocak ayı transfer döneminde lisans sorunu çözülecek. O zamana kadar iyi niyetle görev yapacak olan gençlerimiz -pek tabi aralarından bazıları kendilerini gösterebilirse kalıcı olabilirler- için hedef 15-17 puan civarı gibi görülüyor. Bu kadar kötü bir dönemde bununla yetinmemiz gerekecek. Ocak ayı sonrasında da sprinte başlamamız lazım. Bugüne kadar izlediğimiz kadarıyla bir kaç takım hariç çok zorlanacağımızı sanmıyorum ama bugüne kadar bana futbolun adaleti olduğunu söyleyen de olmadı, bekleyip göreceğiz.
Her zaman savunduğumuz bu takım başarılı bir dönem geçirse İsmetpaşa yeterli olmaz düsturu bu maçta da kendisini gösterdi. Mevcut şartlarda bile maratonun ve kale arkasının dörtte üçünün dolmuş olması ve desteğin sanki sahada Messiler, Ronaldolar varmış gibi olması bu şehrin futbolu, Kocaelispor'u ne kadar sevdiğinin, ne kadar sahip çıktığının ciddi bir göstergesi. Tabii bu sahip çıkışın elinde sosyal, politik veya maddi gücü olan kesimlerden gelmesi en büyük dileğimiz. Umarım yeni yönetim şehrin güvenini kazanır ve bu dileğimiz de gerçekleşir.
Fotoğraf halimizi en güzel şekilde özetliyor. Sahaya çıkanlar, tribünde olanlar bir olmuşuz tek bir hedefte yürüyoruz. Güzel günler görecek miyiz? Güneşli günler? Zaman zaman zaman...  

12 Nisan 2009

Medyum Olmaya Gerek Yok!

Beşiktaş maçı yazısında bilinçli olarak penaltı pozisyonuna değinmedim çünkü bunlardan bahsetmenin ne kadar gereksiz olduğunu bu sezon bir kez daha anlamış oldum ve aldığım karar gereği ne hikmetse hiç kimsenin değiştirmeye gücünün yetmediği olayları yok saymanın en doğru karar olduğunu düşünüyordum.
Sadıgov'un vücuduna yapışık koluna çarpan topa Bülent Yıldırım'ın penaltı çalması bu sebeplerden dolayı ilginç de değil. Çok normal, çok beklendik bir karar, zaten dakika 75 olmuş.
Neyse derdim sadece Ege Görgün'ün hatırlatması ile 19 Ekim 2008 tarihinde ilk yarıdaki Fenerbahçe maçı sonrası yazdıklarımı tekrar hatırlatmak. Hep aynı hikaye, hep aynı isimler, hep aynı olaylar. Fenerbahçe-Arsenal maçı 3 farkla bitmişti, Milli Takım ile ilgili bölüm de an itibariyle cuk oturmuş durumda. Çok akıllı birisi olduğumu söyleyemem, medyumvari güçlerim de yok. Bu yazılanları isteyen kabul eder, isteyen etmez, etmeyenlere tek tavsiyem gözlüklerini çıkarıp bakmaları, başka da sözüm yok.

14 Takımlı Komedya; Eyyam, Gasp, Haksızlık, Hırsızlık, Hepsi Bir Arada!


Maçtan önce bütün hafta konuşulanlar aynıydı dolayısıyla beklenmedik bir son desem yalan olur. Evet bekliyorduk. Yılmaz Vural’ın deyimiyle “takdir hakları denilen lanet şey”in hep Fenerbahçe’den yana olmasını bekliyorduk ve beklediğimiz fazlasıyla oldu. Aslında bu da işin kılıfı, sonuçta hakem kişisi Bülent Yıldırım, Selçuk Dereli gibi “Genç hakemlere eyyam yapma kılavuzu” şeklinde bu işin kitabını yazabilecek yeteneğe sahip isimlerden biri olunca maçı katlettiklerine dair elde avuçta çok fazla matematiksel veri olmayabiliyor. Bu maça özel olarak elimizde veri de var aslında. Fener’in golünün 90+ kaçıncı dakikada geldiği belli değil, 90+5 olmadığı kesin ama bizi asıl isyan ettiren olay bu değil zaten, cehennemin dibine dakikası, bir takım adam gibi oynadıktan (oynatıldıktan, hakem tarafından oynamasına izin verildikten) sonra istersen 150 dakika oynat. Maçtan sonra birilerini arayıp “Abi 170 dakika oynattım, sizinkiler beceriksiz, valla ben de gol atardım ama çok dikkat çeker” diyebilirsin ama bari bir bırak bir müsaade et, bu takıma gönül vermiş binlerce insanın ahını alma, o stada girmek için çalışıp emeğiyle parasını kazanmış, o parayı gönül verdiği kulübünü izlemek için harcamış insanların emeklerini çalıp götürme, mikron seviyesinde Allah inancı olan herhangi bir insan bunu yapamaz zaten. Tamam hiçbir manevi değerin olmasın, küfür yemeye de alışkınsındır, bazen haklı bazen haksız olur, kendini kandırıp nasıl olsa bu da haksız dersin, bir kulağından girer diğerinden çıkar, hiçbir şey yapma, hiç kimseyi takma ama Allah aşkına gram Allah’tan kork! Orada çaldığın emek maçtan sonra formasını almak için Semih’e koşan Serdar Kulbilge’nin emeği değil ki. Futbolcular bugün var, yarın yok ama oraya yıllardır gelen taraftarlar var, bir maça girebilmek için para biriktirmek zorunda kalan insanlar var, bilet parası dışında para harcayacak durumu olmadığı için 90 dakika aç kalan insanlar var, hiçkimseye acımıyorsun bari onlara acı.

Sistemdeki bozukluk herşeyin başı aslında. Çingeneye makam vermişler ilk iş babasını asmış. Yine Yılmaz hocam ne güzel söylemiş, Tanrı mısın? Kimsin sen yahu? Benim tribünden çok net gördüğüm 3 topu elle almayı görmedin, numaralı önündeki yan hakemle ikiniz yoktan faul yapma yarışması yaptınız, ilk yarıda Serhat gole giderken ofsayt diye kestin – alakası yok-, maçı ellerinle bir taraftan bir tarafa vermek için elinden geleni yaptın, muvaffak oldun. Ne oldu? Ne olmuş olabilir? Hakem diye gönderilen ve saha içinde herşeyi yapma hakkı verilen bir adam maça bir tarafı kollamak üzere çıkmış ve sonuçta amacına ulaşmış. Peki bu durumda ne oluyor? Eğer bu hakemin ya da onu yöneten kimselerin bu olaydan şahsi çıkarları yoksa bunun nasıl bir açıklaması olabilir?
Açık seçik söyleyeyim Türkiye Cumhuriyeti’nin futbol organizasyonu anlamını yitirmiştir. 4 takımın maddi-manevi kollandığı bir ligde diğerlerinin ne işi var? Ne yapıyoruz? Neyin savaşını veriyoruz? Benim sesim neden kısıldı ki? Ne parası verdim ben maça girmek için? Sahadaki mücadelenin amacı ne? Niye koşturup duruyor koca adamlar? Sevilla’lı Puerta gibi bir gün birisi düşse kalp krizi geçirse ölse ne için ölmüş olacak? Onların da tek amacı bilmem kaç bin ytl alıp şovun bir parçası olmak mı? Bir başka anlayamadığım Anadolu kulüplerinin yöneticileri. Bir kulübün başkanı olmak herşeyinden sorumlu olmak demektir. Bu kadar insanın temsilciliğini sen yapıyorsun. Senin de bir misyonunun bir vizyonunun olması gerek. Nasıl içine siner bu hakkaniyetsizlik? Nasıl kabullenirsin? Maçtan sonra verdiğin tepkiyi maçtan önce neden veremezsin? Bu kadar kulüp yöneticisi nasıl bir araya gelip ortak bir karar alamazlar? Kör müsünüz, görmüyor musunuz? Yoksa bu tip olaylarda sadece başına gelen mi hassas oluyor? Madem maçtan önce maçın kime verileceği kararı alınıyor bu 14 takım ne iş yapar? 4 takımın kendini eğlediği bir ligden fazlası sunulmuyor bize. Biz de koyun sürüsü gibi izlemeye devam ediyoruz. Aslında 4 de değil 3,5. Medya 3,5 takımı pohpohluyor, medya gazına gelen verileni almaya alışmış sorgulama yeteneğinden nasibini almamış, aidiyet duygusu taşımayan ayrı bir koyun sürüsü 3,5 takım destekçisiyiz diye Türkiye’nin dört bir yanında hiçbir emekleri, ortak noktaları, bağlantıları olmadığı halde birbirine caka satıyor, devran böyle dönüp gidiyor.
Milli Takım’a oyuncu yetişmiyor, Estonya’yı bile yenemiyor. Balına bir 3.lük bir yarı final. Avrupa’da söz sahibi olmak zaten mümkün değil. Beşiktaş gider 8 yer, Galatasaray gider 5 yer, dönerler yine annelerinin liginde birbirlerini yerler. Filler tepişirken de ezilen hep çimenler olur. Aynı senaryoyu Fener’in Arsenal maçında da izleyeceğiz. Arsenal’in üç farktan az atması çok büyük sürpriz olur. Sonra ne olur? Ne olacak ki dönerler Ankara BB’yi yenerler falan filan…
Yılmaz hocamın ağzını öpeyim. Spor yazarlarını zaten geçtim, antrenörlerin bile çoğu bunları söylemeye çekinir hale gelmiş çünkü düzen kabullenilmiş, sorgulama yok, adalet isteyen yok, istemeden de almak yok..
"Bu bize yapılmış bir terbiyesizliktir. Deniliyor ki, 5 dakika en az süredir. Ama uzatma için verilen bir süreyi 1 saniye geçiyorsa bitireceksin. Semih 2 kere faul yapıyor, atmıyorsun. Uğur faul yapıyor, atmıyorsun. Takdir hakkı denilen lanet şeyi hep rakipten yana kullanıyorsun.
Sonra geliyorsun beni saha dışına çıkarıyorsun. Zaten 90+5 olmuş daha ne yapıyorsun yani? Tanrı mısın sen be! Oyuncuma taktik veremeyecek miyim?
Oyuna mı konsantre oluyorsun bana mı anlamadım, sürekli bir uyarı halindeler. Biz kendimizle uğraşıyoruz, siz neden bizle uğraşıyorsunuz? Bu ülkede bir tane hakem yok. Tebrik ediyorum kendilerini, utansınlar! 10 sene oldu bir tanesi gidip Avrupa’da düzgün bir maç yönetemedi. İnsanlarda yürek yoksa böyle oluyor işte. Ben antrenörlük yapsam ne olur yapmasam ne olur. Yıllardır aynı şeyi konuşuyoruz, bu kadar basiretsizlik olmaz. Ne oldu kazandılar da, bir tarafı sevindiriyorsun, diğer taraf ne olursa olsun. Ne ala memleket!
Napıyorsun yani dünyayı mı kurtarıyorsun?"
Spormuş, centilmenlikmiş, dostlukmuş, kardeşlikmiş..
Hadi lan ordan!!

11 Nisan 2009

Oysa Herşey Ne Güzel Başlamıştı Vol:2


İlk yarıdaki Beşiktaş maçının ardından oysa herşey ne güzel başlamıştı demiştik. Beşiktaş ile oynadığımız ve oynayacağımız bütün maçlara aynı başlığı kullansak yeri olacak sanırım. Geçen hafta 6 puanlık maçı kaybetmenin moral bozukluğu takımın üstünde yok gibiydi sanki ama Erhan Altın o acı tecrübeyi birilerine ödetmek derdindeydi.
Geçen hafta hatalı bir gol yiyen Kılıç'ı keserek başladı maça. Benim için kalede Kılıç veya Serdar'ın oynaması arasında ciddi bir fark yok. Zaten bu maçta kalecilik herhangi bir durum da olmadı. Sağ bekte Ross yerine Adem tercihini anlamak çok kolay değil. Adem mücadeleci bir oyuncu ama savunma yapmak gibi bir yeteneği maalesef yok. Ross'dan daha iyi olabileceğini düşündüren nedir anlam veremedim. Son haftaların uyuyan güzeli Ergün Teber yerine de etkisiz eleman Cesar vardı. Fenerbahçe maçında attığı golün dışında bütün sezonu Casper modunda geçiren bir başka oyuncumuzdur kendileri. Orta sahada Hasan Uğur'a da görev verilince o uyumlu takım çorbaya dönmüş oldu. İdeal 11'den 4 farklı oyuncu ile sahadaydık, Barcelona olmuşuz da bizim haberimiz yokmuş meğer.
Henüz 2.dakikada Taner'in kendisine yakışır topuk pasıyla her daim bal yapmayan arı olarak nitelendirdiğimiz Akeem kendisinden beklenmeyecek bir gol attı. O golü attıktan sonra tekrar kendi kimliğine dönüp sağa sola koşuşturup durdu maç boyunca. 5.dakikada Taner'in sakatlanması kötü zamanların habercisi gibiydi sanki. Belki gol yeseydik bu kadar üzülmezdim. Hep aklımdaydı. İyi güzel gidiyoruz da şu Taner'in başına bir hal gelirse halimiz nice olur diye düşünüyordum. Korktuğum başıma en zor maçlarımızdan birinde hem de maç içinde geldi. Maçtan önce olmuş olsa belki oyun sistemi duruma göre değiştirilebilir. Kısıtlı kadroda ne kadar faydalı olur tartışılır ama şu durumdan iyi olacağına eminim. Oyuna maçın sonlarında girdiğinde etkili olabilen Serdar Topraktepe bu yaştan sonra 90 dakika futbol oynayacak halim yok ya der gibiydi. Koşmasını, hücumda pres yapmasını zaten beklemiyordum da hiç değilse maçı kırabilecek pozisyonda topu altıpastan uzaya vurmasaydı. Başka da ciddi bir etkinliği olmadı zaten. En kötüsü de 4-5-1 gibi oynadığımız bölümlerde Akeem'in kanada gelip Serdar'ın hücumda tek kalmış olmasıydı. Önüne top salınsa koşacak hali olmadığı için sistemimiz otomatikman 4-5-0 olmuş oldu.
Savunmanın iki kanadında birden hem ilk onbire hem de bulundukları mevkilere yabancı iki oyuncu oynayınca savunma uyumsuzluğu kaçınılmaz oldu. O bölgede ayakta kalan tek oyuncumuz Sadıgov'du diyebilirim. Özellikle ilk yarıda hem sağdan hem soldan gelen ataklara en kritik müdahaleler ondan geldi. Yek başıma yetişemirem dediği 75.dakika ve sonrasında da film koptu zaten.
Mevcut kadro ve moral ile verebileceğimiz en iyi mücadelelerden birini verdik. Oyun kalitesinden bahsetmenin gereksiz olduğu bir dönemdeyiz, öyle bir beklentimiz de yok. Sezon başından beri kangren halini alan elde edilen skoru tutamama hastalığımız uzvun kesilmesi ile sonuçlanacak.
Şu duruma rağmen konduramıyorum ama kendimizi yavaş yavaş acı sona hazırlasak iyi olacak sanırım.
Askıya alınan dertler birer birer masaya koyulacak artık. İbrahim Karaosmanoğlu'nun tekrar başkan seçilmesi, Serhan Gürkan'ın tüm kredisini yitirmesi, borçlar, hacizler, gidecekler...
Güzel bir filmdi keşke cesur kahraman ölmeseydi...

26 Şubat 2009

Keyifsiz


Bundan sonra maç tercihim üst düzey iki takımın oynadığı maç olmayacak. Maçtaki güzel hareketler, estetik oyun önemli olsa da ben de herkes gibi gol görmeyi severim. Maçın adı Real-Liverpool olunca ne olacağı belli olmaz diye bu maçı izlemeyi tercih ettim. Diğer taraftan Sporting-Bayern maçının adı bu maça göre pek cezbedici değildi açıkçası. Gol görmek için 82 dakika beklemek zorunda kaldık. Golün dışında çoğu uzaktan şutlar ile olmak üzere birkaç görmeye değer pozisyon vardı. Bu pozisyonlardan en güzeli Xabi Alonso'nun ilk yarı biterken kendi yarı sahasından Casillas'ı avlamaya çalıştığı pozisyondu. Zaten maçla ilgili aklımda kalan iki olaydan biri bu şut bir diğeri de Guti'nin yarım çıkmış bıyıklarıydı. Dün oynanan Inter-Manu maçından daha keyifli bir maç olsa da Avrupa futbolunun estetik özürlülük sendromu bu maça da yansıdı.
Açıkçası artık maç izlemekten eskisi kadar keyif almıyorum. Maçlar sadece taktik savaşı haline geldi. Endüstriyel futboldan falan bahsedecek değilim. Arada güzel maçlar izlediğimiz de oluyor ama genel olarak herkes bir yerlerini kapatma peşinde, atak yapan oyuncular da azınlıkta. Sahada ne kadar kaliteli isimler olursa olsun toplar şişirilip duruyor ya da kaliteli kalecilerden çok güzel kurtarışlar izliyoruz, bununla yetiniyoruz.
Aslında maçtan önce baktığımızda ne kadar ilginç bir görüntü vardı. Bir İspanyol takımının karşısında İspanya mandasını kabul etmiş bir İngiliz takımı. Sahada İspanyollar, İtalyanlar, Hollandalılar, Portekizliler. Torres ezeli rekabetin en önemli figürlerinden biri olarak memleketine dönmüş. Ramos Tottenham'ı batırıp gelmiş, Real'i düzeltmiş. İngilizlere ben aslında buyum demek istiyor. Benitez ligde Manu'nun gerisinde kalmış olmalarını telafi etmek istiyor. Tüm bunların sahaya yansıması ise birkaç güzel hareket, o kadar.
Kısa birkaç not aktarmak gerekirse, Torres gerisinde bıraktığı Barnebau kariyerinden farklı olmayarak etkisizdi. Pepe bir pozisyon hariç nefes aldırmadı. Tribünlerden gelen tepkinin de etkisiyle sinirleri fazlasıyla gerildi. Sarı kartı da görünce Rafa daha fazla düşmesine engel oldu ve Babbel ile değiştirdi. Benayoun ve Kuyt'ın da çok etkili olduklarını söyleyemeyiz. Zaten iki takım da duran toplar hariç çok adamla hücum etmediler. Higuain, Raul'u besleyebilse çok farklı olurdu. Dünyada hücumda duracağı yeri en iyi bilen forvetlerden biri olan Raul her zaman olduğu gibi doğru noktalara yöneldi ama başta Higuain ardından Guti ve Robben onun koştuğu bölgelere topu aktarmayı başaramadılar.
Maçla ilgili en güzel olay ise 90.dakikada 5000 Liverpool taraftarının hep bir ağızdan söyleyip Barnebau'yu inlettikleri You'll Never Walk Alone.
İkinci maçlar öncesi ilk çeyrek finalist bu akşam belli oldu. Bayern 0-5 ile Sporting'i size ŞL ağır diyerek şimdiden uğurladı. Villareal'den 1-1 ile dönen Panathinaikos da gecenin avantaj sahibi takımlarından. Nihat 60.dakikada oyuna girdi. Chelsea Juve'yi kolay geçecek gibi bir görüntü var. Delle Alpi'nin kendine has havası sonucu değiştiremezse bir başka çeyrek finalist de onlar olacak.

Real Madrid 0-1 Liverpool
Villarreal 1-1 Panathinaikos
Chelsea 1-0 Juventus
Sporting Lisbon 0-5 Bayern München

Dün akşam demiştim ki :
"Bu arada Karagounis'in golü saçma sapan goller kategorisinin yeni bir örneği oldu. Geçen hafta Kopenhag'lı Christiansen'in yediği lüzumsuz golün ardından bunu da gördük. Diego Lopez'i kim dövecekse dövsün, Villareal taraftarı olsam onunla ilgili üzücü ithamlarda bulunurdum"



Bir daha da gece 24'den sonra yorgun kafayla post girersem ne olayım. Pozisyonu gördüğümde çizgiyi geçtiğine kanaat getirdim. Bu golü hakem vermediyse hakemi kim dövecekse dövsün diyorum. Bana da temiz bir sopa lazım, o da ayrı bir konu. Tanjue'ye teşekkürler, işte gerçek gol, dediği gibi gayet güzel bir gol.
Bu yazılanlar da aynen dursun, bana ders olsun.

Related Posts with Thumbnails