Turkcell Süper Lig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Turkcell Süper Lig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2009

Arabesk Günler


Aradan kocaa 5 yıl geçmiş. Herşeye sahip bir şehir Süper(!) Lig'i unutmuş. Körfezliler adı sanı kırk yılda bir duyulur takımları rakip bellemişler, sidik yarışına girmişler. Bir yanı şehrinin takımından kopamayan ama üçün birini tutmadan da futbol muhabbeti olmuyor ki kardeşim diyenler hafta sonlarını İstanbul'da geçirir olmuş. Ne olmuş nasıl olmuşsa Körfez sıkılmış, uğraşmış, çabalamış, kozmik güçler, alfa beta hede hödö ışınları, Venüs, Uranüs, Pluton bileşkeleri bütün güçlerini İzmit Körfezi üzerine yoğunlaştırmışlar. O kadar yoğunlaştırmışlar ki Sakarya İstanbul'u yenememiş, zaten İstanbul da düşmeden Körfez'in ekmeğine bol bol yağ sürmüş. Öyle ya da böyle Körfez Süper Lig'e çıkmış.
Başkan Serhan Gürkan, Polat Alemdar havalarına daha o zamandan başlamış ama ilk etapta o kadar da dikkat çekmemiş. Başkanım koltuğa otursanıza birşeyden mi korkuyorsunuz? demişler. "O koltuğa oturmam için hak etmem gerek, Süper Lig'e çıkmadan o koltuğa oturmam" buyurmuş büyük başkan. Dışarıdan bakınca sanki "Şampiyonlar Ligi'ni kazanmadan o koltuğa oturmam" der gibi görünüyor değil mi? Yok değil, bildiğiniz Süper(!) Lig ya da sandığınız diyelim.
Bu arada B.Belediye Başkanı da Erol Taş kıvamında ortak olmuş sevince. Para isteyince yok diyen ama oğlu doktor olduğunda mezuniyet törenine gidip "İşte benim oğlum! Ne zahmetlerle büyüttüm garibi! Zekasının kaynağı da benim tohumumdandır. Gel yiğidim basam seni koynuma!" diyen film karakteri misali çıkmış otobüsün tepesine atmış da atmış, tutmuş da tutmuş. Sallayan olmamış, fark etmiş, yine para vermemiş. Vermemiş de ne olmuş. Hiç-bir-şey. Yine başkan seçilmiş.
İlginç mi?
"3.kuşak İzmitli" diye bir tanımın neredeyse olmadığı, bütün tarihi boyunca yolgeçen görevi görmüş, arada kalmış ve her yıl bilmem kaç bin kişi göç alana bir şehir için pek tabii ki değil. Karakterini tanımlamaya pişmaniye ile başlanıp simit ile bitirilen bir şehir...ve bu şehirde yaşayan insanlar ne kadar aidiyet duygusu taşıyabilirler ki??  
Başkan takım çıkar çıkmaz koltuğa oturmuş ama ne oturuş! Bir yılın acısını çıkarmış köftehor. Oturduğu yerden sallamaya başlamış. "Bana Davids'i getirin" demiş. Hangi Davids? demişler. Alemdarlardan Polat efendi "Edgar" demiş karizmatik bir ses tonuyla. Millet tırsmış tabi. Başkan buyurmuş, erkeksen getirme! Günler günleri kovalamış. Başkan'a ha bugün gelecek ha yarın gelecek deyip durmuşlar, inanmış garip. Gazetecinin birini aramış "Cuma sabahı 7'de burada" demiş. Akl-ı evvel bir blogcu da gitmiş uçaklara bakmış. Meğer öyle bir uçak bile yokmuş. Böylece Serhan Alemdar Süper(!) Lig'deki ilk mağlubiyetini daha lig başlamadan almış.
Adını duyduğu her adamı almış. Kalede güven isterim Kılıç saçmalıyor bazen demiş. Aziz Yıldırım'ın "Oha lan bu kadar para ben almıyorum!" dediği adama "Gel yanı başıma" demiş. Serdar yıllığı 1 Milyon YTL karşılığında Körfezli olmuş. Karşılığını pek tabii verememiş zaten bunun bir karşılığı olamaz. Kale yine Kılıç'a kalmış, Serdar'ın adı da uğursuza çıkmış. Serhat Akın'lar mı desem, Bülent Bölükbaşı'lar mı desem, Jestroviç'ler mi desem, saymakla bitiremeyeceğim bir dolu lüzumsuz adam "toplama" demenin çok büyük bir iltifat kabul edileceği tuhaf bir birliktelik içine girmişler.
Uğraşmışlar(!), didinmişler(!), çalışmışlar(!) bir türlü olmamış. Futbolun skor oyunu olduğunu ayamamışlar bir türlü. Durum çok ilginç bir hal aldığı için bilimsel araştırmalar yapılmış meğer futbolcuların(!) dış auralarında uyumsuzluk varmış. Bir araya gelince mallaşmaya başlıyorlarmış. Bunu fark eden hocalar (ki onlar için ayrı bir yazı bile yazılır, uzatmayayım, Engin ve Yılmaz'a selam, yazıya devam) madem öyle uzaklaşıp oynasınlar demişler. Bu sefer de uzun top atma ya da alan kapatma konusunda gram yeteneği olmayan bu adamlar topları stad çevresindeki dağlara, taşlara, camilere yollamaya başlamışlar.
Sözün özü bu adamlardan adam olmayacağı açıkça ortaya çıkmış, zaten Alemdar başkan "Top mu oynuyonuz pezevenkler!" deyip birine para vermemiş, onlar da çareyi kaçmak da bulmuşlar. Özellikle Sırpların kaçışı komik olmuş.
İkinci yarıya yeni bir hoca yeni bir takımla başlanmış. Kimyasal olarak biraz daha elle tutulur bir hal alınmış. Başkan her kimden nasıl akıl aldıysa mucizevi bir dönüş yapmış, akıllı hareket etmeye başlamış ama uzun sürmemiş. "6 Milyon TL riskim var" demiş bu sefer. Etrafta başkan çok CM oynuyor söylentileri dolaşmaya başlamış. Gerçek hala bilinmiyor ama en mantıklı yorum bu gibi görünüyor. Evet başkan çok CM oynuyor!
Takımdaki düzelme skorlara yansımaya başlamış. Mehter takımı misali iki ileri bir geri ama umut veren bir futbol oynayarak devam etmiş Körfez yoluna. Galatasaray'a 5 atıp tek deplasman galibiyetini almış. Takım iyi olduğu için taraftar umutlanmış. Gidişat iyiymiş ta ki lige Milli Takım'ın İspanya maçları için ara verilinceye kadar. O arada her ne olduysa bu sağlam takım da tanımlanamayan bir "şey" lerini kaybetmiş ve taraftar zaten azalmış umutlarını daha doğrusu mucize beklentilerini biraz daha derinlere gömmüş.
Hala ulaşmaya çalışanlar, fener tutanlar, sesimi duyan var mı??? diye bağıranlar varmış ama gerçekçi olanlar odun toplayalım gece soğuk olur, ateş yakmak gerekebilir demeye başlamışlar bile.
Denizli maçı?
Keşke Zinko penaltıyı atsaydı. Beraberlik de pek işe yaramayacak olsa da en azından maça gidenler bir puanla döndük derlerdi.
 

12 Nisan 2009

Medyum Olmaya Gerek Yok!

Beşiktaş maçı yazısında bilinçli olarak penaltı pozisyonuna değinmedim çünkü bunlardan bahsetmenin ne kadar gereksiz olduğunu bu sezon bir kez daha anlamış oldum ve aldığım karar gereği ne hikmetse hiç kimsenin değiştirmeye gücünün yetmediği olayları yok saymanın en doğru karar olduğunu düşünüyordum.
Sadıgov'un vücuduna yapışık koluna çarpan topa Bülent Yıldırım'ın penaltı çalması bu sebeplerden dolayı ilginç de değil. Çok normal, çok beklendik bir karar, zaten dakika 75 olmuş.
Neyse derdim sadece Ege Görgün'ün hatırlatması ile 19 Ekim 2008 tarihinde ilk yarıdaki Fenerbahçe maçı sonrası yazdıklarımı tekrar hatırlatmak. Hep aynı hikaye, hep aynı isimler, hep aynı olaylar. Fenerbahçe-Arsenal maçı 3 farkla bitmişti, Milli Takım ile ilgili bölüm de an itibariyle cuk oturmuş durumda. Çok akıllı birisi olduğumu söyleyemem, medyumvari güçlerim de yok. Bu yazılanları isteyen kabul eder, isteyen etmez, etmeyenlere tek tavsiyem gözlüklerini çıkarıp bakmaları, başka da sözüm yok.

14 Takımlı Komedya; Eyyam, Gasp, Haksızlık, Hırsızlık, Hepsi Bir Arada!


Maçtan önce bütün hafta konuşulanlar aynıydı dolayısıyla beklenmedik bir son desem yalan olur. Evet bekliyorduk. Yılmaz Vural’ın deyimiyle “takdir hakları denilen lanet şey”in hep Fenerbahçe’den yana olmasını bekliyorduk ve beklediğimiz fazlasıyla oldu. Aslında bu da işin kılıfı, sonuçta hakem kişisi Bülent Yıldırım, Selçuk Dereli gibi “Genç hakemlere eyyam yapma kılavuzu” şeklinde bu işin kitabını yazabilecek yeteneğe sahip isimlerden biri olunca maçı katlettiklerine dair elde avuçta çok fazla matematiksel veri olmayabiliyor. Bu maça özel olarak elimizde veri de var aslında. Fener’in golünün 90+ kaçıncı dakikada geldiği belli değil, 90+5 olmadığı kesin ama bizi asıl isyan ettiren olay bu değil zaten, cehennemin dibine dakikası, bir takım adam gibi oynadıktan (oynatıldıktan, hakem tarafından oynamasına izin verildikten) sonra istersen 150 dakika oynat. Maçtan sonra birilerini arayıp “Abi 170 dakika oynattım, sizinkiler beceriksiz, valla ben de gol atardım ama çok dikkat çeker” diyebilirsin ama bari bir bırak bir müsaade et, bu takıma gönül vermiş binlerce insanın ahını alma, o stada girmek için çalışıp emeğiyle parasını kazanmış, o parayı gönül verdiği kulübünü izlemek için harcamış insanların emeklerini çalıp götürme, mikron seviyesinde Allah inancı olan herhangi bir insan bunu yapamaz zaten. Tamam hiçbir manevi değerin olmasın, küfür yemeye de alışkınsındır, bazen haklı bazen haksız olur, kendini kandırıp nasıl olsa bu da haksız dersin, bir kulağından girer diğerinden çıkar, hiçbir şey yapma, hiç kimseyi takma ama Allah aşkına gram Allah’tan kork! Orada çaldığın emek maçtan sonra formasını almak için Semih’e koşan Serdar Kulbilge’nin emeği değil ki. Futbolcular bugün var, yarın yok ama oraya yıllardır gelen taraftarlar var, bir maça girebilmek için para biriktirmek zorunda kalan insanlar var, bilet parası dışında para harcayacak durumu olmadığı için 90 dakika aç kalan insanlar var, hiçkimseye acımıyorsun bari onlara acı.

Sistemdeki bozukluk herşeyin başı aslında. Çingeneye makam vermişler ilk iş babasını asmış. Yine Yılmaz hocam ne güzel söylemiş, Tanrı mısın? Kimsin sen yahu? Benim tribünden çok net gördüğüm 3 topu elle almayı görmedin, numaralı önündeki yan hakemle ikiniz yoktan faul yapma yarışması yaptınız, ilk yarıda Serhat gole giderken ofsayt diye kestin – alakası yok-, maçı ellerinle bir taraftan bir tarafa vermek için elinden geleni yaptın, muvaffak oldun. Ne oldu? Ne olmuş olabilir? Hakem diye gönderilen ve saha içinde herşeyi yapma hakkı verilen bir adam maça bir tarafı kollamak üzere çıkmış ve sonuçta amacına ulaşmış. Peki bu durumda ne oluyor? Eğer bu hakemin ya da onu yöneten kimselerin bu olaydan şahsi çıkarları yoksa bunun nasıl bir açıklaması olabilir?
Açık seçik söyleyeyim Türkiye Cumhuriyeti’nin futbol organizasyonu anlamını yitirmiştir. 4 takımın maddi-manevi kollandığı bir ligde diğerlerinin ne işi var? Ne yapıyoruz? Neyin savaşını veriyoruz? Benim sesim neden kısıldı ki? Ne parası verdim ben maça girmek için? Sahadaki mücadelenin amacı ne? Niye koşturup duruyor koca adamlar? Sevilla’lı Puerta gibi bir gün birisi düşse kalp krizi geçirse ölse ne için ölmüş olacak? Onların da tek amacı bilmem kaç bin ytl alıp şovun bir parçası olmak mı? Bir başka anlayamadığım Anadolu kulüplerinin yöneticileri. Bir kulübün başkanı olmak herşeyinden sorumlu olmak demektir. Bu kadar insanın temsilciliğini sen yapıyorsun. Senin de bir misyonunun bir vizyonunun olması gerek. Nasıl içine siner bu hakkaniyetsizlik? Nasıl kabullenirsin? Maçtan sonra verdiğin tepkiyi maçtan önce neden veremezsin? Bu kadar kulüp yöneticisi nasıl bir araya gelip ortak bir karar alamazlar? Kör müsünüz, görmüyor musunuz? Yoksa bu tip olaylarda sadece başına gelen mi hassas oluyor? Madem maçtan önce maçın kime verileceği kararı alınıyor bu 14 takım ne iş yapar? 4 takımın kendini eğlediği bir ligden fazlası sunulmuyor bize. Biz de koyun sürüsü gibi izlemeye devam ediyoruz. Aslında 4 de değil 3,5. Medya 3,5 takımı pohpohluyor, medya gazına gelen verileni almaya alışmış sorgulama yeteneğinden nasibini almamış, aidiyet duygusu taşımayan ayrı bir koyun sürüsü 3,5 takım destekçisiyiz diye Türkiye’nin dört bir yanında hiçbir emekleri, ortak noktaları, bağlantıları olmadığı halde birbirine caka satıyor, devran böyle dönüp gidiyor.
Milli Takım’a oyuncu yetişmiyor, Estonya’yı bile yenemiyor. Balına bir 3.lük bir yarı final. Avrupa’da söz sahibi olmak zaten mümkün değil. Beşiktaş gider 8 yer, Galatasaray gider 5 yer, dönerler yine annelerinin liginde birbirlerini yerler. Filler tepişirken de ezilen hep çimenler olur. Aynı senaryoyu Fener’in Arsenal maçında da izleyeceğiz. Arsenal’in üç farktan az atması çok büyük sürpriz olur. Sonra ne olur? Ne olacak ki dönerler Ankara BB’yi yenerler falan filan…
Yılmaz hocamın ağzını öpeyim. Spor yazarlarını zaten geçtim, antrenörlerin bile çoğu bunları söylemeye çekinir hale gelmiş çünkü düzen kabullenilmiş, sorgulama yok, adalet isteyen yok, istemeden de almak yok..
"Bu bize yapılmış bir terbiyesizliktir. Deniliyor ki, 5 dakika en az süredir. Ama uzatma için verilen bir süreyi 1 saniye geçiyorsa bitireceksin. Semih 2 kere faul yapıyor, atmıyorsun. Uğur faul yapıyor, atmıyorsun. Takdir hakkı denilen lanet şeyi hep rakipten yana kullanıyorsun.
Sonra geliyorsun beni saha dışına çıkarıyorsun. Zaten 90+5 olmuş daha ne yapıyorsun yani? Tanrı mısın sen be! Oyuncuma taktik veremeyecek miyim?
Oyuna mı konsantre oluyorsun bana mı anlamadım, sürekli bir uyarı halindeler. Biz kendimizle uğraşıyoruz, siz neden bizle uğraşıyorsunuz? Bu ülkede bir tane hakem yok. Tebrik ediyorum kendilerini, utansınlar! 10 sene oldu bir tanesi gidip Avrupa’da düzgün bir maç yönetemedi. İnsanlarda yürek yoksa böyle oluyor işte. Ben antrenörlük yapsam ne olur yapmasam ne olur. Yıllardır aynı şeyi konuşuyoruz, bu kadar basiretsizlik olmaz. Ne oldu kazandılar da, bir tarafı sevindiriyorsun, diğer taraf ne olursa olsun. Ne ala memleket!
Napıyorsun yani dünyayı mı kurtarıyorsun?"
Spormuş, centilmenlikmiş, dostlukmuş, kardeşlikmiş..
Hadi lan ordan!!

11 Nisan 2009

Oysa Herşey Ne Güzel Başlamıştı Vol:2


İlk yarıdaki Beşiktaş maçının ardından oysa herşey ne güzel başlamıştı demiştik. Beşiktaş ile oynadığımız ve oynayacağımız bütün maçlara aynı başlığı kullansak yeri olacak sanırım. Geçen hafta 6 puanlık maçı kaybetmenin moral bozukluğu takımın üstünde yok gibiydi sanki ama Erhan Altın o acı tecrübeyi birilerine ödetmek derdindeydi.
Geçen hafta hatalı bir gol yiyen Kılıç'ı keserek başladı maça. Benim için kalede Kılıç veya Serdar'ın oynaması arasında ciddi bir fark yok. Zaten bu maçta kalecilik herhangi bir durum da olmadı. Sağ bekte Ross yerine Adem tercihini anlamak çok kolay değil. Adem mücadeleci bir oyuncu ama savunma yapmak gibi bir yeteneği maalesef yok. Ross'dan daha iyi olabileceğini düşündüren nedir anlam veremedim. Son haftaların uyuyan güzeli Ergün Teber yerine de etkisiz eleman Cesar vardı. Fenerbahçe maçında attığı golün dışında bütün sezonu Casper modunda geçiren bir başka oyuncumuzdur kendileri. Orta sahada Hasan Uğur'a da görev verilince o uyumlu takım çorbaya dönmüş oldu. İdeal 11'den 4 farklı oyuncu ile sahadaydık, Barcelona olmuşuz da bizim haberimiz yokmuş meğer.
Henüz 2.dakikada Taner'in kendisine yakışır topuk pasıyla her daim bal yapmayan arı olarak nitelendirdiğimiz Akeem kendisinden beklenmeyecek bir gol attı. O golü attıktan sonra tekrar kendi kimliğine dönüp sağa sola koşuşturup durdu maç boyunca. 5.dakikada Taner'in sakatlanması kötü zamanların habercisi gibiydi sanki. Belki gol yeseydik bu kadar üzülmezdim. Hep aklımdaydı. İyi güzel gidiyoruz da şu Taner'in başına bir hal gelirse halimiz nice olur diye düşünüyordum. Korktuğum başıma en zor maçlarımızdan birinde hem de maç içinde geldi. Maçtan önce olmuş olsa belki oyun sistemi duruma göre değiştirilebilir. Kısıtlı kadroda ne kadar faydalı olur tartışılır ama şu durumdan iyi olacağına eminim. Oyuna maçın sonlarında girdiğinde etkili olabilen Serdar Topraktepe bu yaştan sonra 90 dakika futbol oynayacak halim yok ya der gibiydi. Koşmasını, hücumda pres yapmasını zaten beklemiyordum da hiç değilse maçı kırabilecek pozisyonda topu altıpastan uzaya vurmasaydı. Başka da ciddi bir etkinliği olmadı zaten. En kötüsü de 4-5-1 gibi oynadığımız bölümlerde Akeem'in kanada gelip Serdar'ın hücumda tek kalmış olmasıydı. Önüne top salınsa koşacak hali olmadığı için sistemimiz otomatikman 4-5-0 olmuş oldu.
Savunmanın iki kanadında birden hem ilk onbire hem de bulundukları mevkilere yabancı iki oyuncu oynayınca savunma uyumsuzluğu kaçınılmaz oldu. O bölgede ayakta kalan tek oyuncumuz Sadıgov'du diyebilirim. Özellikle ilk yarıda hem sağdan hem soldan gelen ataklara en kritik müdahaleler ondan geldi. Yek başıma yetişemirem dediği 75.dakika ve sonrasında da film koptu zaten.
Mevcut kadro ve moral ile verebileceğimiz en iyi mücadelelerden birini verdik. Oyun kalitesinden bahsetmenin gereksiz olduğu bir dönemdeyiz, öyle bir beklentimiz de yok. Sezon başından beri kangren halini alan elde edilen skoru tutamama hastalığımız uzvun kesilmesi ile sonuçlanacak.
Şu duruma rağmen konduramıyorum ama kendimizi yavaş yavaş acı sona hazırlasak iyi olacak sanırım.
Askıya alınan dertler birer birer masaya koyulacak artık. İbrahim Karaosmanoğlu'nun tekrar başkan seçilmesi, Serhan Gürkan'ın tüm kredisini yitirmesi, borçlar, hacizler, gidecekler...
Güzel bir filmdi keşke cesur kahraman ölmeseydi...

22 Mart 2009

Son Perdenin Bir Öncesi


İyi midir kötü mü bilemedim ama ilk defa bir maçı futbol oynamadan kazanmış olduk. Kaybettiğimiz maçlarda çok iyi oynadığımız olmuştu ki bunun en dramatik örneği 1-0 öne geçip hakem Özgüç Türkalp marifetiyle kaybettiğimiz Kayserispor maçıydı. Geçen hafta hem atmosfer hem güçlü bir ekibe karşı oynamış olmamız hem de futbol kalitesi anlamında üst düzey bir maç yaşamıştık. O maçtan sonra Ankaraspor maçının bizlere bir parça yavan geldiğini söyleyebilirim. Üstüne bir de hem biz hem de Ankaraspor ortaya futbol adına birşey koyamayınca süreçten çok sonuca odaklanmak zorunda kaldığımız bir maç izlemek durumunda kaldık ve mutluyuz ki sonuç istediğimiz gibi oldu.
Maçı "Dağ Tarafı Aile Çay Bahçesi" nde izledim. Bu benim lanetli dağ tarafına ilk gidişimdi. Stada diğer tribünlere oranla daha rahat girdik ve daha rahat çıktık ama maçı izlerken aynı rahatlığı yaşadığımızı söyleyemem. Burada da dile getirmişizdir. İsmet Paşa Stadı ile ilgili en ciddi sıkıntılardan biri dağ tarafının bir türlü doldurulamıyor olmasıdır. Eskişehirspor maçının ardından Ankaraspor maçında da -belki de ilk defa iki maç üst üste- bu bölüm de kısmen boşluklar olmasına rağmen doldu. Bu ilgide havanın güzel olmasının etkisi büyük mutlaka. Yeni edindiğim tecrübe ise dağ tarafı seyirci profili. Diğer bölümlerdeki hengameye karışmak istemeyen bayanlar, çocuklar ve yaşlılar bu bölümü tercih ediyorlar. Sonuçta herkesin maça gitme hakkı var ve o bölümün de kimler oturuyor olursa olsun dolması iyidir ama bizim gibi kanı kaynayanların o bölümden mümkün olduğunca uzak durmasında fayda var. Öyle ki gollerde bile layığıyla sevinemedik desem yeridir. Maçtan sonra neden sevinemediğimiz ile ilgili biz de Aykut Kocaman'ın yaptığı yorumu yaptık "Ne olduğunu anlamadık".
Çok anlatılası bir maç olduğunu söyleyemem. İlk yarım saat her iki takımın da saman alevi tadında atakları vardı ama hücumcuların beceriksizlikleri yüzünden eridi gitti. Skor tabelasına bakıldığında iki gol ve bir asistle iyi bir maç çıkarmış gibi görünen Taner geçtiğimiz haftadan çok çok üstün bir oyun sergilemedi. Bu maçta geçtiğimiz hafta kendisi için alınan önlemler de alınmamıştı. Üşenmedim, saydım, tam 6 kez son savunmacı ile karşı karşıya kaldı. Bu pozisyonların bazılarında topa vurmakta gecikti, bazılarında kendisine uygun şut pozisyonu hazırlayamadı, bazılarında da pas vermesi gerekirken şut çekti ve top savunmaya takıldı. İki gol atmış ve bir asist yapmış bir oyuncudan daha ne bekliyorsun sorusuna verebileceğim bir yanıt yok ama Taner'in bu sayıların çok üstüne çıkma şansı vardı ve değerlendiremedi.
Maçın kolay kırılmasını sağlayan olay gollerin çok kısa bir aralık içinde gelmiş olması. 32.dakikada 1-0 öne geçtiğimizde pozisyon kısırı bu maçın böyle bitmesinin olası olduğunu düşünmüştüm. Hemen iki dakika sonra ise yine geçtiğimiz hafta attığımız gole benzer olmayacak bir olay oldu ve Murat Hacıoğlu kafayla gol attı. İlk yarının sonunda büyük ölçüde Akeem'in azmi ile gelişen pozisyonu Taner'in tamamlaması ise maç sonucunun daha ilk yarıdan belirlenmesine neden oldu.
Maçın en korkutucu anı ise 35.dakikada Kılıç ile Muhammet Hanifi'nin çarpışmasıydı. Ortaya doğru gelen topu Kılıç yumruklamak istedi, yumrukladı ama yumruğun bir kısmı Muhammet'e geldi, üstüne bir de sert bir şekilde çarpıştılar. Bütün oyuncular yerde kalan iki oyuncunun başında toplandılar, bazıları kenara değişiklik işareti yaptı. O anda dikkatimi Taner çekti. Herkes tedirgindi ama Taner resmen ağlamaklı oldu. Muhammet'e çok ciddi birşey olabileceğinden endişe ettik. Zaten pozisyonun hemen ardından ambulansla hastaneye götürülmüş olması ciddi bir durum olduğunun göstergesiydi. Maçtan sonra öğrendiğimize göre köprücük kemiği kırılmış. Oyuncular yerdeyken maraton tribününün "Kılıç'a ne oldu bize söyleyin" tezahüratı ve Muhammet'in hem sedyeyle oyun dışına alınırken hem de ambulansla stadı terk ederken bütün stad tarafından alkışlanmış olması olayla ilgili iki güzel anektod.
Ankaraspor'un en büyük hatası İzmit'e beraberlik için gelmiş olmasıydı. Gerek savunmacıların hücuma destek olmayışından gerekse kullandıkları aut ve kornerleri fazlasıyla ağırdan almış olmalarından bu durumu anlayabiliyoruz.
İlk yarı 3-0 sonuçlanınca her iki takımın da ikinci yarıya farklı kimliklerle çıkacağını tahmin etmek zor değildi, öyle de oldu. Biz biraz daha skoru korumaya yönelik oynadık, Ankaraspor da haklı olarak daha fazla hücuma yöneldi. Hal böyle olunca oyuna biraz daha hareket biraz daha renk gelmiş oldu. Durumu 3-1 yaptıklarında oyun olarak bir parça düşmüş olmamızın da etkisiyle tedirgin olmadım desem yalan olur. Ankaraspor'un dakikalarca top çevirdiği ve müdahale edemediğimiz anlar oldu ama sonuca gitmeyi başaramadılar.
Sadıgov aynı standardını sürdürüyor. Zamanlama ve pozisyon alma konusunda gerçekten üst düzey bir oyuncu ama savunmadaki diğer 3 isim Muhammet Özdin, Ross ve özellikle Ergün Teber için aynı şeyi söyleyemem. Ross yine Fenerbahçe maçı havasındaydı. İlk günlerdeki hırsı ve akıllı oyununu aratıyor. Hücumu desteklediği zamanlarda etkili olmasına rağmen onun olduğu bölgeden çok fazla atak oldu. Bu durumda Adem'in veremediği desteğin payı da büyük. Ergün geldiği günden beri en kötü futbolunu oynadı. Ne kademeye girebildi, ne top kapabildi ne de attığı paslar yerini buldu. Erhan Altın'ın ikinci yarıya Ergün'ün yerine Hamza veya Cesar'la başlayabileceğini düşündüm ama Ergün o haliyle 90 dakikayı tamamladı.
Erhan Altın'ın bir başka hem günah hem sevabı olan durum ise Hasan Uğur'u oyuna almış olması. 3.gol sonrası dengesiz sevinen Levent Kartop'un kaburga kemikleri ezilmiş. İlk yarı sonunda yere yattı kaldı. İkinci yarıya ise onun yerine Hasan Uğur ile başladık. İlk oynadığı Hacettepe maçından sonra da yazdığım üzere çok panik bir futbolcu ve bana kalırsa bu lig için çok yetersiz. Oyunda kaldığı süre içinde üst üste birkaç kez saçmalayınca Erhan hoca ona 23 dakika sabredebildi. Hasan'ın yerine Hamza'yı oyuna aldı ve orta sahada biraz daha dayanıklı bir hal aldık. Bu dakikadan sonra başta Murat Hacıoğlu'nun altıpastan üstten auta attığı pozisyon olmak üzere çok ciddi birkaç pozisyon bulduk ama değerlendiremedik.
5 maçta 11 puan gerçekten çok güzel bir istatistik. İlk yarı boyunca yapması gereken hiçbirşeyi yapmayan bir futbolcu grubu, üstüne beceriksiz iki hoca, üstüne gelenler-gidenler derken hatırlamak istemediğimiz kötülükte bir dönem yaşadık. Artık sular duruldu hatta nehir ters yöne doğru akmaya başladı. İki hafta sonra Ankara'da Ankaragücü'nü de yenebilirsek rafting yapılabilecek kıvama gelecek. Mevcut puan durumunda 10.sıradaki Gençlerbirliği'nden daha az şansımız olduğunu artık kimse söyleyemez. Umalım ki bu güzel gidişat bozulmasın. Lig başında söylediğimiz ama alınan kötü sonuçlar ile yutmak zorunda kaldığımız sözümüzü tekrarlayalım.
Kocaelispor bu lige yakışıyor, hem de herşeyiyle.
 

18 Mart 2009

Tanıl Bora: Amok Koşucusu Körfez


" Amok koşusu: Ölümü göze alarak düşman saflara atılan veya zamanımızda daha çok kullanılan anlamıyla, cinnet halinde kalabalığa dalan intihar saldırısı. Futbolun dramaturjisinde de yeri var Amok mecazının: Düştü gözüyle bakılan, kaybedecek şeyi kalmamış takımın cuşa gelmesi, içine cin girmiş gibi oynaması, olmadık maçları kazanması. Amok’un Amok olması için, yine de düşmesi lazım tabii sonunda; trajik kahramanlık öyle kemale eriyor ne yazık ki. Amok koşucularına, lig tarihinin şeref tablosunda bir sütun açmalıdır bana kalırsa. İlk akla gelen adaylar: Önceki sezonun Erciyesspor’u, 1998/99’un Sakaryaspor’u, 1997/98’in Şekerspor’u.
İşte, Kocaelispor da zamanımızın böyle bir kahramanı! Kadrosu kaç süzgecin artığı, göğüs reklamını bile maç başına bulabiliyor. Telaşsız ve sebatkar inadıyla, Saracoğlu’ndan da bir beraberlik sökmeyi başardı. Erhan Altın, nasıl da aydınlık bakışlı ve güleç bir ‘hoca’. Maço havalardan uzaklığıyla, sıcaklığıyla, gönlümüzü ferahlatıyor. Bu arada, Bener Onar beğenmiş ama o Celtic taklidi forma, Süperlig’in gardrobunu takdir ettiğim Körfez’in en sakil kıyafetiydi. "

Formaları sezon başında da beğenmemişti Tanıl Bey ama bu forma gerçekten "Körfez" değildi. Katıldım.

Yazının tamamı : Günah keçisi, kahraman ve amokçu...

15 Mart 2009

Umut Yolu Yokuştur


İlk yarı sonunda hatta 4-0 kazandığımız Hacettepe maçından hemen önce bu duruma gelebileceğimiz söylense güler geçerdim. Futbolun gerçekleri kabul ettiğimiz bütün genel geçer önyargılarımızı yerle bir eden yeni bir gerçekle karşı karşıyayız. İlk yarıda 16 maçta 9 puan toplayabilmiştik buna karşılık sadece son 4 maçta 8 puan toplamayı başardık. Üstelik bu 4 maçın biri Ali Sami Yen'de biri Kadıköy'de biri de Bursa'da oynandı. İç sahada yendiğimiz Eskişehirspor ise yabana atılacak bir takım değil. Bu beklenmedik gelişim ligde kalma ümitlerimizin tavan yapmasına neden oldu. Zaten Eskişehirspor maçına girememiş olmamın ve Kadıköy'de Cuma günü 44 TL bilet fiyatına rağmen 1500 civarı taraftarımızın misafir takım tribününü doldurmuş olmasının başka bir izahı yok.
Stada girdiğimizde saat 18:00'di. Kapılar açılır açılmaz içeri dalan ilk Körfezliler olduk. Bizim için ayrılan iki tribün katından yukarıda olanı tercih etmemiz ikinci bir taşınma telaşı yaşamamızı engellemiş oldu çünkü aşağı tribünde oturanların hepsi daha sonra yukarı tribüne alındı. Kalabalık grup geldiğinde saat 19:00 civarıydı sanırım. Tribünlerin boş halini gördüğümde oranın tamamen dolacağına hiç ihtimal vermemiştim, tribünlerden aşağı bakıp gelenleri gördüğümde ise bu bölüm bize yetecek mi diye endişe duymaya başladım. Yaptığım hesaplara göre yaklaşık 1500 kişi vardık. Farklı sebeplerden dolayı Fenerbahçe tribünlerinde oturmayı tercih eden 100-200 Körfezli olabileceğini de düşünürsek Şükrü Saracoğlu'nda 1600-1700 kalbin Körfez için attığını söyleyebiliriz. "Orada ne kadar İzmitli varsa!" tezahüratı bu kişiler için geçerli değildi pek tabii ki. Sonuçta olayı farklı bir bakış açısı ile görebilecek ajanlara da ihtiyacımız var.
Sesimiz çok fazla çıkmaya başladığında müzik yayınının son ses açılması dışında İsmet Paşa'dan farklı bir atmosfer yoktu. Serdar Topraktepe'nin de bizim bulunduğumuz tribünlere gelip maçı Hodri Meydan ile izlemiş olması takım ile taraftarın ne kadar iç içe, ne kadar bütün olduğunun bir göstergesi oldu. Yine avazımız çıktığı kadar bağırdık, yine bütün futbolcularımızı tek tek çağırıp selamladık. Ross hariç hepsi geldi. O da Rosrosrosros sesine anlam veremediği ya da artık maçın başlamasına yakın sesimiz karşı tarafa ulaşmadığı için gelmedi ama ilk onbir sahaya çıkar çıkmaz içeriden aldığı istihbarat ile koşa koşa gelip bizi selamladı ve maça döndü.
Maç başlar başlamaz "Körfezim bak işte" ile başladık ama maalesef 2,5 dakika sonra Carlos'un golü geldi. Gole rağmen kolay teslim olmayacağımızdan emindik ama bu kadar erken bir gol yemeyi hiç beklemiyorduk. Neyse ki birkaç dakika içinde takım da toparlandı, biz de. Oyunun kontrolünü yavaş yavaş ele geçirmeyi başardığımızda Saracoğlu yine İsmet Paşa havasına büründü. Sahanın hakimi Kocaelispor, tribünlerin hakimi bizdik. 30.000 kişi birden bağırsa onları susturma şansımız olamazdı mutlaka ama Fenerbahçeliler neredeyse maçın tamamında Barcelona tribünleri tadında maçı oturdukları yerden izlemeyi tercih ettiler. En dikkat çekici hareketleri zaman geçirdiği için Volkan Babacan'ı ve oyundan çıkarken Kazım'ı ıslıklamaları oldu.
Açıkçası maçı dikkatle izlemiş olmama rağmen bir yandan da bağırmaktan ağrıyan boğazım ve başımla uğraştığım ve tabii ara arada zıplarken izlemek durumunda kaldığım için çok derin bir teknik analize giremeyeceğim. Zaten yayınlanan bir maç, herkes izledi.
Carlos'un golü futbol maçlarının anlık hatalar ile skor değiştirdiğinin bir kanıtı gibiydi. Bir anda bomboş kaldı ve cezayı kesti. O dakikadan sonra özellikle Uğur Boral'ın soldan bindirmeleri beni çok tedirgin etti. Fenerbahçe biraz da şanslıydı. Bizim ara toplarımız hep birilerine çarpıp nihayet bulurken Fenerbahçe'nin topları bir şekilde doğru adama ulaşmayı biliyordu. Sadıgov ve Muhammet Özdin'in günlerinde olmaları en büyük avantajlarımızdan biriydi. Sadıgov ilk defa forma giydiği Hacettepe maçından beri belli bir standardın altına düşmeden oynamayı sürdürüyor. Muhammet Özdin için ise ayrı bir parantez açmak lazım. Bu maçta geçtiğimiz sezondan kalan 4 oyuncu sahadaydı. Kılıçarslan, Taner, Adem ve Muhammet. Geçtiğimiz sezon Süper Lig'e çıkan takımda en dikkat çekici 4 ismi saymamı isteseler Muhammet'i ilk 4 içine koymazdım. Adem konusunu hiç açmıyorum, herkes gibi ben de nasıl olup da hala oynadığını çözebilmiş değilim. Sivas maçında dikkat çekici bir futbol ortaya koyan Muhammet geçtiğimiz yıldan bu yana kendisini çok geliştirdi. Geçtiğimiz yıl stoperin biri banko Ufuk Çam oluyordu. Yanındaki isim ise İskender ya da Muhammet. Yani Bank Asya'da bile banko oyuncu olmayı başaramamış bir isimden söz ediyoruz. Bugün geldiği noktaya saygı duymak gerek.
İlk 15 dakikadaki aslında çok da rahatsız edici olmayan Fenerbahçe baskısı bittiğinde sazı elimize aldık. Solda Hacıoğlu ve Ergün Teber çok iyi bir uyum içinde. Sağ taraf ise biraz daha pasif kalıyor. Her daim övgü ile söz ettiğim ama bu maçta girdiği birkaç kademe dışında dikkat çekici bir oyun sergileyemeyen Ross ile Adem özellikle hücumda pek etkili olamıyorlar. Akeem'in onlara yaklaşması gerekiyor, bu sefer de Taner ortada çok yalnız kalıyor.
Taner'e bu maçta daha önceki maçlardan alışkın olduğumuz ara paslarını ulaştırmayı başaramadık. Neredeyse bütün maçı Lugano'nun kucağında geçiren Taner bu tip paslar da alamayınca oldukça etkisiz göründü.
Bence en güçlü olduğumuz yer Levent Kartop ve N'Sumbu'nun bulunduğu orta sahanın ortası. Levent ilk transfer edildiğinde bu sezon yapılan diğer transferlerden bir farkı olmadığını düşünmüştüm ama görüyoruz ki hem hücum hem savunmada oldukça etkili bir oyun sergiliyor. Özellikle kondisyonuna şapka çıkartıyorum. Adam resmen yorulmuyor. Zaten bu maçta futbolcularımızda nasıl bir heves nasıl bir hırs vardı anlam veremedim. Her maç ilk devre sonunda kesilen Murat Hacıoğlu 70.dakikada depar attı. N'Sumbu bir de şut çekmeyi becerebilse değil Türkiye Avrupa'nın birçok üst düzey kulübünde rahatlıkla oynayabilir. Hem güçlü hem de akıllı bir oyuncu. Pasları çoğunlukla garanti yerlere atıyor. Bulunduğu mevki itibariyle top kaptırmasının çok riskli olacağının bilincinde. Bütün bu olumlu gerçekler birleşince de ortaya böyle bir başarı öyküsü çıkıyor ve sezon başına ettiğimiz isyan bir kat daha artıyor.
Attığımız gol de futbolun ilginç bir oyun olduğunun bir başka göstergesi. Ben bu golü "Bozuk bir saat bile en az günde iki kez doğru zamanı gösterir" sözü ile açıklıyorum. Adem Çalık sol ayağıyla orta yapacak, hem de doğru yere!!! 1.30 boyuyla Cesar -evet Cesar- kafa vuracak ve gol olacak...Hadi canım!!!

14 Mart 2009

Mehmet Demirkol: Efsane Kocaeli!

" Dün akşamki maç Fenerbahçe’yi oynatmayan Kocaeli’nin sonucuna karar verdiği bir oyun oldu
Sezon başında, transferin son gününde 8-10 transfer yaparak lige son anda girebilen bir takım Kocaeli.
Devre arasında ücretlerini alamadıkları için takımın yarısı sözleşmelerini feshetti. Ardından ülkenin en garip oyuncu karmalarından birini oluşturdular. Şu ana kadar 40’ı aşkın oyuncu ligde Kocaeli forması giydi.
Bir sezon içinde birden fazla kez hocasından oyuncusuna, bu kadar değişmiş bir takımın bu kadar günün şartlarına uygun oynayabilmesini nasıl anlatacağız? Doğru yerleşim, doğru yardımlaşma, doğru enerji kullanımı ve sonuçta ligin şampiyonluk adayı ne kadar pozisyona giriyorsa, Kocaeli de o kadar pozisyona girmiş. Maçı birinci dakikasında Roberto Carlos’un golüyle geri düşmesine rağmen ayakta kalabilmeleri Galatasaray maçından sonra, bunu bir kez daha yapabilmeleri bunca sistemsizliğin içinde sistemli olabilmelerinin sonucu değil mi?
Dün akşamki maç Fenerbahçe’yi oynatmayan Kocaeli’nin sonucuna karar verdiği bir oyun oldu. İlk dakikada gelen gole rağmen Alex’le, Semih’in arasındaki bağlantıyı kesip, ikisini de derin bir yalnızlığa ittiler.
Burada sadece Aragones’in bir tercihi üzerinden bir Fenerbahçe eleştirisi yapmak mümkün olabilir. Deivid yoksa, Kazım mı yoksa Güiza’yla mı oynamak daha akıllıca olur. Hem de Kocaeli böylesi yıkıcı bir Semih-Alex bağlantı koparma eylemi içindeyken.
Yoksa dünkü oyun tamamen Kocaelispor üzerinden görülmeli. Bu takımın şampiyonluğa oynadığını da görmüştük, ama o zaman da ancak bu kadar etkileyiciydiler.
Şimdi tabii durup bir düşünmek gerekiyor. Bu kadar yönetim saçmalığından, bu kadar kaostan bu güzel iş nasıl çıkıyor? Onun da cevabı lig sıralamasında herhalde... "
Benim hikayem akşama kaldı, umarım...

24 Şubat 2009

Taner GÜLLERİ, Çok Sevdik Seni!


Taner Gülleri, Kocaelispor Bank Asya'da iken şimdi olduğu gibi takımın en önemli gol silahıydı. İlk haftalarda oynamadı, oynamaya başladıktan sonra da istikrarlı bir şekilde gollerini sıraladı. Gol attığı haftalar arasında da anormal boşluklar bırakmadı hiçbir zaman. Özellikle deplasmanlarda farkını çok net bir şekilde ortaya koyuyordu.
14.10.2007 tarihinde, bir bayram günü Kocaelispor İzmir'e Karşıyaka deplasmanına geldi. Peder bey ile kişisel hukuku olması münasebetiyle o zaman genel menejer görevini üstlenmiş olan Kayhan Çubuklu'yu ziyarete gittik ve otelde sohbet ettik. Geçtiğimiz yılın başında mevcut kadro ile Bank Asya şampiyonluğuna oynamak gibi bir düşünce içinde değildik. Tabii ki biz Kocaelisporlular olarak bunu umut ediyorduk başka bir düşüncemiz yoktu ama futbolun gerçekleri penceresinden baktığımızda umutlarımız bir parça köreliyordu. Hemen hemen hepsi Kayhan Çubuklu tarafından keşfedilmiş, adını, sanını hiç duymadığımız bir dolu oyuncu gelmişti takıma. Kimin nasıl oynayacağı meçhuldü hatta bazı oyuncular 3.Ligden, amatör takımlardan Kocaelispor kadrosuna dahil olmuştu. Henüz yeterince tanımadığımız kadronun ne yapacağından emin değildik ve Kayhan Çubuklu'ya sorduk. Bu maç ne olur? "Kazanırız" dedi. Nasıl kazanırız? Karşıyaka yenilmeyecek bir takım değildi ama bizim elimizde ne vardı ki? "Merak etmeyin, kazanırız" dedi tekrar. Sen öyle diyorsan öyledir hocam dedik biraz inanmayarak, sonra sorduk. Kime güveniyorsun hocam? "Taner var bizde" dedi. "Karşıyaka bastıracak, savunmada açık vermeyelim yeter. Taner'e salınan her top tehlikedir, artık kaç tane atarsa!" Aynen böyle oldu. Karşıyaka atak oynadı. Kılıç çıkardı, direkten döndü, savunma kesti. 44 ve 54.dakikalarda Taner alışageldiği gollerinden ikisini daha attı ve maçı 0-2 kazandık. Aynı olay iki sezondan beri devam ediyor.
Taner özellikle geçtiğimiz yıl gösterdiği performansla taraftarın sevgilisi haline geldi. Ufuk Çam ile birlikte Süper Lig'e çıkan takımda en çok dikkat çeken, taraftarlarca en çok paye biçilen iki oyuncudan biriydi. Sezon başında ise geçtiğimiz sezonu 21 gol ile Bank Asya 1.Lig gol kralı olarak tamamlayan Taner'in yetersiz olduğunu düşünenler oldu. Oysa görüldüğü üzere üst düzey bir son vuruş becerisine sahip süratli bir oyuncu. Kontra-atak için daha uygun bir oyuncu tipi olamaz. Attığı gollerin çoğu da bu şekilde gerçekleşiyor.
Kariyerini Yusuf'a benzetmemiz mümkün. Yeteneklerinin farkına varamamış ve futbola hak ettiği değeri vermemiş kaliteli bir futbolcu profili var karşımızda. Bugün yansıttığı soğukkanlı, sorumluluk sahibi, mülayim karakteri ile hiçbir yerde dikiş tutturamadığı, hocaları ile tartıştığı kariyeri hiç örtüşmüyor. Geç gelen bir başarı olsa da bu gece Ntvspor'da Spor Gecesi programında Taner'in kendisinin de söylediği gibi bu günleri de görmeyebilirdi, bu başarıları da yaşamayabilirdi. Özellikle Sakaryaspor'da oynadığı dönemde takımı taşıyan otobüsün kaza yapması ve Taner'in bu olaydan yaralı olarak kurtulmasından sonra bugün haline şükrediyor olması çok doğal.
32 yaşındaymış, geç keşfedilmiş vs vs. Taner, kariyeri ile ilgili söylenen herşeye noktayı aynı programda koydu.
"Ben hayatımdan memnunum"
Biz de senden memnunuz güzel insan.

23 Şubat 2009

Brave Heart


İskoç, Galli ve İrlandalılara oldum olası sempati duyarım. Tarihleri boyunca ukala bir karakter takınmış İngilizlere karşı ellerinden geldiğince kimliklerini koruma gayretinde olmaları buna sebep olabilir. Tabii efsanevi Brave Heart filmini de unutmamak gerek.
Mo ile ilgili uzun uzun yazmıştık. Henüz maça bile çıkmadan kanımız ısınan bu adam ne kadar kaliteli bir oyuncu olduğunu ilk onbirde sahaya çıktığı iki haftada da gösterdi. İlk olarak Kayseri maçında dikkatimi çekmişti. Savunma hattı ilk defa bir arada oynadığı maçta çok başarılı bir uyum sergiliyordu. Solda Ergün Teber sağda Ross, göbekte Emrah ve Sadıgov rakibe maç boyunca iki kez şut şansı verdiler. Biri auta gitti biri gol oldu, penaltıyı saymıyorum.
Ross ilk olarak ülkemizde görmeye pek alışkın olmadığımız futbol IQ'su ile dikkat çekiyor. Çok iyi pozisyon alıyor, kanatta bir oyuncu ile karşı karşıya kaldığında lapin gibi üstüne atlamıyor. Kaptığı topları gözü kapalı şişirmiyor. Kaleciye ne zaman ve nasıl döneceğini biliyor. Çok hırslı ve yeri geldiğinde arkadaşlarını yönlendiriyor. Onu kim ne kadar anlıyor, ne kadar uygulanıyor orasını bilemiyorum. Ayrıca 4.golde gördüğümüz üzere ileriye çıkma zamanlarını da çok iyi ayarlıyor. Olur olmaz çıkmıyor.
Buradan yatay geçiş yapıp olumsuz özelliklerini de sayalım.
Çok seri bir oyuncu değil. Ağır kalabileceği için süratli adamlar karşısında sorun yaşayabilir. Hava toplarında ise karşıdan gelen topları mükemmel karşılıyor. Havadan gelen bu tip topları olur olmaz yerlere yollamıyor. Top kalecinin degajından çok sert ve yüksek geliyor olsa bile topu aktarabileceği bir arkadaşı varsa ona yolluyor, yoksa risk almadan taça bırakıyor. Yandan gelen toplarda o kadar etkili olduğu söylenemez ama vasatın altında da değil.
Sonuç olarak ara transferde alınan ve tahminlerimizin çok üzerinde çıkan oyuncularımızdan biri ve gönül birliği çoktan sağlanmış durumda. Umarım böyle devam eder ve mümkün olur da uzun yıllar kalır.
Bu arada Ross'un giderci olduğunu söylemiştik. İlk vukuatını bu maçta gerçekleştirdi. Sinirlerine hakim olma konusunda maç içinde olduğu kadar zeki değil. Yürekten oynamanın yan etkileri olsa gerek. Arda ile kafa kafaya geldiklerinde bir an için atılacak diye korktum, Allah'tan saçmalamadı. O pozisyonda ortalık karışsaydı Deniz Çoban'ın bu pozisyonu akıllıca değerlendireceğine emindim. Biri bu pozisyon bir diğeri de Emrah Kiraz'ın kasapvari kaymasına rağmen koşusunu sürdürdüğü pozisyon olmak üzere iki pozisyonda kendini yere atma bedavacılığına düşmeyen Arda'yı da kutlamak gerek. Hoş anormal birşey yapmadı, zaten normal olan kendini yere atmaması ama onurdan yoksun insanlar görmeye o kadar alıştık ki normal davrananlar takdiri hak eder oldu.

Ege Görgün'den GS-Kocaelispor Maçı Yazısı : Axessinho musun be Taner!



Axessinho musun be Taner!

Yeni Axess reklamına denk geldiniz mi hiç. Hani Özgü Namal futbolcu olmuş, maça çıkıyor. Hem de ne futbolcu... Öyle goller atıyor ki... Sahalarımızda hep görmek istediğimiz hareketler bunlar diyesi geliyor insanın.

Galatasaray -Kocaelispor maçını seyrederken bir ara Axess reklamının uzun versiyonunu seyreder gibi hissettim kendimi. Taner alıyor, atıyor. Taner alıyor, atıyor. Bu maçtan sonra Akbank reklamlarında Taner’i oynatmıyor, Kocaelispor’a sponsor olmuyorsa bu onların ayıbı...

Ne yalan söyleyeyim, maça gitmedim. Ama 60 küsur üyesinden biri olduğum SİYAD (Sinema yazarları Derneği) tarafından yılda bir kez düzenlenen Türk Sineması Ödülleri törenine de gitmedim. Bu beni yeterince Kocaelisporlu yapmaz mı? Körfezi memleketin Oscar törenine tercih ettim, daha ne yapayım...

Aslında Ali Sami Yen’de olmak isterdim tabi. Çünkü tarihe geçen bir galibiyet olmasının yanı sıra, benim için de tuhaf ve güzel bir bir rastlantı bu maç. FourFourTwo’da bu ay yazdığım yazıda küçük takımlarla büyük takımların mücadelesini Davud ve Goliath allegorisiyle tasvir etmeye çalışmıştım. Ve aynı ay içinde küçük Davud’un yalnızca bir sapanla dev cüsseli Goliath’ı yenişine tanık oldum. Kabul edelim, Galatasaray kadro olarak şu an Türkiye’nin en iyi takımı. Kocaelispor ise... Gayet iyi biliyorsunuz....

Ama bir mucize oldu ve böyle bir takımı deplasmanda farklı yendik. Sebepler sıralanırsa... Kocaelispor çok iyi mücadele etti, Galatasaray defansı afyon yutmuş gibiydi, Taner gol vuruşu olarak hayatının en verimli maçını oynadı ve girdiği poziyonların yüzde seksenini gole çevirdi. İki Afrikalımız, Sadigov ve Levent çok iyi oynadılar. Defansımız iyiydi ama zaten toplu defans toplu hücum yapıldı. Topla yüzde 60 küsur oynayan Galatasaray’dı ama fark atan biz olduk. Galatasaray çok ama çok kötüydü. Biz ise yalnızca doğru olanı yaptık. Az hatayla oynadık. Doğru taktikle oynadık. Sahaya iyi yayıldık. Ama bunların hepsi hikaye...Bu maç yıllar geçse de şöyle hatırlanacak. Körfez Ali Sami Yen’de destan yazdı, imzayı Taner attı.... 2-5

Not. Lincoln’un atacağı golü olacağını top daha Arda’nın ayağındayken, penaltının gol olmayacağını daha hakem düdüğü çaldığında söyledim. Ben bile kendimden korktum bir an.

Ege Görgün

Bu kez rolleri değiştik, biz Ege Görgün'den yazı alıntıladık. Bu yazıyı berezilya'dan önce bizim blogumuzda paylaşan Ege Görgün'e çok teşekkürler...

21 Şubat 2009

10lar ve Biz






Cablevision kanalının Clausura reklamlarında "10" numaralar başrolde bulunuyor. Sadece Veron 11 numara ile çıkıntılık yapmış ama kastedilen oyuncu profiline tabii ki uyuyor.
Posterlerde yazan açıklamaların birinde "Tüm 10 numaralara armağanımızdır" anlamına yakın bir açıklama bulunuyor. 10 sayısına gönderme yapılıyor olmasının bir başka nedeni de Cablevision'ın Clausura boyunca her hafta oynanacak olan 10 maçı birden naklen yayınlayacak olması. Bundesliga'da da oynanan tüm maçların naklen yayınlandığını biliyoruz. Kıssadan hisse TSL'ye dönersek LİG TV hala Türkiye'nin % bilmem kaçı 4 takımı destekliyor, onların maçlarını yayınlasak yeter mantığıyla hareket ediyor. Daha önce de belirtmiştim. Ligde yer alan diğer takımların taraftar sayıları bu takımlar kadar çok olmayabilir ama hepsini topladığınızda ortaya küçümsenmeyecek bir sayı çıkar. Bu konuda kafa yormuyor olduklarına inanamıyorum, yayınların yaygınlaştırılması ile ilgili hiçbir gelişme olmayışı da bir o kadar tuhaf. Birileri çıkıp ligin marka değerinden bahsediyor oysa olayın özünde marka değerinden bahsedilen ligden hiç kimsenin haberi yok. 4 takım ve bugünlerde biraz Sivasspor dışında her hafta izleyebildiğimiz herhangi bir takım yok hatta ben bir Kocaelisporlu olarak kendi takımımın maçlarını bile izleyemiyorum. Marka değerinden bahsedenler ligin 18 takımdan müteşekkil olduğunun farkına varmadıkları sürece de izleyebileceğimizi sanmam.
Benim düşüncem  bir ligin değerinin o ligi oluşturan tüm takımlar tarafından belirlendiği yönündedir. Manu, Chelsea, Arsenal, Liverpool çok büyük, çok önemli kulüpler olabilirler ama EPL'yi EPL yapan Bolton'dur, Newcastle'dır, West Bromwich'tir. An itibariyle ligin son sıralarında yer alan Middlesbrough'nun, Tottenham'ın, Blackburn'ün kadrolarını bir düşünün. Aynı gerçek diğer büyük ligler için de geçerli. Barça, Valencia, Real Madrid bir yana, La Liga'nın dibinde can çekişen Mallorca, Numancia, Espanyol gibi takımlar aynı kadrolarla TSL'de bulunuyor olsalar rahatlıkla üst sıralara oynayabilirler. Bu da demek oluyor ki adalet terazisini 4 takıma doğru dengesizleştirerek, insanlara sadece 4 takımı izleterek, medyada sadece 3+1 takımı pohpohlayarak ligin marka değerini falan arttırmak mümkün değil.
Cine 5 ile başlayan Teleon ile devam eden ve sonunda LİG TV ile süregiden maçların şifreli yayınlanması süreci lig için biçilen pahanın yayınların şifresiz yapıldığı döneme göre çok artmasına neden oldu. Kuşkusuz bu durumda havuz sisteminin de payı büyük. Yayından kazanılan gelirin düşünülenin çok üstüne çıktığı bu gelişme döneminin ardından ise bir duraklama sürecine girildi. Yayın gelirleri taraftar sayıları ile orantılı olarak 4 takım lehine dağıtılmaya başlandı. Diğer takımlar da eskiye oranla çok büyük paralar kazandıkları ve bu 4 takımla aynı durumda olsalar kendileri de aynı şekilde gelirden daha fazla pay isteyecek oldukları için bu adaletsiz aynı zamanda mantıklı sisteme evet dediler. Sonuçta ise kendimizi bildik bileli olduğu üzere gelirin fazlasını alan takımların maçları yayınlanır oldu, diğer takımlar ise üvey evlat olarak yaşamaya devam etmek durumunda kaldılar.
RTÜK Başkanı Zahid Akman bugün bir basın toplantısı düzenledi. Toplantının bir bölümünde Türkiye'de yayınların hangi teknoloji ile takip edildiğine dair istatistikleri paylaştı. Buna göre Türkiye'deki TV izleyicilerinin sadece %2'si yayınları dijital platformlar marifetiyle takip ediyor. Maça giden kişileri yüzdeye vurursak tabii ki çok komik bir sayı çıkar ortaya, TV ile kıyaslanması mümkün değil. Bu da demek oluyor ki canlı maç izleme imkanı olanlar gerçekten şanslı bir azınlık ya da sıklığı kişiden kişiye değişse de hepimizin yaptığı gibi kıraathaneler vb. yerler maç izleme merkezlerimiz haline gelmiş durumda. Yayınları uydu anteni ile takip edenlerin oranı ise %70. Olaya spor izleyicileri yönünden bakarsak nüfusun %70'i Ntvspor, Kanal 24 ve Kanal 1 izleme şansına sahip. Yani kendi ligini izleme şansına sahip olmayan bizler her hafta Serie A, La Liga, Bundesliga ve Ligue 1 hatta Clausura maçlarını izleyebiliyoruz. Bu maçlardaki kalitenin bizim ligimizde olmadığını hiçbirşey bilmiyor olsak bile tahmin edebiliriz. Dolayısıyla spor izleyicilerinin genel profiline baktığımızda Inter-Milan derbisini kaçırmayan ve "Zambrotta bugün tutuktu hocam ya" yorumunu yapabilen bizler kendi ligimizi en iyi ihtimalle maçların geniş özetlerinden takip ediyoruz. Hatta benim gibi diğer takımlardan birinin taraftarı iseniz yoğun çalışma temposunda iki haftada bir deplasman da yapamayacağınıza göre taraftarı olduğunuz takımın maçlarının en az 13-14 tanesini izleyemiyorsunuz. Yine başa dönelim, sonra birileri çıkıp ligin marka değeri diye komik bir zincirleme isim tamlaması kurabiliyor.
Bu ligi kaliteli yapacak takımlar Kocaelispordur, her zaman böyle gitmesi dileğiyle Sivasspordur, Es-Estir, Bursaspordur, Gazianteptir. TFF'nin bu takımları maddi olarak daha fazla desteklemek gibi bir düşüncesi zaten yok ama en azından lafa gelince söyledikleri "Bizim için tüm takımlar eşittir" söylemini gerçek hayatta da uygulamalılar. Bunun da ilk şartı gerçekleştiğinde sadece görüntü itibariyle bir anlam ifade edecek olsa bile her hafta tüm takımları izleme şansımız olmasıdır. Bu gerçekleştiğinde hem TSL gerçekten diğer kaliteli liglere bir adım daha yaklaşır hem de dediğim gibi toplamda küçümsenmeyecek bir sayı ifade eden diğer takımların taraftarlarınca daha yakından takip edilir. Benim TSL ile ilgili yakın dönemdeki en ciddi beklentim budur.
Yeri gelmişken değineyim, önümüzdeki günlerde daha sık duyacağımız IP TV teknolojisi bu konuda derdimize derman olabilir. Çok hakim olmamakla birlikte sektörün içinde bulunan birisi olarak duyduğum birkaç özelliği paylaşmak isterim. İlki, yayınlar fiber optik kablolar ile son kullanıcıya ulaştırılacak ve HD kalitesinde olacak. Bu kabloların veri aktarma hızı ise 100 Mbit. Aynı kablo üzerinden yüksek hızda internet erişimi de sağlanabilecek. Yayınlarda zaman kavramı ortadan kalkacak. Örneğin evinize saat 23:00'te ulaştığınızda 19:00'da yayınlanan akşam haberlerini kaçırmış olmayacaksınız. İstediğiniz kanalın menüsüne girip 19:00 Haber Bülteni'ni seçeceksiniz ve izleyeceksiniz. Teknolojinin teknik altyapısı nasıl gerçekleşecek bilemiyorum ama tahminim çok ciddi bir veritabanı çalışması yapılacağı yönünde. Maç yayınları ile ilgili baktığımızda ise bir kanalın tüm maçları farklı kanallar veya farklı zamanlarda yayınlama şansı olabilir. Maçlar canlı yayınlanmayacak olsa bile aynı günün akşamı veya bir gün sonrası bu maçlar veritabanlarına atılır ve kullanıcı dilediği maçı seçip izler. Kuşkusuz canlı yayınlansa daha iyi ama başlangıç açısından bununla da yetinebiliriz. Teknoloji ile ilgili daha fazla bilgi sahibi olduğumuzda farklı düşüncelerimiz de beraberinde gelir. Ayrıca yurt dışında yaşayan IP TV konusunda bilgi sahibi arkadaşlarımız bizi de bilgilendirirlerse pek makbule geçer.
Başlangıç noktamız Cablevision-Clausura birlikteliğine dönersek, aşağıdaki video aynı reklamların TV versiyonu. Futbolun güzelliklerini ön plana çıkarmayı gayet güzel başarmışlar.

16 Şubat 2009

Kocaelispor-Kayserispor

Bu maçla ilgili yazılabilecek herhangi birşey yok. Tipik Türkiye gerçeği. Bu sefer başrolümüzde Kayserispor var. Arkası kimler tarafından nasıl korunuyorsa bir maçlarını daha göz göre göre hakem desteği ile hak etmeden kazandılar. Sahaya futbol adına koydukları hiçbirşey yok. Goller dışında kornerden gelen topa bir kafa vuruşları auta gitti o kadar. Tartışmalı bir penaltı ve bir korner daha, bizim kaçırdığımız gollerin cezasını kesti.
Maçın hakemi Özgüç Türkalp adamı da yan hakemlerle birlikte alışageldiğimiz rezilliklerden birine daha imza attı. Onun yüzünden tribünler iyice zıvanadan çıktı, maraton tribünü darmadağın oldu.
İnsanı futboldan soğutuyorlar. Gel bu lig hakkında konuş şimdi. Kim şampiyon olacakmış kim küme düşecekmiş...falan filan. Lüzumsuz ligin lüzumsuz hakemleri. Ligi yönetenler adam olsa böyle olmaz tabii ama.
Neyse...Dediğim gibi yazmaya bile değmez.
Maçın özeti olabilecek olay basın toplantısında yaşandı. İzmitli gazeteci Erdoğan Çalın, Tolunay efendiye "Galatasaray maçından sonra hakemler hakkında yorum yaptın, peki bu maçın hakeminden memnun musun?" diye soruyor. Tolunay da ''Ben bugüne kadar hakem kararları hakkında hiç konuşmadım, konuşmayacağım da. Beni tahrik etmeyeceksiniz, doğru sorular soracaksınız'' diyerek toplantıyı terk ediyor.
Herhangi bir yorum yapamazsın zaten. Hiç kimse salak değil.
Yolu açık olsun ama bu futbolla -hakem desteklerini saymazsak- Kayseri'den hiçbirşey olmaz. Umarım farkındadırlar. Ya da banane...

En güzelini Can Yücel söylemiş "Bir Çin Şiiri".

Davacı zengin, davalı yoksulsa
Zenginden yana işler yasa

Davacı yoksul, davalı zenginse
Davalıda kalır yine nizalı arsa

Davacı da davalı da zenginse davada
Özür diler çekilir aradan kadı

Davacı da davalı da yoksulsa, bak,
Sade o zaman işte yerini bulur hak.

12 Şubat 2009

Atatürk Stadı ve Altay Deplasmanı


11 Mayıs 2008 / İzmir-Atatürk Stadyumu

Bu olay yaşandığında blog daha doğmamıştı. Nicedir bir fırsat olsa da paylaşsam diyordum. Milli maç vesile oldu. Kötü gidişin etkisinden olsa gerek "paylaşmayı" unuttum ama yaşadıklarımı asla unutamam.

Atatürk Stadı biz Kocaelisporlular için çok farklı anlamlar ifade ediyor. Hele 10 yılını İzmir'de geçirmiş benim için çok çok daha farklı anlamlar ifade ediyor. Geçtiğimiz yılın son maçları. Tarih 11 Mayıs 2008. Bank Asya'dan Süper Lig'e direk yükselebilmek için matematiksel şansı devam eden 4 takım Kocaelispor, Sakaryaspor, Antalyaspor ve Eskişehirspor rakiplerini yenmek ve diğer maçların sonuçlarını beklemek zorundalar. Biz son haftaya lider girmiş olduğumuz için biraz daha rahatız. Son maçta Atatürk Stadı'nda Altay'ı yenmemiz Süper Lig'e Bank Asya 1.Lig Şampiyonu olarak çıkmamız için yeterli olacak.
Organizasyon beceriksizliği, daha doğrusu İzmir'e otobüs gönderme sözü veren bazı firmaların bu sözlerini yerine getirmemelerinden dolayı bir dolu taraftar İsmetpaşa Stadı önünde sabahlıyor. 200 Otobüs nidaları havada kalıyor. Buna rağmen gelen otobüslere binmeyi başarmış ya da kendi imkanları ile İzmir'e giden yaklaşık 13 bin Körfezli Atatürk Stadı'nın açık tribününü doldurmuş durumdalar. Altay yönetimi de akıllı davranıyor. İsteseler malum saçma kuralı gerekçe gösterip deplasman seyircisinin sayısını kısıtlayabilirler, yapmıyorlar. Herkes buyursun, gelsin, parasıyla değil mi diyorlar ve belki bütün sezon iç saha maçlarında yapamadıkları hasılatı son maçta yapıyorlar. Bu kararı almalarındaki bir başka etken de Altay'ın iddialı durumda olmaması. Play-off'a katılabilmeleri için küçük bir matematiksel şansları var ama gerçekleşmesi mucize sayılır.
Gelebilen taraftarların sayısına bakınca daha önce deplasmana bu kadar kalabalık giden bir taraftar grubu hatırlamadığımız için rekor kırdık diyoruz, övünüyoruz ama bilmiyoruz ki bir o kadar insan da İzmit'te Sekapark'ta toplanmışlar, İzmit'te hayat durmuş. 5 yıl özlemi çekilen Süper Lig'e çıkmaya sadece bir maç kalmış, herkes heyecanlı, herkes tedirgin, herkes mutlu.
İzmir'e bir gün önceden gelenler şehri renklendirmeye başlamışlar. Maçtan bir gün önce, Kordonboyu'nun yeşil-siyaha boyandığı sıralarda ben Göztepe'deyim. Orada herhangi bir hareketlilik yok. Maça bu kadar çok insanın geleceğine içten içe pek ihtimal vermiyorum hele bir gün öncesinden bu kadar çok insan geleceğine hiç ihtimal vermiyorum. Aptal aptal geziniyoruz Göztepe sahilinde, Mithatpaşa'ya geçiyoruz, koca koca Göztepe bayrakları her zaman olduğu gibi yerlerindeler, keşke bu maç Göztepe ile olsaydı diyorum içimden, maçı 25 bin kişi değil 60 bin kişi izleseydik, biraz hır gür çıkardı ama tadında kalırsa bu da işin rengi olurdu diyorum, geçiyorum.

11 Mayıs 2008 / İzmit-Seka Park

Maç günü geliyor, çatıyor. Sanki hayatımda ilk kez maça gidecekmiş gibi heyecanlıyım. Peder bey de içeride, dışarıda kaçırmadan her maça gittiği günleri hatırlıyor. İçimden hikayelerini biraz farklılaştırsa, renklendirse ne güzel olur diye geçirirken yol boyunca onun her zaman anlattığı hikayeleri dinliyorum "Bir Erhan vardı kaleci, gol olduktan sonra atlardı p.şt, Güvenç'le Raşit iyi anlaşırdı bak hücumda. Güvenç'ten video alıyorduk ya bir ara hatırlarsın, pasaj içinde. Adam golcüydü, pornocu oldu sonra da hoca oldu. Onun zamanında ne iyiydik ama! Kamil abin adam geçirmezdi valla defansın göbeğinde. Metin (Tekin)'i de anlatmıştım di mi? Bir gün bir Eskişehir maçındayız. Ben eniştene ayıp olmasın diye Eskişehir tarafına girdim. Bizim maçtan önce PAF maçı var. Millet Metin'i izliyor, kim lan bu çocuk, A takımdan adam almışlar onu oynatıyor pezevenkler diyorlar....."  Stada yakın sanayi önünde bir yere park ediyoruz aracı. Hemen yanımızda 41 plakalı başka bir araç var, aralarında konuşuyorlar "Buraya park etsek ne olur acaba?" Peder bey atlıyor hemen "Park edin, burası İzmir birşey olmaz, hem bakmayın plakaya, biz de İzmitliyiz kardeşim!"
Aslında benimkisi sağlam bir deplasman hikayesi sayılmaz. Millet 400 km yoldan 7 saat yolculukla İzmir'e gelmiş ben 20 dakikada Buca'dan Atatürk Stadı'na gidiyorum. Giderken şükrediyorum tabii ki. Belki 100 yılda bir kez yaşanabilecek bir rastlantı sonucu en hayati son maç benim yaşadığım şehire denk geliyor. Hoş, maç Mardinspor'la olsa kalkıp gideceğiz ama burnumun dibine gelmiş olmasından da kesinlikle şikayetçi değilim.
Stada yaklaştıkça yeşil-siyah atkıları, bayrakları görüyorum. Bu duyguyu ancak doğduğu şehrin takımını destekleyip, bu takımın taraftarlarını farklı bir şehirde görenler bilir. Daha önce de gördüm mutlaka ama araya okul girmiş, askerlik girmiş, unutmuşum. Deplasman tribününe yaklaştıkça sayı artıyor. Dış kapıya gelince gözlerime inanamıyorum. Ne otobüsleri sayabiliyorum, ne de insanları. Bir otobüsün yanından geçerken gözüm ön camda duran kağıda ilişiyor. Üzerinde "Şampiyonluğa gider!" yazıyor, gülüyorum. Kapılar kuyruk, içeriden tezahüratlar yükselmeye başlamış. Peder bey boş durmuyor, dakika başı durup tanıdıklarına selam veriyor. Bütün İzmit gelmiş lan diyor, benim derdim bir an önce stada girmek, girince başıma geleceklerden henüz haberim yok tabii.
Polisin biri ileride kapı açıldı diye yırtıyor kendini. Koşa koşa gidiyoruz kapıya, rahatlıkla giriyoruz. İçerisi yanıyor. Hem tribündeki atmosfer anlamında hem de havanın sıcaklığı anlamında. 7 saat yoldan gelen benim sanki, Allah'ın kulu yerinde duramıyor. Göbekte toplanan tayfa çoktan soyunmuş, bir yandan bağırıyorlar, bir yandan da bronzlaşmayı bedavaya getiriyorlar. Yaşlı amcalar, teyzeler görüyorum, üzülüyorum. Bize neden kapalı tribün verilmedi diye isyan ediyorum bir an için, sonra toparlanıyorum, tribünün kıllısına da gerek yok hani diyorum.
Aylardan Mayıs, ayın ilk günleri olmasına rağmen güneş İzmir'e sıcak yüzünü göstermeye başlamış. Deplasmana gelenleri damgalıyor teker teker. Maçtan sonra şehir efsanesi haline gelen "İzmir'e gittin mi?" sorusunun yanıtını insanların dış görünüşüne yansıtıyor. Maç biletinden bile daha önemli bir kanıt bu, sonuçta maç biletini başkasından almak mümkün. Maçın ardından "Hacı İzmir deplasmanı süperdi yahu!" diyerek yalan atanlara "İzmir'e deplasmana geldin de nasıl bronzlaşmadın pezevenk??" yanıtı veriliyor. Çareleri yok, susuyorlar.
Maçtan önce Büyükşehir Belediyesi kaynaklı bayraklar dağıtılıyor. Karaosmanoğlu'nun seveceği tutuyor o dönem Körfezi. Bende atkı var ama maçla ilgili ne hatıra koparsam kardır diyorum. Alıyorum iki tane. Bugün hala biri İzmirdeki evimizin balkonunda, diğeri Peder beyin Otokent'teki dükkanında durur. Bizim Otomotiv, inanmayan gidip bakabilir. Maç başlamak üzere, bizim bulunduğumuz bölüm tezahüratlara aktif olarak katılıyor, Peder bu yaştan sonra çekemem diyor, tenhalara geçiyor. Ben bir elimle atkıyı sallıyorum, bir elimle bayrağı. Maçtan sonra iki gün kollarım neden ağrıyor diye düşünüyorum sonra.
Maça başlamadan son durumu hatırlatalım. Kocaelispor 61, Antalya 60, Sakarya 58, Eskişehir 57 puanda. Bize beraberlik yetiyor ama risk almaya ne gerek var? 13 bin kişi beraberlik için gelmedi ya!
Maç başlıyor. Henüz 9.dakikada Taner, şu anda Süper Lig'de yapmaya devam ettiği müthiş sprintlerinden birini atıyor. Pas ona doğru atılır atılmaz gözüm yan hakemde. Bayrak kalkmazsa öne geçtik, bitti bu iş diyorum. Yan hakem sakin, ofsayt yok. Taner zaman zaman kaçırsa da bayılır bu pozisyonlara ama bu maçta mümkün değil kaçırmaz diyorum, yanıltmıyor beni. Henüz 9.dakikada rahatlıyoruz, tribünler "Efsane geri döndü, korksun herkes!" diye inliyor. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Diğer maçlar umrumda değil artık. Golü atan Taner sakatlanıyor, dakikalarca kenarda yattıktan sonra 29'da şu anda Altay'da bulunan Can Erdem'le değişiyor. Taner onca zaman kenarda yatmış ve oyuna giremeyeceği belliyken oyuncu değişikliği yapmayan Engin İpekoğlu kalitesini yavaş yavaş belli etmeye başlıyor ama zafer sarhoşuyum, görmüyorum. Puan durumu anlamında değeri olmasa oldukça sıkıcı bir maç geçiyor aslında ama bağırmaktan, zıplamaktan ve tabii ki bronzlaşmaktan kimsenin maçı gördüğü yok zaten, başka gol olmasın yeter. Devre arası aklıma kalp rahatsızlığı olan Peder bey geliyor, bu sıcak hayra alamet değil diyorum. Yanına gidiyorum, nasıl gidiyor diyorum, fena değil ama hava sıcak gibisinden bir yanıt bekliyorum, bu Taner ne fuleli adam yahu! diyor, herşey yolunda deyip dönüyorum yerime.
İkinci yarıda da maç rölantide sürüyor. Altay arada bir yükleniyor gibi yapıyor, bir topları üst direkten auta çıkıyor. Birkaç tane Kılıç alıyor, auta gidiyor, taça gidiyor, birşeyler oluyor ama ne gam! Maçın sonları yaklaştıkça iyice rahatlamışız zaten. 90.dakikaya Sakarya ve Eses 0-1 yenik giriyorlar. Daha önce Sakarya'ya da çelme takan İstanbulspor Antalya'ya direniyor, oradaki skor da 0-0. 5 yıllık özlem sona ermek üzere, artık tek beklediğimiz maçın bitiş düdüğü. Maç boyunca yüzünden tebessüm eksik olmayan Fırat Aydınus düdüğü çalıyor. Haydi siz Süper Lig'e, ben de Kordon'a akayım diyor.
Türkçe'ye bu bölümden sonrasında yaşadığım duyguları anlatabilecek kadar hakim değilim sanırım. Atatürk Stadı yıkılıyor. Yer yerinden oynuyor. Onca yol gelmiş, 90 dakika susmadan zıplamış, bağırmış Körfezliler ekstra depolarını harcamaya başlıyorlar. Sanki herkes yeni gelmiş maça. Ne tezahürat yapacağımızı şaşırıyoruz. Aklımıza ilk geleni söylüyoruz biz de. Şaaampiyon şık şık şık şaampiyon sesleriyle inliyor Atatürk Stadı. Maç başında kırıcı bir tezahürat yapmış Altaylılar da asil Altaylı duruşlarına geri dönüyor, şenliğin bir parçası oluyorlar. Onlar da şampiyonu selamlıyor. Birlikte Körfez diye bağırıyoruz, önce yeşil-siyah sonra siyah-beyaz çekiyoruz. Maçtan sonra da tek kelimeyle "Helal olsun" diyorlar "Darısı başımıza"
Takım bir oraya bir buraya gidiyor. Sonunda topluca önümüzdeler. Onlar da şaşkın bir mutluluk içinde. Taraftar, futbolcu, yönetim hatta daha o zaman tepkiler yükseliyor olsa da B.Şehir Belediye Başkanı bir bütünlük içinde. Coşkuyu paylaşmak kolay tabii ama kimin umurunda? Gözüm sadece sevinenleri görüyor. Bu coşkuya tek gölge düşüren TFF'nin kupayı çay bahçesi masası üzerinde vermesi oluyor ama o da umrumda değil, getirin artık şu kupayı diyorum ve kupa Serdar Topraktepe'nin ellerinde bize doğru geliyor. Coşku tavan yapıyor. Kupa elden ele geziyor, ne yorgunluk umrumuzda ne bronzluk.
Sonunda her güzel şey gibi bu da bitiyor. Tam bir süre söyleyemem ama yaklaşık 1-1,5 saatin ardından futbolcular soyunma odasının yolunu tutuyorlar. Biz de yeterince yandık diyerek staddan ayrılmak istiyoruz. Kapılara barikat kurmuş polislerle yaşanan kısa tartışmanın ardından çıkıyoruz staddan. Coşku dışarıda da sürüyor. Altaylıların bir kısmı çıkış kapılarına gelmiş, hatıra atkısı kapma peşindeler. Çocuğun biri abi atkını versene diyor, ben de İzmirdeyim be koçum, bu atkı dursun bende diyerek reddediyorum. Bir bölüm durmuş alkışlıyor, herkes mesut halinden.
Böyle devam etmek istemezdim ama geçtiğimiz yıl çok daha zor koşullarda takımı şampiyon yapan başkan bugün çıkıp "6 Milyon TL riskim var" diyor. Yaptığı sapasağlam takımı darma duman ediyor. İnsanların ona karşı olan sevgisi, saygısı, nefrete, kızgınlığa dönüşüyor. Bize de bir insan yavrusu bir yıl içinde nasıl olur da bu kadar değişir? sorusunu sormak kalıyor. Nasıl?
Atatürk Stadı'nı hayatım boyunca bu maçla hatırlayacağım. Açıkçası orada bir daha maç izlemesem de olur. Hani çok sevdiğiniz bir insan vefat eder de onu son gördüğünüz haliyle hatırlamak istediğiniz için naaşına bakmak istemezsiniz ya, bu da öyle birşey.
Postu bu şekilde sonlandırmak moda oldu ama ne yapayım, cuk oturuyor.
Benim için Atatürk Stadı bitmiştir, daha da gitmem Atatürk Stadı'na! 

05 Şubat 2009

Welcome Maurice



Küçükken Dundee United taraftarı olan 3 Şubat 1981 Dundee doğumlu bir İskoç. 2000-2001 yıllarında Glasgow Rangers genç takımının kaptanlığını yaptı. 2002-2003 sezonunda çıktığı Rangers A takımında 2005 yılına kadar oynadı. 2005 yılında önce Sheffield Wednesday'e daha sonra Wolverhampton'a kiralandı. 2006-2007 sezonunu Milwall'da geçirdi ve 2007 yılından beri Viking'de görev yapıyordu.

İkinci devrede bütün parçaları değişen takımımızın son transferleri maalesef Fatih Akyel, Groningen'den Mesut Eslik, Gençlerbirliği'nden Ergün Teber ki sol bekte Cesar çok yetersiz kalıyordu, Ergün gayet yerinde bir transfer ve Maurice Ross. .
Ross ile ilgili paylaşabileceğimiz notlar :
*Norveç'te satın almak istediği bir evle ilgili başı derde girmiş. Evin ederi 4.7 Milyon Norveç Kronu (1.1 Milyon TL) imiş ama Ross'un evi bu fiyattan alacağından haberi yokmuş. Dolandırılmış yani. "İskoçya'da işler böyle yürümüyor, ben imzaladığım belgenin bir ön kontrat olduğunu zannediyordum" dediyse de evi almaktan vazgeçince tazminat ödemekten kurtulamamış.

* 2007 yılında Viking'e denenmek üzere çağırılmış. Bu dönemde bir başka Norveç takımı Fredrikstad ile oynanan hazırlık maçında Tarik Elyounoussi'yi kroşe manyağı yapmış ve oyundan atılmış. Maçtan sonra konu ile ilgili bir açıklama yapmamış. Elyounoussi "O bir Britanyalı, böyle bir hareket beklemezdim, boğazıma yapıştı ve atılmayı hak etti" demiş. Viking teknik direktörü Uwe Rosler "Denenme dönemindeki bir oyuncu olarak bizimle sözleşme imzalamak istiyorsa daha dikkatli davranması gerekir" demiş. Ross bu maçın ardından 3 maç ceza almış.
*2008 yılı Haziran ayında Viking ile Lyn Oslo arasında oynanan maçın devre arasında takım arkadaşı Danimarkalı Nicolai Stokholm ile ettiği kavgada ona küfür etmiş. Bu olayın ardından Viking'in Alman hocası Uwe Rosler Ross'u oyundan almış. Rosler maçtan sonra yaptığı açıklamada disiplinsizlik nedeniyle oyundan aldım demiş. Ross da "Bu tip olaylar bütün Avrupa'da yaşanır, biz Rangers'da iken yumruk yumruğa kavga ederdik, buna rağmen sahaya çıkıp maçı kazanırdık. Oyundan alındığım için hayal kırıklığına uğradım." demiş.
* Ekim ayında İskoç Bar Kültürü'nü özlediği için Stavanger'de bir spor-bar açmış. Norveç'te yaşayan İskoçlarla birlikte Rangers maçlarını izlemek istemesi de barı açmasındaki bir başka nedenmiş. İskoçya dışında bulunduğu dönemlerde Ada kültürüne özlem duyduğu buradan da anlaşılıyor. Umarım bu konuda bir sıkıntı yaşamayız. Ayrıca bu tip bir bar da İzmit'te açsa süper olur. Eminim Kandıralı da benimle aynı fikirdedir. Açsın, o bardan çıkarsak adam değiliz.

* Bu sezon oynadığı maçlarda bir sarı, bir kırmızı kartı var. 14 maçın 10 tanesinde 90 dakika forma giymiş. Son iki maçında sonradan oyuna girmiş ve son oynadığı maç 2 Kasım 2008 tarihinde oynanan Godset maçı. Ross da bu sezonki diğer transferlerimiz gibi futbola biraz soğumuş.
* İskoçlar ona kısaca "Mo" diyorlar.
* 16 Mayıs 2002 tarihinde Güney Kore'nin İskoçya'yı 4-1 yendiği özel maç ile Milli olmuş.  O dönem İskoçya'nın başında Berti Vogts bulunuyormuş.
* Ross'un da ilk onbirde görev yaptığı bir Avrupa Şampiyonası Eleme Grubu maçında İskoçya Faroe Adaları ile 2-2 berabere kalmış. Hem de Faroe Adaları 2-0 öne geçmiş. İskoçya 83.dakikada Ferguson'un golü ile durumu 2-2 ye getirebilmiş.
* Oynadığı İngiltere Ligi ve uluslararası maçların istatistikleri aşağıdaki gibi.


04 Şubat 2009

Locke Dedik, Desmond Geldi

Vakti zamanında John Locke'un hocamız olacağına dair bir asparagas yayınlamıştık. Locke gelmedi ama yazının sonunda değindiğimiz üzere Desmond geldi. Lütfen yani bunca aydır boşuna yazmıyoruz :)
Yeni transferimiz İskoç Maurice Ross. 8 yıl Rangers forması giymiş, İskoç Milli Takımı'nda da oynamış bir sağ bek. Daha ayrıntılı yazı akşama muhtemelen 22:00 den sonra.
Bu sıfat bile Körfezime yakışır bir oyuncu olduğunu gösteriyor. Karizmatik ada erkeği, nam-ı diğer Desmond Hume.

03 Şubat 2009

Para, Şike, İşte XSpor İşte



"İsmail Uyanık 1993 yılı, aylardan şubat falan Karabük-Samsun maçı, maç 2-2 sona erdi. O zaman Ertuğrul da Samsunspor'da oynuyor. Yan hakemi yolladı. Sen yanlış konuşuyorsun dedim, ben yapmadım dedi, sonradan itiraf etti. Bir diğeri de bir Avrupa maçı, onu da şikayet ettim ama ismini vermeyeceğim, hukuki sorun çıkar çünkü."

Ahmet Çakar, Ersin Düzen'in hiç şike teklifi aldınız mı sorusunu yanıtlıyor. İsmail Uyanık ile ilgili neden bir hukuki sorun çıkmıyor? Onu anlayabilmiş değilim. Başlık da Samsunspor'a gönderme değildir, bilmediğimiz neler var Allah bilir.

02 Şubat 2009

Abdullah Avcı & Aykut Kocaman



"Abdullah Avcı'dan Türkiye'de teknik direktör olmaz. Sakatatçı olur ,
kokoreççilik, kabzımallık yapabilir ya da işkembeci olur çünkü çok
beyefendi, çok düzgün adam, sen bizim ligde yaramazsın, git abi İngiltere'ye git, Almanya'ya git, Milli Takım'a falan git."


Erman Toroğlu

Ben de buna paralel diyorum ki Abdullah Avcı ve Aykut Kocaman, Allah sizi ve sizin gibileri başımızdan eksik etmesin.





26 Ocak 2009

Çapayı Aldık, Hareket Zamanı



İlk yarıdaki kadrosundan 7 oyuncu gitmiş, yerlerine 11 oyuncu gelmiş, ilk yarıda 2 teknik adam eskitmiş, ikinci yarıya yeni bir teknik adamla başlamış, borç batağında yüzen, futbolcularına alacaklarını ödeyemeyen ama yine de ligde kalmak için çabalayan bir takım. Bütün bu olumsuzluklara rağmen alınan skor çok değerli, üstelik yendiğimiz takım dipteki rakiplerimizden biri. Bu galibiyetin ivmesi bizi ligde bırakır mı?
Onu da ben bilmem, futbol bilir.

Hayatımda ilk defa bir Kocaelispor maçına kelimenin tam anlamıyla nötr gittim. Rakibi az çok biliyoruz. Hacettepe sıralamanın sonlarında olsa da Sivasspor karşısında olduğu gibi zaman zaman iyi maçlar çıkarabilecek potansiyele sahip bir takım, hocası Erdoğan Arıca da yabana atılacak bir isim değil. Üstelik devre arası hazırlık maçlarında da hiç fena sonuçlar almadılar. Dolayısıyla her ne kadar gönlüm başka bir sonuca el vermiyor olsa da bu maçı kesin kazanırız diyemiyordum. Bizim de ne yapacağımız, nasıl oynayacağımız, en önemlisi kimlerle oynayacağımız belli değildi. Yine bir dolu transfer, üstelik neredeyse hiçbirinin adını daha önce duymamıştım. Tek umudum yenilerin iyi çıkma ihtimaliydi ve umudum boşa çıkmadı. Yerli oyuncular hadi neyse de yabancı transferler neye göre yapıldı, nereden izlendi ya da her zamanki gibi kim tavsiye etti? Ondan da haberim yok ama her nasıl olduysa yönetim Süper Lig'e çıktığımız günden beri ilk defa doğru bir iş yapmış. Gelen oyuncular en azından kendilerini Messi zanneden 10 yıl öncesinin ruhsuz ex-yıldızları değiller. Besbelli ki bir amaçları var, kendilerini gösterme çabaları var ve çok kısa süredir birlikte olmalarına rağmen hiç değilse görünürde bir bütünlükleri var. Bütün bunları bir araya getirdiğimde de ligde kalma umutlarımızın bir parça daha arttığını rahatlıkla söyleyebilirim. Mutlaka çok erken, sonuçta aynı oyuncuların ilk maçın ardından heyecanlarını yitirmeleri mümkün, paraları ödenmediği(ödenmeyeceği, ödenemeyeceği) için motivasyonlarını kaybetmeleri de mümkün ama yönetimin aynı hatayı tekrarlamayacağına inanmak istiyorum. Yok tekrarlarsa da aynı hatayı iki kez yapana ne isim verildiğini kendilerine hatırlatmak gerek.
Maçı anlatmaya tribünlerden başlamak lazım. Çok ilginç bir şehirde yaşıyoruz ve çok ilginç bir taraftarımız var. İlginçliğin nedeni Türkiye'de görmeye pek alışkın olmadığımız kayıtsız, şartsız destek. Sıralamanın neresinde olursak olalım, takım ne kadar kötü gidiyor olursa olsun hatta bu maçta olduğu gibi formayı sırtına kimlerin geçireceğini bilelim ya da bilmeyelim o tribünler doluyor. Daha önceki maçlarda olduğu gibi mahşeri bir kalabalık yoktu açıkçası, biraz daha rahat girip biraz daha rahat maç izledik ama yine de maraton ve numaralı tribünlerin tamamı doluydu, deniz tarafı kale arkası alt kısımlardaki küçük boşluklar haricinde doluydu, dağ tarafı pek dolu değildi ama o bölüm lanetli zaten, Barcelona da gelse dolmaz.
Bu kalabalığın özellikle ilk golün ardından verdiği destek de görülmeye değerdi. Her takım için geçerli olacağı üzere takım ve tribünler birbirlerini karşılıklı olarak ateşliyorlar. Takım oynadıkça tribün coşuyor, tribün coştukça takım oynuyor. Bu kadar coşku Taner'in attığı 3.golümüzün ardından patlama noktasına geldi ve kale arka tribünlerine koşan Taner'in üstüne yaklaşık 100 kişi atladı, bir kısmı öpmeyi bir kısmı sırtını sıvazlamayı bir kısmı da saçına başına dokunmayı başardı. O hengameden sağlam çıkıp sahaya döndüğünde sevindim hatta. Bu sezon hafif Lihtenştayn modunda olduğumuz için bu tip sevinçlere hasret kaldık, ne kadar özlediğimizi de bu tip olaylar gerçekleşince ancak anlayabiliyoruz.

Yeni hocamız Erhan Altın uzun yıllardır Güvenç Kurtar'ın yardımcılığını yapıyordu. Onun yanında yetişti diyebiliriz. Kurtar hangi takıma gitse ekibinde yer aldı ve oynadığımız futbola bakınca Güvenç hoca etkilerini görmemiz mümkün oluyor. Kurtar son yıllarda biraz daha gerçekçi bir futbol anlayışına dönüş yaptı. Eski zamanlarında sürekli hücumu düşünen, takımını yediğimizden fazlasını atalım mantığıyla oynatan bir hocaydı. Daha sonraları ise en son görev yaptığı Bursaspor'dan ayrılmasına da neden olan biraz daha defansif bir anlayışa geçti. Erhan Altın da bu anlayışı Kocaelispor'a uyguluyor, iyi de yapıyor. Bana göre en iyi hoca elindeki malzemeyi en iyi değerlendiren hocadır. Çok ciddi bir gol atma sorunu yaşamayan ama açık ara ligin en kötü defansına sahip takımda çözülmesi gereken ilk sorun savunma hattıydı. Erhan Altın gelir gelmez savunmaya yönelik birçok oyuncu transfer etti ve bu yeni transferlerden dördü, stoper olarak Azeri Reşad Sadıgov ve Emrah Kiraz, defansif orta saha olarak da Sloven Luka Zinko ve Hasan Uğur ilk onbirde görev aldılar. Dörtlü savunmanın önünde biri uzun biri kısa olmak üzere iki defansif orta saha, Zinko ve Hasan görev yaptı. Önlerinde hücuma dönük olarak Murat Hacıoğlu, kanatlarda Agbetu ve Uğur Daşdemir, en ileride de Taner Gülleri. Böyle olunca savunmada verdiğimiz açık sayısı çok azaldı. Taner'in yerinde kaçışları ve sürati ile kontra bulma şansımız oldu. Kanat savunmacılarının Agbetu ve Uğur'u desteklemeleri ile kanat etkinliği de sağlandı. Yalnızca Hacıoğlu yerine topu daha iyi saklayabilecek ve daha yerinde paslar atabilecek bir oyuncu olsa daha iyi olur ama bu kadar imkansızlık içinde onu da görmezden gelebiliriz.
İlk gol yine bir Taner klasiğiydi. Attığı iki şutla "bin tane de şut çeksem biri kaleyi bulmaz" diye bağıran Zinko maç boyunca topla yaptığı en iyi hareketi yaptı ve Taner'e ara pasını bıraktı. Taner ilk olarak güzel bir bilek feykiyle Orhan Şam'ı geçti -ki Orhan maç boyunca aynı şekilde bir daha geçilemedi- kanattan süratle girip Agbetu'yu gördü ve artık bizim Nijeryalı diyebileceğimiz Obafemi Martins bozması sempatik Akeem topu boş kaleye yolladı. İkinci golde golü anons eden spiker "Bileeeeer" diyecek biz de "Receeeeep" diye bağıracağız zannettim. Hacıoğlu'nun araya girişi ve Taner'in fırsatçılığı takdire değer olsa da biraz balık esanslı bir goldü. Üçüncü golde yine bir Taner klasiği, önüne bırakılan top ile hızlı bir dribling ve klas bir plase. Bu arada maç boyunca 50 kere ofsayta düştük. Hacettepe'nin ofsayt taktiği çoğu zaman işe yaradı ama yaramadığı iki pozisyonda da golü bulduk. Arıca hocaya ayrıca teşekkürler. Artık yavaş yavaş maçtan çıkmaya hazırlandığımız dakikalarda da Hamza kariyerinin golünü attı. Şanslıyım ki topa Hamza vuruyor diye bakmamazlık etmedim. Haksızlık etmek istemem ama bu tip şutlarına hatta hücuma yönelik hareketlerine pek alışkın olmadığımız Hamza uzaydan vurdu, Recep de bizim gibi izledi. Hamza'yı biraz daha kendine güvenir gördüm. Fuat Yaman, Kayhan Çubuklu, Engin İpekoğlu ve Yılmaz Vural'ın ardından Erhan Altın Kocaelispor formasıyla çalıştığı 5.hoca oldu. Hocalar bir bir değişirken kadro da rahat durmadı, ne gelenin hesabı kaldı ne de gidenin ama Hamza yerinde kalmayı başardı ve üst devre oldu. Bu güvenin kaynağı bu durumun bir sonucu olabilir. 3.golün pasını veren kişinin de Hamza olduğunu hatırlatalım.
Bu sonuçla dipten kurtulmayı başardık. Önümüzdeki hafta Gençlerbirliği maçı daha da önemli bir hal aldı (Bu arada bu maçı Cumartesi 14:00'e alan TFF Allah'ından bul!!!). Önümüzdeki 4-5 maçta daha bu performansı sürdürebilir, kötü oynasak da puan almayı başarabilirsek bloglarımızda paylaşabileceğimiz önemli bir futbol olayını hayata geçirmiş oluruz. Taraftar, takım, hoca hatta bir kez daha saçmalamazlarsa yönetim an itibariyle normale dönmüş durumda. Başka aksilik çıkmasın yeter.
Yenilere ayrıca değinmek istediğim için sona sakladım çünkü neredeyse hepsi şaşırtıcı derecede iyilerdi. Üstelik birlikte sadece bir haftadır antrenman yapıyorlar, uyum, istikrar vs. hak getire. Agbetu ve Zinko Türkçe sadece top demeyi öğrenmişlerdir muhtemelen, o da argo anlamıyla. Çok genç oyuncular, ilk defa
profesyonel bir lig maçına çıkanlar var. Tabii ki Hacettepe maçı tam anlamıyla bir ölçü değil. Tek bir maçta karar vermek de mümkün değil ama  oynayanlarla ilgili bir "ilk intibamız" var.

Akeem Agbetu

"21 yaşında kısa boylu bir Nijeryalı forvet" dendiğinde aklınıza hangi resim geliyorsa işte Akeem onun ta kendisi. Kıpır kıpır, çok hareketli, süratli, top tekniği çok üst düzey değil ama yaşıtlarının çoğu gibi topla çok fazla oynamak gibi bir derdi de yok. Bazen yalnız kaldığından bazen yeteneklerini biraz daha geliştirmesi gerektiğinden bazen de Cesar ile anlaşamamalarından dolayı hücumda aksadığı anlar oldu ama yine de ilk maçı olmasına rağmen vasatın üzerindeydi. Golünü de attı. Özellikle geri koşup rakibi bozduğu bir çok pozisyon oldu, enerjisi oyundan alınıncaya kadar üst düzeydeydi.
Danimarka'nın Kolding FC takımından gel(miş). 9 kez  Nijerya Ümit Milli Takımı formasını giymiş. Nijerya Ümit Milli Takımı'ndan rastgele 7 adam alınıp yabancı olarak kullanılsa hayır demem. Hem kaliteli hem sempatik adamlar.
Tribünlerle de arası ilk maçtan çok iyiydi. Maç öncesi sempatik bir oyuncu olduğunu anladık, maç içinde golü atınca yine tribünlere oynadı. Hele oyuncu değişikliği sırasında tabelada 80 numaranın yandığını gördükten sonra maratona dönüp kendi kendine alkışı başlatmış olması bizi bitirdi. Karşı tarafa geçince de formasını numaralıdan birisine verdi. Ankaragücü maçında Bülent Bölükbaşı aynı numaralıya el ve kol hareketlerini vermişti. Güle güle Bölükbaşı, seni hiç özlemeyeceğiz!

Emrah Kiraz

O da 21 yaşında, Bursaspor'dan 6 aylığına kiralık ve umuyorum satın alma opsiyonumuz vardır. Kapalı savunmada çok etkili gibi görünüyor. 1.92 boyunun hakkını veriyor. Maç boyunca bir tane bile hava topu sektirmedi. Sadıgov'la sanki çok uzun zamandır birlikte oynuyorlarmış izlenimi verdiler. Yerden gelenleri Azeri topladı havadan gelenleri Emrah. Dikkatimi çeken bir saçmalık da yapmadı maç boyunca. Serbest vuruşları kullanma tekniği de dikkat çekiciydi. Bizim savunma oyuncularımızda görmeye alışkın olduğumuz şekilde şişirme vuruşlar yapmıyor, vuruşları yaparken ayağını açılı kullanıyor ve falsolu toplar gönderiyor. 2.golümüzde Recep'in sektirdiği top Emrah'ın serbest vuruşundan gelmişti. İlk görüşüm gayet güzel, umarım olumsuz anlamda bir değişiklik olmaz.

Reshad Sadıgov

Azeri Sadıgov bir pozisyonda belinin çıkması dışında iyiydi. Yanılmıyorsam çalımı atan oyuncu Sandro'ydu, Sadıgov indirmek zorunda kaldı ve sarı kart gördü. Bu pozisyon dışında araya girişleri çok yerindeydi, Emrah ile birlikte pozisyon veya adam paylaşımı hatası da yapmadılar. Zaten savunmada kalabalıktık biraz da bu nedenle başarılı gözüktüler. Erhan hocanın savunma tercihleri bu yüzden doğru görünüyor. İki stoper de kapandığımız anlarda iş görüyorlar, geriye düşersek ve birebir yakalanırlarsa neler olur? Ben de merak ediyorum. Ama şimdilik iyi, en azından Tolga, Ufuk veya Özgür Bayer'i aramıyoruz. Tutoriç konusunu hiç açmayalım.
Bu arada arkadaşımız Mosheau'ye özenmiş, forma numarası "1".

Luka Zinko

Fotodaki uzun boylu 25 numara Luka Zinko. 1.85 boyunda Slovenya'nın Domzale takımından transfer edildi. Domzale son iki yılın Slovenya şampiyonuymuş(muş) ve Zinko tüm maçlarda 90 dakika forma giymiş. Bizi ilgilendiren bölümlere geçersek ilk olarak bu oyuncu ile diğerleri gibi 6 aylık sözleşme imzalanmamış, 2,5 yıllık imzalanmış. Demek ki birileri kendisine çok güveniyor...dur herhalde. Açıkçası ben net birşey söyleyemiyorum. Hava toplarında iyiydi. Boyu uzun daha önemlisi zamanlaması ve yer tutuşu gayet iyi. Hacettepe'li oyuncular 3-4 kez hava topu süzülürken Zinko'ya faul yaptılar. Amma ve lakin top yere indiği zaman korkulu dakikalar başlıyor. Hiç şut çekmezse çok sevinirim, benim yarim gelişinden belli derler ya topa gelişinde hayır yok. Uzun mesafeli pas atamıyor. İkinci yarı birkaç kez önce Agbetu, oyuna girdikten sonra Patrice müsait durumdaydı, bazılarında göremedi, gördüklerinde de çok kötü paslar attı. Taner'e attığı ara pası iyiydi. Onun dışında topla oynama konusunda zayıf ama hava topu ve rakip bozma konusunda başarılı diyebilirim. Sonuç; biraz daha izlemek lazım.

Uğur Daşdemir


Hepimiz FM hayranıyız. En azından oynamışlığımız vardır, olmadı en azından görmüşlüğümüz vardır (o da yoksa lütfen siteyi terkedin). FM'de altyapıdan bir oyuncu çıkartıp, zaman verip, sabredip, büyük takımların peşinden koşmalarını izlemekten hatta fahiş bir fiyatla satmaktan, satmazsak da Milli Takımda yükselişini izlemekten daha keyifli ne olabilir? Bu senaryo da Uğur için geçerli. Henüz 19 yaşında ve ilk profesyonel maçına çıktı. Buna rağmen sağ kanatta gayet başarılı bulduk. Yerinde kaçtı, yerinde kesti. Gerektiğinde ters toplar da attı ve savunma ve hücumda Serkan Yanık ile beklediğimizden daha iyi anlaştılar. Uzun zamandır alt yapıdan gelen böyle umut verici bir oyuncu görmemiştik. Şans verilmezse göremeyiz tabii, gayet doğal. Tabii ki henüz ilk maçı yorum için erken ama başlangıç gayet iyi, umarım devamı gelir.

Hasan Uğur


Yenilerden beğenmediğim tek isim Hasan. Savunmaya yönelik iki orta sahacıdan biriydi. Erhan Altın biri uzun biri hızlı iki adam ile hem havadan hem yerden gelen topları toplamayı düşünüyor zannettim. Zinko uzun olanıydı, Hasan da hızlı....olması gerekirdi ama değildi. Araya girdiği pozisyonlar oldu ama biraz kuru kalabalık şansı gibiydi. 4.golde Hamza'ya attığı top dışında işe yarar bir pasını da görmedim. Etkisiz bir şutunu hatırlıyorum, o boyla hava topu alma şansı zaten yok. Başka da birşey yok. Görüntü itibariyle fazla cılız duruyor ve inanılmaz panik. Bu kadar.

Gördüklerimiz bunlar. Aşağıdaki de yeni takım fotoğrafımız. Bu kadro bizi ligde bırakmayı başarabilirse -ki buna inanıyoruz, inanmak istiyoruz- adları Körfez tarihinde önemli bir yere sahip olacak.
Umutlandık, vallahi umutlandık...





07 Ocak 2009

Hoş Geldin Beş Gittin


Kocaelisporlular için özel bir isimdir Kaan Dobra. Yabancı oyuncular arasında Kocaelispor'a en uzun süre hizmet edenlerden biridir. Bana sorsanız Mirkoviç, Mosheau ve Stingaciu ile birlikte Dobra'yı da ekler kareası tamamlarım. Üstelik Türk oyuncular bile oturma yeri tercihlerini İstanbul'dan yana kullanırken, Dobra İzmit'e uyum sağlamayı başarmıştır. Ege Görgün ile yaptığı röportajında bu tercihinin İstanbul trafiğinden kaynaklanıyor olduğunu söylemiş olsa da bunu göze alıp İzmit'te oturmamayı tercih eden birçok futbolcu var.  Onu ailesi ile birlikte herhangi bir marketten alışveriş yaparken görebilirsiniz. Bu şehirde Romano adlı bir restoranı vardır. Evi onun evinin bulunduğu yere yakın olanlar Dobra'yı sık sık şehir içi minibüslerinde gördüklerini söylerler, o kadar da mütevazidir. Zaten futbolculuk döneminden de hatırlayacaksınız, mülayim, naif, kendi halinde bir adamdır. Bildiğim kadarıyla kariyerinde kırmızı kartı yok. Bu karakter özelliklerinden dolayı hocalığı kıvırır mı kıvıramaz mı diye merak içindeydim ama bu merakım bir süre daha benimle yaşamaya devam edecek çünkü takımın başına resmen geçti mi geçmedi mi, kesinleşti mi, ne oldu diye birbirimize sorarken Dobra'nın istifa haberi geldi. İstifa demek bile komik geliyor aslında.
Taner Gülleri, TV 41'e yaptığı açıklamasında Kaan Dobra'nın başa geçmiş olmasının takım üzerinde çok iyi bir etki bıraktığını söylüyordu, zaten içimizden biri, futbolu da yakın zamanda bırakmış olduğu için halimizi en iyi o anlıyor, onunla birlikte bir aile havası yakaladık diyordu. Bu açıklamayı duyduğumda neyse, buna da şükür, en azından bazı şeyler normalleşmeye başladı diye düşündüm ama bu durumun tuhaflaşması da uzun sürmedi.
Bu seferlik farklı bir durum var. Başkan Serhan Gürkan, neredeyse her yaptığı yanlış olduğu için yalancı çobana döndü. Davids olayıyla başlayan güvensizlik ortamı ile bugünlere kadar geldik. Kaan Dobra istifa edince de yine bütün tepki Başkan'ın üzerinde yoğunlaştı ama bu istifanın altında bir anlaşamama durumu olabilir. Başkan Kaan Dobra'ya biz yeni bir hoca buluncaya kadar takımı çalıştırmaya sen devam et, yeni hoca geldiğinde onunla birlikte ekipte kalırsın demiş. Takım Antalya'da kampta iken de basın mensupları Dobra'ya Engin Korukır ile anlaşıldığını söylemişler. Asıl sorun burada başlıyor. Eğer Dobra Gürkan'ın sözlerini doğru anladıysa başka bir hoca ile anlaşılmış olmasına neden bozuluyor? Ayrıca eğer Dobra'nın görevi geçici ise Taner neden bu açıklamaları yapıyor? Futbolculara hiçbir açıklama yapılmamış mı?
Artık yönetim öyle vahim bir hal aldı ki takımın malzemecisinden futbolcularına kadar tüm mensuplarının yönetim ile arasında, ne iletişim, ne sevgi, ne saygı, ne güven, ne inanç hiçbir değer kalmamış. Dağın tepesinden düşmeye başlayan kartopu çığ haline geldi ve kurtuluş için bir mucize bekler hale geldik. Mevcut Başkan'dan herhangi bir ümidimiz kalmadığı için de her zamanki gibi siyasete yüklenme zamanı, ya Karaosmanoğlu ya da Sirmen bu kulübü ipten alacak.
Dilim varmıyor ama ya da alamayacak...

05 Ocak 2009

Gol Yemem, Sörf...Tabii ki Yerim

Futbolcuların reklamlarda yaptığı türlü maymunluklar diye bir post girilebilir hatta seri bile yapılır. Adamlar oyuncu değil ki kardeşim, ne yapacaklarını bilememekte çok haklılar ama yine de dikkatli seçimler yapmaları gerek, parayı alayım yeter dememek lazım bazen. En az gol yiyen kalecilerle ilgili bir post girmeye yeltenince başlığı da Rüştü yazmış oldu. Aşağıdaki listeler transfermarkt.de'den 6 ligdeki en az gol yiyen kalecilerin listeleri. Futbol gibi içinde yüzlerce öğe barındıran bir oyunda en çok gol atan futbolcu, en az gol yiyen kaleci gibi istatistiklere pek itibar etmem aslında. Kuşkusuz bir kalecinin az gol yemiş olması onun iyi bir kaleci olduğunu gösterir ama en az gol yiyen kaleci en iyi kalecidir demek mantıklı değil. Aynı şey golcüler için de geçerli. Çok gol atan futbolcu golcüdür ama Bursaspor'da gol kralı olan Okan Yılmaz'ın golcülüğü puan durumunun en üst 4 sırasında duran takımların forvetlerinin golcülüğünden çok daha değerlidir benim gözümde. Dolayısıyla liste her ligdeki en iyi kalecileri gösteriyor demek doğru olmaz ama eğer futbol bir takım oyunuysa savunması en sağlam takımları gösteriyor diyebiliriz. Sıralamalar kalecilerin gol yemeden bitirdikleri maçlar esas alınarak yapılmış yani maç içinde hiç top gelmemiş olsa bile değişen birşey yok.
TSL'yi listenin sonuna sakladım. Özellikle dikkat etmenizi istediğim ayrıntı sıralamalardaki yabancı kaleciler. Bakalım bu konuda hangi lig nasıl bir karakter ortaya koymuş ve bu durum Milli Takımlara nasıl yansımış?

Bundesliga


Başı yaşlı kurt Lehmann çekiyor. Buradaki kaleciler Oliver Kahn futbolu bırakmış olduğu için çok şanslılar. Rensing başka bir takımda oynuyor olsaydı ilk 100'e bile giremezdi. Euro 2008'de Semih'in kafa vuruşunu içeri çelen, diğer maçlarda da pek dikkat çekmeyen, en azından benim gözüme giremeyen İsviçreli kaleci Benaglio 6 numarada. Bu listeye özel 12 kaleci var çünkü 11. ve 12. sıradakiler bizim de tanıdığımız isimler. 2010 Dünya Kupası elemelerinde Alman Milli Takımı'nın kalesinde yer alan Enke listede yok, Adler ise 4.sırada. Alman kalecilerin sayısı az değil.

EPL


Tipik bir EPL görüntüsü. City'li Joe Hart dışında İngiliz kaleci yok. İki ABD'li var, Friedel ve Howard. Seaman'dan beri sağlam bir kaleci bulamayan İngilizler özellikle Peter Shilton'ı özlemle anıyorlar. En son İtalya 90 Dünya Kupası'nda forma giyen Shilton toplamda 125 kez Milli oldu ve en çok Milli olan 10 İngiliz oyuncu içinde başka kaleci yok. Bu durum da İngilizlerin kaleci istikrarsızlığının bir göstergesi. Grup maçlarına çağırılan üç kaleci David James, Paul Robinson ve Scott Carson. Kötü kaleciler değiller ama çok güvenilir oldukları da söylenemez.

La Liga

İspanyollar kaleleri esir almayı başarmışlar. Kameni ve Renan dışında yabancı kaleci ihtiyacı yok. Liste başlarını da hep tecrübeliler zaptediyor, burada da 35 lik Palop var. Casillas ve Reina'nın olduğu İspanyol Milli Takımı kalesi Avrupa'nın en sorunsuz kalelerinden biri.

Ligue 1

Burada da bir Fransız egemenliği hakim. Listenin tamamı Fransız kalecilerden oluşuyor. 19 Kasım tarihinde Uruguay'a karşı oynanan hazırlık maçına çağırılan üç kaleciden ikisi Mandanda ve Lloris listedeki iki milli kaleci.

Serie A


Buffon'suz listedeki üç Brezilyalı-İtalyan Cesar, Rubinho ve Doni ilk göze çarpan isimler. Buffon yerini Manninger'e bırakmış, o da ustası yerine 10 numaradaki yerini almış. Listede 4 safkan İtalyan var ve İspanya örneğinde olduğu gibi Buffon olan İtalya kalesi pek sorunlu sayılmaz. Zaten İtalyanların oldum olası bir kaleci sorunu yaşadıklarını hatırlamam.

TSL


Bizim listemize girebilen Türk kaleci sayımız sadece 3, onlar da Milli Takım kalecilerimiz. Bir diğer Milli Takım kalecimiz -bu kez Kocaelispor adına iyelik kipi kullanıyorum- bizim kalecimiz Serdar Kulbilge, o bu sezon böyle bir listeye giremez maalesef. Bu listeyi TSL'den bihaber bir yabancı görmüş olsa bu ligde yabancı sayısı serbest olsa gerek diye düşünür. Maalesef o kadar kaleci yetiştirme özürlü bir ülkeyiz ki ihtiyaç hep ithalat yoluyla çözülebiliyor. Genç kalecilere yeterince şans verilmiyor oluşu mutlaka bir etken ama şans bulanların ne kadar yeterli olduklarına, ellerine geçen şansı nasıl kullandıklarına bakınca onların da kendilerini sorgulamaları gerektiği gerçeği çıkıyor ortaya. Bunun son örneği Trabzonspor kalecisi Tolga. Kaleye geçme şansını yakaladı ama Ersun Yanal'ın gözüne girmeyi başaramadı. Bütün Trabzonspor maçlarını 90 dakika izlemediğim için çok net birşey söyleyemiyorum ama Tolga Sylva'yı aratmayacak olsa Ersun Yanal yabancı hakkını kaleden yana kullanmazdı gibi geliyor. Listeye giren kalecilerimizin de birinin emektar birinin dengesiz olduğunu düşünürsek bel bağlayabileceğimiz tek isim olarak Serkan Kırıntılı kalıyor geriye. Umarım kendisini biraz daha geliştirir ve 2002 yılındaki Rüştü ayarında bir kaleci haline gelir yoksa bir kaç yıl içinde böyle bir listeye baktığımızda tek bir Türk kaleci bile göremeyebiliriz.



Related Posts with Thumbnails